Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Giriş

2018 yılının politik-askeri durum değerlendirmesini yaparken, Türkiye’de ve dünyada önümüzdeki 2019 ve sonrasında, kısa ve orta vadede de risklerin, bölgesel çatışmaların, anlaşmazlıkların, etnik ve mezhepsel çatışmaların, asimetrik savaşla birlikte terör ve şiddetin devam edeceğini öngörmüştük. Ortadoğu’da son yaşanan gelişmeler gösteriyor ki söz konusu öngörülerimiz, henüz 2019’a girer girmez bir bir ortaya çıkıyor.

Bir ülkenin bekası, toprak bütünlüğü ve millî güvenliğinin sağlanması, uluslararası arenada ne oluyor, kim ne yapıyor? sorularının sağlıklı olarak cevaplanması ile mümkündür.

Geleceği doğru okuyabilmek veya istikbali öngörebilmek, geçmişi doğru bilmek ve ona vâkıf olmakla başlar. Geçmişi bilmek, geçmişte yaşanmış olayları hikâye tarzında veya kronolojik sırayla bilmek değildir. Geçmiş olaylar irdeleyici bir anlayışla ele alınmalı ve günümüze taşınabilmelidir.

Uluslararası alanda öngörüde bulunabilmek, bölgedeki “güç” ve “güç dengeleri”nin doğru, zamanında ve iyi tahlil edilmesiyle mümkündür.

Gücün bir tanımı, bir aktörün diğerlerine normal olarak yapamayacakları bir şeyi yaptırabilme yeteneğidir. Bir diğer tanımı ise, başkalarının davranışlarını kendi amaçları doğrultusunda etkileme kapasitesidir.

Gücün önemini vurgulamak ve anlayabilmek için, stratejinin içindeki yerine ve önemine bakmak lâzım. Stratejinin üç ana öğesi vardır. Bunlar; “Kuvvet, Zaman ve Mekân”dır. Kuvvet, yani güç, bir strateji belirlediğinizde, akabinde oluşturulacak hedeflere ulaşmak için kullanılması plânlanan dinamik bir unsurdur. Stratejide daima güç/kuvvetle birlikte, hedef ilişkisi ve dengesi aranır. Güç, niyet ve maksada göre geliştirilir veya bunun tersi de geçerlidir. Yani niyet ve maksat, güce göre belirlenir. Şayet güçlü iseniz tespit ettiğiniz siyasi ve askeri hedefe/hedeflere ulaşabilirsiniz.

Bununla birlikte stratejide denge unsuruna özel önem atfedilir. Seçilen hedefler ile gücünüz dengeli olmalıdır. Hedef stratejinin anahtarıdır. Eğer kuvvetiniz/gücünüz tespit ettiğiniz hedeflerin elde edilmesi için yetersiz kalıyorsa, bu stratejik risk oluşturur. Tespit ettiğiniz hedef, gücünüzle orantılı ve dengeli olmalıdır.

Türkiye’nin Ortadoğu Serüveni

Türkiye’nin Ortadoğu serüveni, yaklaşık 200 yıl önce başlar ve günümüze kadar devam eder. Barzani Aşiretinin zayıflayan Osmanlıya karşı baş kaldırışı ile birlikte asıl problem başlamış ve bu günlere kadar uzanmıştır.

Türkiye soğuk savaş döneminde yıllardır ABD’nin Yeşil Kuşak projesi ile uyutuldu. Tüm dikkati ve enerjisi komünizm ile mücadeleye teksif edildi. Ortadoğu’nun, özellikle Irak ve Suriye’nin Türkiye için önemi üzerinde hiç durulmadı. Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki dolayısıyla Ortadoğu’daki çıkarları hep göz ardı edildi.

Bugün Suriye’de yaşanan sıcak gelişmelerin temelinde, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Kuzey Irak’ta ortaya çıkan istikrarsız durumun sebep olduğu kriz, çatışma ve kaos ortamı yatmaktadır. Kuzey Irak hiçbir zaman merkezi Irak ile tarihsel süreç içerisinde entegre olamamıştır. Bununla birlikte, Kuzey Irak’ın yıllardır terör odaklarına yuva ve üs konumunda olduğu da bilinmektedir. Bu durum Türkiye’nin sadece Irak’la ilgili olan çıkarlarını değil, Suriye dâhil tüm Ortadoğu’da ki çıkarlarına olumsuz yönde etki etmiştir.

Söz konusu istikrarsızlığın Türkiye’ye verdiği zarar, özellikle 1. ve 2. Körfez Savaşlarından sonra daha da belirgin hale gelmiştir. 1990’da başlatılan 1.Körfez Savaşı sonrasında PKK Irak’ın kuzeyinde yeniden güçlenmiştir. Saddam’ın saldırıları bahane edilerek Kürt sorunu iddiaları dünya kamuoyuna mâl edilmiştir. Bilahare 1991-2002 döneminde 36. paralelin kuzeyi Saddam’a yasaklanmış, bu bölgede oluşturulan çekiç güç sayesinde PKK’ya korumalı bölge oluşturulmuş ve Kürt gruplar bağımsız bir devletin temellerini atmıştır.[1]

Irak’ın 2. Körfez Savaşından sonra fiilen üçe bölündüğü bilinmektedir. Bugün Suriye için de benzer durum söz konusudur.

Irak serüveninden başarısız bir şekilde çıkan Türkiye, şimdi de çelişki ve sürprizlerle dolu Suriye serüveni ile karşı karşıyadır.

Irak ve Suriye’deki bölünme ve parçalanmanın temelleri şüphesiz ne bugün ne de dün atılmamıştır. Bu bir US’rail ve AB projesidir, çok daha eskiye dayanmaktadır.[2] Çünkü emperyalist resmi anlayışa göre, önce Irak bölünmelidir ve Irak’ın bölünmesi, petrol faktörü nedeniyle Suriye’nin bölünmesinden çok daha önemlidir. Bunun içindir ki, önce Irak’ın bölünmesi girişimi ile işe başlanmış, bilahare Suriye’ye geçilmiştir.

Bu safhada Türkiye için bölgede cereyan edebilecek en kötü senaryo, Kuzey Irak’ta gerçekleşen KYB gibi, Suriye’nin kuzeyinde Barzani’nin izlediği yolun bir diğer benzerini izleyerek Rakka’yı da içine alan bir PYD özerk yönetim bölgesinin hayata geçirilmesidir.

Bölgedeki siyasi ve askeri gelişmeler ne yazık ki en kötü senaryonun gerçekleşmesine yönelik bir seyir izlemektedir. Önceki yıllarda emperyalist plân nasıl Irak’ı bölüp parçaladıysa, şimdi de Suriye’de işbaşındadır ve bilahare sıranın Türkiye’ye geleceği aşikârdır.

Zengin petrol havzası Irak, bugün artık ABD’nin Ortadoğu’daki merkez üssü konumundadır. ABD, 2022’de tamamlanacak olan, 200 bin metrekare büyüklüğünde dünyanın en büyük konsolosluğunu Erbil’de kuruyor. Anlaşılan o ki, ABD’nin bu bölgede yapacak daha çok işi var.[3]

Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Türkiye’nin normal şartlar altında, zaman ve mekân dahil, politika ve stratejinin tüm boyutlarıyla “güç değerlendirmesi” yaparak, Ortadoğu hakkındaki niyet ve maksadını ortaya koyması veya tespit etmesi, bilahare tespit edilen maksadı tahakkuk ettirecek hareket tarzlarını belirlemesi ve son olarak bu hareket tarzlarından en uygununu seçerek uygulaması gerekirken, ne yazık ki yıllara sâri olarak uygulanan yanlış politikalar ve bir takım dış etkenler sebebiyle böyle olmamıştır.

Ortadoğu elbette Irak ve Suriye’den ibaret değildir. Ancak Türkiye’nin yıllarca öncelikli olarak yakın temasta olduğu, sınırdaşı olan bu ülkelerden kaynaklanan asimetrik tehdit ve terör nedeniyle başının çok ağrıdığı ve ağrımaya devam ettiği de gerçektir.

Tarihsel süreç içerisinde de bölgede ve Ortadoğu’da mevcut sorunların tamamının güçle çözüldüğü görülmektedir. Soğuk savaşın bitimini müteakip ortaya çıkan küreselleşme dönemi ile birlikte Türkiye, bu güç paylaşımına kendi insiyatifini ve iradesini kullanarak ortak olamamış ya da sınırlı ölçüde ortak olmuştur. Esasen Türkiye açısından asıl sorun da burada ortaya çıkmaktadır. Bunun en somut örneği, geçtiğimiz yıl ocak ayında başlatılan Zeytin Dalı (Afrin) Harekâtının siyasi ve askeri sonuçlarında görülmüştür. Afrin ele geçirilmiş, fakat Menbiç ve Fırat’ın doğusuna sıra geldiğinde, Türkiye’nin operasyonu tıkanmış ve durmak zorunda kalmıştır. Yukarda sözü edilen güç ve hedef dengesizliği burada ortaya çıkmıştır.

Diğer taraftan, geçmişte Irak’ın toprak bütünlüğünü siyasi hedef olarak belirleyen ve bunda söz sahibi olmayı başaramayan Türkiye, şimdi de benzer bir süreci Suriye’de yaşamaktadır.

Tehdit Değerlendirmesi

Kuzey Irak’taki Barzani modelinin uygulamaya geçilmesinin ardından, şimdi benzer bir oyun Suriye’nin kuzeyinde oynanmaya çalışılmaktadır. Bu durum Türkiye’ye, yukarda belirtilen en kötü senaryonun gerçekleşeceğini adeta dikte ettirmektedir. Anılan senaryo, Türkiye için birinci öncelikli tehdittir.

Diğer taraftan, Suriye’nin kuzeyinde “Güvenli Bölge” adı altında düşünülen ve gündemde olan kuşak ile, Kuzey Irak örneğindeki gibi bir yapı inşa edilerek, Kuzey Irak’tan Akdeniz’e kesintisiz erişim sağlanması amaçlanmaktadır. Kuzey Irak, Kuzey Suriye, oradan Akdeniz’e ulaşmak, Türkiye’nin güney sınırını ve Doğu Akdeniz’in istikrarsız hale gelmesine neden olur. Ayrıca bu riskli tablo, Kıbrıs etrafındaki enerji sahalarının ve Ege’deki haklarımızın da kaybedilmesi riskini doğurur. Bu tablo kabul edilebilir bir tablo değildir.

Geçtiğimiz 2018 yılından itibaren Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklar, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) dışlanarak ve yetki alanları yok sayılarak paylaşılmak istenmektedir. Bu kapsamda Türkiye ve KKTC’nin, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklardan mahrum bırakılma gayretleri ve ABD’nin Yunanistan ve GKRY yanında yer almayı tercih etmesi, Türkiye’nin millî çıkarlarına doğrudan tecavüz teşkil etmesi nedeniyle, Türkiye’ye yönelik ikinci öncelikli tehdittir. Önümüzdeki dönemde, Doğu Akdeniz’de enerji savaşının ve güç mücadelesinin şiddetlenerek devam edebileceği değerlendirilmektedir.[4]

Tüm bu değerlendirmelerin arka plânında, CIA gibi 80 milyar dolarlık bütçeye sahip, dünyanın en güçlü 17 istihbarat örgütünü bünyesinde barındıran ve aynı anda 200 binden fazla yetişmiş personeli ile dünyanın çeşitli bölgelerinde faaliyet gösteren ABD olduğu aşikârdır.[5]

Risk Değerlendirmesi

Türkiye’de sayıları dört milyona ulaşan Suriyelilerin varlığı, Türkiye’ye doğrudan tehdide yönelik risk faktörlerinin başında gelmektedir. Suriyeliler ülkelerine geri gönderilmediği takdirde, bugün Türkiye’de yaşayan her 20 kişiden biri durumunda olan Suriyeli sığınmacı sayısı, yapılan hesaplamalara göre, 2040 yılında 7,5 milyona ulaşacak ve her 13 kişiden birisi Suriyeli olacaktır.[6] Özellikle, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa ve Hatay’da Türk nüfusu azınlığa düşecektir.[7] Böylelikle başlangıçta risk unsuru olarak değerlendirilen bu kitlenin ilerde tehdide dönüşeceği, konunun uzmanları tarafından ortaya konmaktadır.

Demokratik Özerklik 

Türkiye’de halen faaliyet gösteren Kürt siyasi hareketinin temsilcileri, Abdullah Öcalan’ın talimatları doğrultusunda, Suriye’deki iç savaştan yararlanarak, Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın Suriye kolu PYD marifetiyle 2014 yılının başında 21 Ocak’ta Cezire’de, 27 Ocak’ta Kobani’de ve 29 Ocak’ta Kilis’in karşısına düşen Afrin’de “Özerk Bölge Kantonu” ilân etmişlerdi.[8]

Aynı güruh bundan cesaret alarak, 01 Kasım 2015 genel seçimlerinin hemen ardından Diyarbakır’da topladıkları sözde Demokratik Toplum Kongresi vasıtasıyla, (DTK)Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması” ile başlayan 14 maddelik bir bildiri yayınlamışlardı.[9]

HDP tarafından ortaya konulan söz konusu 14 maddelik bildirge, Kürt tarafının Irak ve Suriye’den sonra Türkiye sınırları içerisinde Kürtlere ait özerk bir bölge oluşturmak suretiyle, bunun PKK’nın dört parçalı Kürdistan hayalinin üçüncü parçasını teşkil edeceğinin bariz göstergesiydi.

DTK Bildirgesinde ilân edilen “Demokratik Özerklik” kavramı, esas itibariyle KCK sözleşmesinde öngörülen totaliter yapıya dayanmaktadır. KCK sözleşmesi, bölgede uygulanmaya başlanmış bir Anayasa taslağıdır ve “Demokratik Özerklik” bu metne göre inşa edilecektir. Sınırları değiştirmeden dört ülkede yaşayan Kürtleri kapsayan bir “Pan-Kürdizm” projesidir.[10]

DTK’nın sözde “Demokratik Özerklik” talebi daha önce de, 14 Temmuz 2011 tarihinde de sözde Demokratik Toplum Kongresi, o dönemdeki DTK Genel Başkanı Ahmet Türk Başkanlığında, yine o dönemdeki ismiyle BDP Milletvekilleri, Belediye Başkanları ve bir kısım kongre üyelerinin katılımıyla Diyarbakır’da toplanmış “Demokratik Özerklik” ilân etmiş, ancak bundan hiçbir sonuç çıkmamış ve sonu hüsranla bitmiştir. [11]

Kürt Hareketini Türkiye’de Özerk Bölge Kurmaya İten Nedenler

“Demokratik Özerklik” talebinin arkasındaki etkenlerden en önemlisi, ABD menşeli BOP’tur. Bölgede çok ciddi sonuçlar doğuran ve köklü değişim ve dönüşümlere neden olan BOP’un bölgeye demokrasi getirme kandırmacasının bir neticesidir.

HDP tarafının böyle bir talebin arkasında, Türkiye’de yeni bir Anayasa değişikliğine gidilerek başkanlık sistemine geçildiğinden, özerk bölge kurulması ve eyalet yapısına benzer bir yapıya geçişte herhangi bir sakınca olmayacağı düşüncesi yatmaktadır.

Diğer yandan Irak’tan sonra, Suriye’nin Kuzeyinde PYD ve dolayısıyla PKK’nın kontrolündeki özerk bölgeler oluşturma çabaları, DTK’yı özerklik bildirgesi yayınlama konusunda cesaretlendirmiştir.

Geçmişte uygulanan yabancı menşeli, dış kaynaklı “çözüm süreci” döneminde, devlet eliyle bölgede meydana gelen güvenlik zafiyeti sonucu kamu düzeninin kökten bozulması, söz konusu talebin kapısını açan bir diğer etkendir. Bununla birlikte, çözüm sürecinde PKK’ya gösterilen tolerans ve verilen tavizler, PKK tarafından istismar edilerek devletin acziyeti olarak değerlendirilmiştir. PKK’nın, ne pahasına olursa olsun devletin sürece mahkûm ve mecbur olması şeklindeki ön yargısı ve “T.C. nasıl olsa her isteğimizi yerine getiriyor, hatta getirmek zorunda” algısının oluşması, “Demokratik Özerklik” isteğini alevlendirmiş, tetiklemiş ve güçlendirmiştir.

Bunun yanında, HDP’nin 2015 yılında yapılan genel seçimlerinden önce, İmralı’da gündeme getirtilen “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” ve daha önce Büyük Şehirler Belediye Kanununda yapılan değişikliklere dayanarak bölge halkına özerklik vaadinde bulunması, söz konusu talebin amillerinden bir diğeridir.

Sonuç ve Değerlendirme

Millî güvenlik sadece bir ülkenin toprak bütünlüğüne vaki saldırılar olarak değerlendirilmemelidir. Dış saldırıların hedefinin günümüzde toprak bütünlüğü olduğu kadar, ekonomik ve sosyal olarak ülkenin yıpratılması, bunu yanında psikolojik harekât uygulamalarıyla zihinleri fethetme ve yönlendirme çabalarıdır.

Türkiye’nin Ortadoğu serüveni bugün gelinen aşamada ne yazık ki kendi istediği biçim ve doğrultuda, kendi millî menfaatlerine hizmet edecek ve bölgedeki hedeflerini gerçekleştirecek şekilde cereyan etmiyor. Özellikle son bir yıldır Suriye’de hiçbir şey Ankara’nın istediği gibi gitmiyor. Artık net olarak görülüyor ki, Ankara’nın Suriye’de bağımsız bir aktör olarak kendi inisiyatifi ile hareket etme yeteneği yok. Yılların ihmali nedeniyle Türkiye kendisini Ortadoğu’da yalnız hissediyor. Güvenlik kaygılarını anlayacak ve paylaşacak kimse yok. ABD için Suriye’de öncelik, İran nüfuzunun kırılması ve İsrail’in güvenliğinin sürdürülmesi.[12] Türkiye’nin kaygıları ve endişeleri ABD’nin pek de umurunda değil. Rusya cephesinde ise durum farklılık göstermiyor. Rusya, PYD/PKK konusunda ABD ile benzer görüşte. Zamanın Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrei Karlov, PYD ve PKK’yı terör örgütü olarak görmediklerini söylemiştir.[13]

Sonuç olarak nereden bakılırsa bakılsın, gelinen safhada bölünme, parçalanma tehdidiyle karşı karşıya olan Türkiye’nin güneyi kuşatılmış vaziyette ve bölgedeki yangının bir süre sonra kendisine sıçrayacağı endişesini taşıyor. Aslında bu endişeyi yıllardır taşıyor. Kısacası Türkiye’nin feryadına ve figanına kimse ses vermiyor.

Gücün niteliğinde yaşanan değişim, doğal olarak tehdit algılamasında da değişime yol açmıştır. Güvenliğe dayalı savunma anlayışı, bugün eskiden olduğu gibi yine yerini savunmaya dayalı tehdit anlayışına bırakmıştır. Diğer bir ifade ile bir ülkenin güvenliğinin sağlanmasında, sınırların korunması ön plâna çıkmıştır. Millî menfaatler, öncelikle sınırların korunmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu karmaşanın, bu terörün, şiddetin, husumetin ve asayişsizliğin kol gezdiği ortamda, bu siyasal ve ideolojik karanlık içerisinde yapılması gereken şey, Irak sınırı dâhil yaklaşık 1250 km. bulan kendi güney sınır hattımızı korumak ve kollamak olmalıdır. Ne var ki bunun için sırf askeri irade yeterli olmaz. Millî birlik ve beraberliğe dayalı siyasi irade de muhakkak gereklidir. Millî irade topyekûn, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte Türkiye’ye karşı vaki olan/olacak her türlü tehdide karşı ortak hareket etmelidir. Bölünme ve parçalanmanın panzehiri buradan geçer.

Bugüne kadar hep söyledik, söylemeye de devam ediyoruz. “Stratejik istihbarat, bir ülkenin bekası ile yakından ilgilidir. Uluslararası ilişkilerde büyük resmin ortaya konulmasını sağlar. Ayrıca, bir ülkenin dış politikasının oluşturulmasında önemli yer tutar. En önemlisi de geleceği şekillendirir. Bir ülke doğru ve zamanında stratejik istihbarat üretemiyorsa, yani stratejik akıl oluşturamıyorsa, geleceği doğru ve yeterince şekillendiremiyorsa, bölgesinde çıkarı olan güç merkezlerinin bölge için geliştirdikleri plânın bir parçası olmaya devam ederler.”

KAYNAKÇA:

[1] https://www.academia.edu/29649905/Irakta_neler_oldu_Neler_olacak Doç.Dr.S.Yılmaz

[2] ABD’ye US’rail denmesinin nedeni, ABD’nin Orta Doğu’da ki çıkarları için İsrail ile olan işbirliği ve yakınlığıdır. ABD’nin Başkanları asla İsrail ile çatışmaz ve karşı çıkacak sözlerde bulunamaz. Herhangi bir ABD Başkanı hasbelkader yanılıp İsrail’e ve Yahudilere karşı söylenmemesi gereken lâflar ederse, onun siyasi hayatı biter. (Türkiye ve Orta Doğu Üzerine Oynanan Oyunlar- Mahmut Rışvanoğlu, Togan Yayınları, Ekim 2012)

[3] www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/cia-da-oyun-bitmez-2823746/

[4] https://www.gercekgundem.com/yazarlar/naim-baburoglu/746/milli-guvenlik-kurulu-bildirisi-ve-iki-cepheye-zorlanan-turkiye

[5] www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/cia-da-oyun-bitmez-2823746/

[6] birhavadisvar.com/her-on-kisiden-biri-suriyeli-olacak

[7] oldlaikdays.com/her-20-kisiden-biri-suriyeli-oldu-yakinda-turkiyede-turkten-cok-suriyeli-olacak/

[8] Aydınlık, 29 Ağustos 2014, Ceyhun Bozkurt

[9] 21.Yüzyıl Dergisi Sayı:85, Demokratik Özerklik, Osman ARARAT

[10] Hürriyet, KCK Nedir? Taha Akyol, 21 Ekim 2011

[11 ]www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/14-temmuz–hinligi–1415039/

[12] www.milliyet.com.tr/yazarlar/nihat-ali-ozcan/suriye-ve-onceliklere-dair-2818924/

[13 ]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/samla-diyalog-zorunludur-50585yy.htm