Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Giriş

Balkan Savaşları, yalnızca, artık çöküş sürecine girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yılı içerisinde yaşadığı ve Balkanlar’daki topraklarının neredeyse tamamına yakınını kaybettiği büyük bir hezimetin adı değildir. Aynı zamanda, buralarda yaşayan Müslüman, Türk nüfusun gene çok büyük kitleler halinde başkent İstanbul’a ve oradan Anadolu’nun çeşitli yerlerine göç etmeleri ve göç yollarında çok aşırı insan kayıplarının verildiği ve insanlık adına kıyıcı trajedilerin yaşandığı bir büyük felaketin adıdır.

“Osmanlı Devleti 167.312 km2 toprak ve 6.582.000 nüfus kaybetti. Bulgaristan 25.257 km2, Yunanistan 55.919 km2, Sırbistan 41.873 km2, Karadağ 5.590 km2, Arnavutluk 25.734 km2 toprak kazandı.”[1]

Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan ile ittifak içinde bulunan Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne 8 Ekim 1912’de savaş ilan etmesiyle ve hemen arkasından 18 Ekim’de Yunanların, 19 Ekim’de Sırpların ve 20 Ekim’de Bulgarların saldırılarıyla başlayan 1. Balkan Savaşı 30 Mayıs 1913 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nun ağır bir yenilgiye uğramasıyla neticelenmişti. Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar gelmişti. Osmanlı Devleti’nin talebiyle yapılan görüşmeler sonucu kabul edilen Londra Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti Ege Denizi kıyısındaki Enez ile Karadeniz kıyısındaki Midye hattının batısında bulunan Edirne, Kırklareli dahil bütün Rumeli toprakları ile güneyde Girit’ten Boğaz önündeki Bozcaada ve Gökçeada’ya kadar Ege Denizi’ndeki bütün adalarını kaybetmiştir. Bu kadar büyük ganimeti Balkan ülkeleri aralarında paylaşamayınca aynı yıl haziran, temmuz aylarında yapılan 2. Balkan Savaşı’nda Osmanlı Ordusu Edirne ve Kırklareli’ni geri almayı başarmış ve Meriç nehri sınır olarak kabul edilmiştir. İlgili konular diğer araştırmalar tarafından ele alındığı için, bu çalışmada Ege Denizi’ndeki adaların durumu incelenecektir.

Günlük konuşmalarda, turistik kampanyalarda ve basınımızda sıklıkla Yunan Adaları diye yanlış ifade edilen adalar, aslında Ege Denizinde bulunan ve Ege Adaları olarak anılması gereken adalardır. Gerçekte Yunan Adaları, Yunanistan’ın batı kıyıları ile ‘İtalyan Çizmesi’nin topuğu ve tabanı ile Sicilya adasının doğusunda yer alan Yunan (İon) Denizi’nde bulunan adalardır. Bunların en büyükleri kuzeyden güneye doğru Corfu, Lefkada, Kefallonia, ve Zakinthos’tur. Ege adaları ise, Ege Denizi’nde –ki sahip olduğu adaların çokluğu (3000’den fazla) nedeniyle Adalar Denizi olarak da bilinir- bulunan ada topluluklarıdır. Bunlardan sadece 24 tanesinin yüzölçümü 100 Km2’den büyük ve sadece 100 tanesi meskûn durumdadır. Bunlar, Girit adası hariç:

  1. Boğazönü adaları (Kuzey Ege denizinde yer alan Taşoz, Semadirek, Bozcaada, Gökçeada, Limni adaları),
  2. Doğu Ege Adaları, Saruhan adaları olarak da bilinir (Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya),
  3. Oniki adalar, Menteşe Adaları olarak da bilinir (Güneybatı Anadolu kıyılarına çok yakın konumda olan Rodos, İstanköy (Kos), Sömbeki (Simi), Herke (Halki), İncirli (Nisiros), Kilimli (Kalimnos) ve diğerleri ile Akdeniz’de Türkiye’nin Kaş kıyılarına sadece 2.1 Km uzaklıkta ve yüzölçümü 7,3 Km2 olan Kızılhisar –Meis, Kastellorizo- adası ),
  4. Tavşan adaları (Mora yarımadasının doğusunda yer alan Kiklad adaları), ve
  5. Eğriboz ve Şeytan Adaları (Yunanistan’ın Teselya kıyılarındaki ada takımı -Sporadlar)

Her ne kadar bu yazının konusu Balkan Savaşları bağlamında Ege Adaları’nın durumunu incelemek ise de Oniki Adalar’ın Anadolu’ya yakınlığı ve Ege Denizi’ndeki adaların kaybına başlangıç olması açısından önemi nedeniyle konuyu incelemeye Türk-İtalyan savaşını ele alarak başlayacağız.

İtalya’nın Rodos ve 12 Adaları İşgali

19.yüzyıl Avrupa’sında İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusya ‘Büyük Devletler’ (Düvel-i Muazzama) olarak kendilerini kabul ettirmişler ve büyük ölçüde dünyayı aralarında paylaşmışlardı. Bunlardan İngiltere sömürge sahipliği konusunda en başta geliyordu ve dünyanın her tarafına yayılmış sömürgeleriyle ‘üzerinde güneşin batmadığı’ bir cihan imparatorluğu halindeydi. Fransa ise, İngiltere kadar olmasa da gene dünyanın her tarafında sömürgelere sahipti. Her ikisi de güçlü donanmaları sayesinde dünya üzerinde hegemonyalarını kurmuşlar ve devam ettiriyorlardı. Rusya ise, bir karasal-kıtasal imparatorluk halinde Baltık Denizi’nden Alaska’yı da içine alacak şekilde Kuzey Amerika’ya kadar yekpare devam ediyordu.

Bu ortamda bir de yarışa geç katılanlar, daha doğrusu katılacak olanlar vardı. Bunlar, ancak 1870 yılında Piyemonte önderliğinde birliğini sağlayan İtalya ve 1871’de Prusya liderliğinde birliğini sağlayan Almanya idi.

1854 yılında Kırım’da, Rusya’ya karşı Osmanlı İmparatorluğu’na destek amacıyla savaşa katılan İngiltere ve Fransa’nın yanısıra, ben de varım dercesine Piyemonte-Sardunya Krallığı da asker gönderip, güç göstermişti. O tarihlerde İtalya, çok sayıda krallıklar, kontluklar ve şehir devletleri arasında bölünmüş haldeydi. İtalyan milliyetçileri, Giuseppe Verdi’nin Nabucco operasındaki ‘Esirler Korosu’nun sözlerini tekrarlayarak birlik özlemini dile getiriyorlardı. Ancak oldukça kısa sayılabilecek bir sürede İtalyan birliğini sağlayarak Dünya sahnesine çıkmışlardı. Çıkar çıkmaz da Büyük Devletlerin ne yaptığına baktılar. Onlar bir fırsat yaratıp, ‘Hasta Adam’ Osmanlı’dan bir parça koparıp yutuyorlardı.

İtalya da öyle yaptı. Geç de olsa, sanayi devrimini yakalamışlar, üretim fazlası sağlamışlardı. Bu durumda sömürgesiz yaşanmayacağını görerek devrin batan güneşi Osmanlı’nın Akdeniz’in karşı yakasında, Afrika’daki Libya topraklarına göz dikmişti. Sömürge demek hem hammadde kaynağı ve hem de mamul ürünler için pazar demekti.

1878 Berlin Konferansı sırasında İngiltere ve Fransa bir gizli anlaşma ile sırasıyla Kıbrıs ve Tunus’u aralarında paylaşmışlardı. İtalya’nın itirazı üzerine, Fransa, İtalya’ya Tripoli’yi (Trablusgarp) işaret edip, yol göstermişti. Fransa, Berlin Antlaşmasını ileri sürerek 1881’de Tunus’u işgal etti. İngiltere zaten 1878’de Kıbrıs’ı ve 1882’de Mısır’ı işgal etmişti. Gene bir gizli anlaşma (1887) ile İtalya ve İngiltere, Libya ve Mısır’daki haklarını karşılıklı olarak tanımışlardı. Bir başka gizli anlaşma (1902) ile İtalya ve Fransa, Libya ve Fas’a müdahale hakkı konusunda anlaşmışlardı. 1909 yılında ise İtalya Kralı Victor Emmanuelle III, Rus Çarı 2. Nicholas ile Racconigi Anlaşması’nı imzalayarak, birbirlerinin Tripoli (Trablusgarp) ve Cyrenaica (Bingazi) ile İstanbul Boğazı’na ilişkin menfaatlerini karşılıklı olarak tanımışlardır. Nitekim, ileride ele alacağımız gibi, 1 Ekim 1911 günü İtalyan askeri Trablusgarp’a çıkarken, 23 Ekim’de Rusya, Osmanlı Devleti’nden boğazlardan geçiş hakkı talebinde bulundu.

Görüldüğü gibi yeni sömürgeci İtalya, eski sömürgeciler Osmanlı İmparatorluğu’nun orasını burasını fütursuzca kopartıp yutuverirken, daha dikkatli davranmaktadır. 1878 Berlin Konferansı’ndan itibaren İtalya, Libya üzerinde hak iddia etmeye başlamış, eski sömürgeciler –İngiltere ve Fransa- bu durumu anlayışla karşılamışlardır. Ama İtalya bu hamleyi yapacak cesareti ancak 1911 yılında bulmuştur.

1911 yılı Mart ayında, İtalyan basını ilk adımı atarak, Libya için kampanya başlatır. Zengin doğal kaynaklarını ön plana çıkartırlar. Libya’da halkın, Osmanlı idaresine karşı düşman, ama İtalya’ya dost olduğu yazılır. Osmanlı Devleti’nin aciz durumu anlatılarak, gezinti rahatlığında bir işgal olacağı işlenir. Libya’da petrol 1959 yılında bulunmuştur. Eğer 1900’lerin başında bulunmuş olsaydı, herhalde İtalya, zaten İngiltere’ye kaptıracağı Libya’yı rüyasında bile göremezdi veya Libya için çok büyük bedel ödemesi gerekirdi.

Libya, Roma’nın Tripolitania (Trablusgarp), ve Cyrenaica (Bingazi) vilayetleri idi. İtalya da Roma’nın varisi idi. Öyleyse, bu topraklar İtalya’ya vaadedilmiş(!) olmalıydı ve Osmanlı Devleti bu Roma vilayetlerini sahibine geri vermeliydi. Libya, İtalya’nın ‘dördüncü sahili’ olarak görülüyordu.[2]  

Sonunda cesaretini toplayan İtalya, 27 Eylül 1911 tarihinde Osmanlı Devleti’ne bir ültimatom vererek, “Trablusgarp’ın senelerden beri Osmanlı Hükümeti tarafından imar edilemediği, bu görevi İtalya Hükümetinin medeni bir vazife olarak üstlendiğini[3] belirterek Libya’daki vilayetlerin yirmi dört saat içinde İtalya’ya bırakılmasını istedi. Düvel-i Muazzama’yı dikkatle izleyen ve onların yolundan yürüyen İtalya, medeniyet götürme görevini üstlenerek, bu vilayetleri istemekteydi. Osmanlı Hükümeti de sorunu suhuletle çözebilmeyi umarak, cevabi notasında Osmanlı hükümranlığı altında, İtalyan kontrolünü önerdi (suzerainty). Yani, kâğıt üzerinde benim, gerçekte senin olsun dedi. İtalya bu öneriyi reddederek savaş ilan etti (29 Eylül 1911).

Tarihin tekerrür etmesi midir? Bilinmez. Ama, İtalya’nın işgalinin yüzüncü yılında Libya, yeniden dış müdahaleyle karşılaşmıştır. Ancak bu kez, sadece İtalya’nın değil (1959 yılında petrol bulunmuştu ve Libya petrolünün çok iyi kaliteli olduğu bilinmektedir), en başta Fransa, İngiltere ve Amerika olmak üzere NATO hava ve deniz kuvvetlerinin ağır bombardımanıyla yerle bir edilmiştir. Ordu ve devlet mekanizması çökertilmiş, halkı kan ve gözyaşına boğulmuştur. 15 Şubat 2011’de Bingazi’de başlayan ‘Arap Baharı’nın Libya versiyonunun birinci safhası, 20 Ekim 2011 tarihinde Muammer Kaddafi’nin vahşi bir şekilde linç edilmesiyle bitmiştir. Ancak iç savaş sona ermemiş, iktidar mücadelesi, aşiretler arasında silahlı çatışmalar, haydutluklar halâ devam etmektedir. Bugün itibariyle Libya, bölük pörçük haliyle başarısız bir devlet (failed state) durumundadır. Günümüzde ise bu işin adı, artık, medeniyet götürme değil, demokrasi götürmedir. Amerika ve yandaşı İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkeler bu ulvi(!) görev uğruna savaş vermektedirler.

İtalyan Donanması 28 Eylül 1911’de Trablusgarp (Tripoli) açıklarında seyretmeye başladığı zaman, Osmanlı Donanması’nın ne halde olduğunu anlamaya çalışalım:

Çeşme (1770), Navarin (1827) ve Sinop (1853) baskınlarında Osmanlı Donanması yakılmıştı. Amiral Cem Gürdeniz’in ifadesi ile kürekten yelkene, kadırgadan kalyona 100 yıl geç geçebilen[4] Osmanlı Donanmasının en önemli eksikliği; kadırgada sadece kol gücüyle ve fazlaca teknik bilgiye gerek olmaksızın seyretmek imkân dahilinde iken, yüksek güverteli kalyonlarda yelken kullanarak seyredebilmek için bilgi ve teknik gerekliydi. Bunun için de iyi yetişmiş, eğitimli ve nitelikli personele ihtiyaç vardı. Osmanlı Donanması ise, nitelikli personel yetiştirmek yerine, hazır bulduğu Hıristiyan Rum, Hırvat vs. tebaayı kullanmayı tercih etmişti ve fakat herhangi bir savaş halinde güvenilmez idiler.

Sultan Abdülaziz döneminde büyük çabalarla 15 yılda hazırlanan donanma, 2. Abdülhamit tarafından Haliç’e hapsedilmiş ve sadece çeliği değil, canı ve kanı olan insan unsuru da eğitimden, öğretimden yoksun bırakılarak çürümeye terk edilmişti. 1876-1909 arasında 33 yıllık iktidarı döneminde Osmanlı Devleti, sahip olduğu toprakların büyük bir bölümünü; başta Balkanlar’da olmak üzere, Akdeniz’de, Kuzey Afrika’da ve Doğu Anadolu’da kaybetmişti.

“18 Mart 1897 günü Türk-Yunan savaşı nedeniyle İstanbul’dan Girit’e hareket emri alan donanma, Haliç’ten zorluklarla çıkmış, önce Mesudiye zırhlısının üç kazanı patlamış, tecrübesiz ve bilgisiz acemi personel yüzünden gemiler Marmara’da birbirlerini kaybetmiş, muhabere usulleri bilinmediğinden gemiler arasında komuta kontrol sağlanamamış, fırtına ve sağanak yüzünden gemiler kaybolmuşlardı. Hizber silahlı dubası, rotasını şaşırarak İmralı’da karaya oturmuş, Hamidiye’nin teknesine 300 ton su girmiş, gemi bu suyu 400 erle 20 günde boşaltabilmişti. Böylece, sağlıksız koşullar nedeniyle gemide tifo salgını çıkmıştı. Donanma Haliç’ten ayrıldıktan dört gün sonra, 22 Mart sabahı, ancak Lapseki’ye varabilmişti. Aynı gün akşamı Çanakkale’ye demirlediler. Kadırga döneminde kürek gücüyle bu etap 40-50 saatte alınabiliyordu.”[5]

“Donanma, Ege’ye bir savaş gücü olarak çıkamadı. Sadece 14 Nisan 1897 günü tatbikat maksadıyla Saros Körfezi’ne çıktılar. Gemiler, o gün yıllar sonra, ilk kez toplarını fiili bir atışla deneme fırsatı buldu. İlk atış eğitimi sonunda Aziziye firkateyninin 18 topunun 16’sı; Hamidiye firkateyninin tüm Krupp topları kullanılamaz hale geldi. … Orhaniye firkateyni komutanı, Bahriye Nazırlığı’na çektiği mesajda, Haliç’te yattığı uzun yıllar boyunca onarım dahi göremediklerinden, gemisinin yüzer mezarlık durumunda olduğunu bildiriyordu.”[6]

Bu satırlar Osmanlı Donanma’sının içinde bulunduğu durumu çok güzel gözler önüne sermektedir. Buna ilaveten Trablusgarp’ta bulunan son Osmanlı tümeni de savaş olmaz düşüncesiyle Yemen’e gönderilmişti. Bu nedenlerle, İtalyan basını, Libya’nın işgalinin gezinti rahatlığında olacağını yazmaktaydı. Osmanlı Devleti Trablusgarp’a ne donanma ne de asker gönderebilecek durumda idi. Sadece Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi (Okyar) gibi subaylar Libya’daki yerel halkı direniş için örgütlemek amacıyla gönüllü olarak Mısır üzerinden Libya’ya gitmişlerdi. Mustafa Kemal gazeteci Şerif Bey takma adını kullanarak gittiği Derne’deki kuvvetlerin komutanlığını üstlenerek savaşa katılmıştı. Bu çabalar işe yaramış, sert bir direniş gösterilmişti.

1 Ekim 1911 tarihinde 40.000 kişilik bir orduyla Trablusgarp’ı işgale başlayan İtalyan ordusu, donanmanın da yardımıyla ancak dar bir sahil şeridinde tutunabilmişti. İşgalin gezinti rahatlığında olamayacağı gerçeği ile yüz yüze gelen İtalya güçlü donanmasını kullanarak, savaşı Akdeniz’deki Osmanlı hedeflerine ve limanlarına yaymaya başladı. Bu limanlardaki–Beyrut limanı dahil- bazı Osmanlı savaş gemileri, İtalyan Donanması tarafından, ya da savaşamayacak durumda olan diğer bazıları da düşman eline geçmemesi için bizzat mürettebatı tarafından batırıldı.[7]

Çanakkale Boğazı’nı hedefine alan İtalyan Donanması burada Seddülbahir ve Kumkale’yi bombaladı (18 Nisan 1912), bunun üzerine Çanakkale Boğaz’ına mayın döşenerek boğaz deniz trafiğine kapatıldı. 170’ten fazla ticari gemi Marmara Denizi’nde mahsur kaldı. Tabii bu şekilde boğaz geçişleri durdurulunca, Avrupa devletleri İtalya’ya ablukayı kaldırması için, Osmanlı’ya da mayınları temizleyip boğazı trafiğe açması için baskı yaptılar.[8]

Çanakkale önündeki ablukayı kaldıran İtalyan donanması, Osmanlı Hükümetini barışa ve Trablusgarp’ı İtalyan işgaline bırakmaya zorlamak amacıyla Rodos ve Oniki adaları işgal etti (4-20 Mayıs 1912). Osmanlı Hükümetinin ve Donanmasının aciz hali, Balkanlar’ın yeni yetme devletlerinin iştahını tahrik etmişti. Balkan ülkeleri, Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki topraklarını aralarında paylaşmak ve Türkleri Balkanlar’dan çıkarmak için Balkan İttifakı’nı oluşturdular. Balkanlar’da bu hareketlenmeler üzerine Osmanlı Devleti, İtalya ile Lozan-Uşi (Ouchy) antlaşmasını imzalamak durumunda kaldı (18 Ekim 1912). Bu antlaşmanın 2. maddesine göre her iki devlet, subaylarını, askerlerini ve sivil memurlarını; Osmanlı Hükümeti Trablusgarp (Tripoli) ve Bingazi’den (Cyrenaica) ve İtalyan Hükümeti ise işgal ettikleri Ege Denizi’ndeki adalardan (Oniki Adalar) derhal çekeceklerdi. İtalyan subay, asker ve memurlarının söz konusu adalardan çekilmesi Osmanlı subay, asker ve memurlarının çekilmesini takiben, hemen sonra gerçekleştirilecekti.

Uşi Antlaşmasında, bazı yazarların dediği gibi, Osmanlı Hükümeti’nin, İtalyanların Oniki Adalardan çekilmesi için Balkan Savaşı’nın sonunu beklemelerini istemesi, rica etmesi şeklinde açık veya saklı hükümler yoktur. Anlaşma uyarınca Osmanlı subay, asker ve memurları çekilmiş, ancak İtalya anlaşma hükümlerine uymamış ve askerlerini çekmemiştir. Açık olan budur. Bu hükümlere ek olarak, esir değişimi yapılacak, dini ve adli işler Padişah tarafından atanacak kadılarca yürütülecek ve bunların maaşları Osmanlı Devleti tarafından ödenecekti. İtalya diğer devletlere tanınmış olan kapitülasyonların kaldırılması için Osmanlı Devleti’ne yardım edecekti. Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti artık kapitülasyonların kaldırılması gereğini anlamış ve bu şartı antlaşmalara koymaya başlamıştır.

Megali İdea ve Yunanistan’ın Kurulması

‘Megali İdea’[9] (‘Büyük Fikirler’ veya ‘Büyük Ülküler’ anlamında), Doğu Roma İmparatorluğu’nu, Bizans adıyla Yunan kontrolünde yeniden kurmak için 10 aşamalı bir planın özetidir. 1798 yılından başlayarak Yunanlar arasında destek bulmaya başlayan bu amacı gerçekleştirmek için Filiki Eterya (Dostluk Cemiyeti) adlı bir örgüt 1814 yılında Odesa kentinde kurulmuştu. 1818 yılında İstanbul’a taşınan bu cemiyet, Büyük Devletlerin de silah ve para yardımlarıyla Mora ve Girit isyanlarının örgütlenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu planın aşamaları şöyle sıralanabilir:

  1. Yunan Milletinin tam bağımsızlığının sağlanması (1830 Mora, Merkezi Yunanistan, Batı Ege adaları-Kiklad ve Sporades),
  2. Tessalya (1881), Epir, Selanik dahil Makedonya (1912-13 Balkan Savaşı), ve Batı Trakya’nın (1920 Sevr antlaşmasıyla) Yunanistan’a bağlanması,
  3. Ege adalarının Yunanistan’a bağlanması (Doğu Ege Adaları-1913 Balkan Savaşı),
  4. Oniki Adanın Yunanistan’a bağlanması (1947 2. Dünya Savaşı),
  5. Girit adasının Yunanistan’a bağlanması (12 Ekim1908’de ilhak edilip, 30 Mayıs 1913 tarihli Londra antlaşmasıyla kabul edildi),
  6. Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bağlanması (1920 Sevr antlaşmasıyla),
  7. Pontus Devletinin tekrar kurulması,
  8. Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması,
  9. Gökçeada ve Bozcaada’nın Yunanistan’a bağlanması ve
  10. İstanbul’un geri alınması ve Bizans’ın tekrar kurulması.


Ekran Alıntısı

Kazandığı son meydan savaşı olan Haçova’dan (24-26 Ekim 1596), 19. yüzyıla kadar sürekli gerilemiş ve artık gücünü iyice kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, zamanın büyük devletleri –İngiltere, Fransa, Rusya- arasında bir oyun sahası haline gelmişti. 1789 Fransız İhtilalı’nın etkisiyle artan milliyetçilik akımları nedeniyle de, özellikle Balkanlar’daki Hıristiyan azınlıklar birer sorun kaynağı haline gelmişlerdi. Bu Büyük Devletlerin (Düvel-i Muazzama) her biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası durumunda olan azınlıkların hamisi rolüne soyunmuş ve en basit, ufacık sorunları bile bahane ederek Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Rusya özelikle Balkanlardaki Ortodoks azınlıkların, Fransa Katoliklerin ve İngiltere ise Protestan azınlıkların ‘koruyucu meleği’ rolündeydiler.İlk beş hedefin 1830-1920 yılları arasında sadece 90 yılda tamamlandığı görülmektedir. İlk Yunan isyanlarının çıkartılmasında da büyük rol oynayan İngiltere’nin desteği ve yönlendirmesiyle 1919’da İzmir’den başlayarak Batı Anadolu’yu da işgale başlamıştı. Ancak 1920’lerde karşılarına Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Milleti çıkınca Batı Anadolu’dan kaçmak zorunda kalmışlardır. Kendileri de bu hezimeti ‘Küçük Asya felaketi’ olarak anmaktadırlar. Lozan antlaşması neticesinde, Sevr anlaşmasıyla kendilerine verilmiş olan Doğu Trakya’yı da terk etmişlerdir.

İlginçtir ki, konu Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlıklar meselesi olunca, büyük devletler tarafından milliyetçilik akımı olarak değerlendirilip, kabul ve destek görmüştür. Ancak Büyük Devletlerin kendi sınırları içerisinde yaşayan yüzlerce dili, dini ve mezhebi ayrı milletler ve etnik gruplar en ufak isyan veya kalkışmalarında en vahşi bir şekilde bastırılmışlardır. Sömürgeleştirme eylem ve politikaları da ‘uygarlık götürme’ veya ‘uygarlaştırma’ adı altına gizlenerek sürdürülmüştür. Günümüzde ise, bu politika ‘demokrasi götürme’ veya ‘demokratikleştirme’ adı altında ülkelerin doğal kaynaklarına, zenginliklerine, ekonomilerine ve politikalarına el koyma şeklinde devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Aralarındaki onca çelişkiye ve çatışmaya karşın, herhangi bir köle (Spartaküs), sömürge, az gelişmiş ülke isyanı, ‘patrici’ –seçkin soylu– gelişmiş ülkeleri ve uyduları bir araya getirmekte ve isyan boğulmaktadır.

Tekrar 19. yüzyıla dönersek, esas mesele, bu devletler arasındaki emperyal güç mücadelesi idi. İngiltere sadece Protestan azınlıkların hakları ile ilgilenmekle yetinmeyip, ayrıca sömürgeleştirdiği Hindistan –ki üzerinde güneşin batmadığı İngiliz İmparatorluğu’nun bütün sömürgeleri arasında çok özel bir yere sahipti ve ‘tacın mücevheri’ olarak anılıyordu- yolu üzerindeki denizler ve bu denizlerdeki stratejik ada ve kıyılarla da son derece ilgiliydi.

Nitekim 4 Ağustos 1704’te Cebel-i Tarık’ı (Gibraltar) ve 1798’te Malta adasını da işgal etmiş olan İngiltere’nin, Akdeniz ve Akdeniz’e açılan İon (Yunan) Denizi ve Ege Denizi’ne ilgisi artarak devam etmiştir. Yunan Denizi’ndeki Korfu ve diğer adaları 1815’te himayesine alan İngiltere, 1878’te Kıbrıs’ı ve 1882’de Mısır’ı ve Süveyş Kanalı’nı işgal ederek Hindistan yolunu kontrol altına alacaktır.

Alacaktır ama, Rus Çarlığı’nın bir taraftan Orta Asya’yı ele geçirerek Afganistan üzerinden güneye, Hindistan’a doğru tehdit oluşturması, diğer taraftan da 1774’teki Küçük Kaynarca antlaşmasıyla elde ettiği Türk Boğazlarından (İstanbul ve Çanakkale) serbest geçiş hakkını kullanarak Akdeniz’e çıkıyor olması İngiltere’nin korkulu rüyasıdır. Üstelik, çok genç sayılabilecek Rus Donanması, Baltık Denizi’nden çıkarak, Cebeli Tarık’ı ve bütün Akdeniz’i geçerek 6 Temmuz 1770 günü Çeşme’de demirli Osmanlı Donanması’nı yakarak gücünü ispatlamıştı.

Bu nedenle, İngiltere zaman zaman Osmanlı İmparatorluğu’na destek verecek (1853-56 Kırım Savaşı) ve Rusya’nın Akdeniz’e inmesine karşı set oluşturmaya ve Hindistan yolu üzerindeki baskısını azaltmaya çalışacaktır. Öte yandan, ileride göreceğimiz gibi, eline geçen her fırsatta Osmanlı İmparatorluğu aleyhine faaliyetlerde bulunacak, azınlıkları isyana teşvik edecek, iç işlerine müdahale edecek ve gerektiği zaman Fransa, Rusya ve diğer devletlerle iş birliği içerisinde Osmanlı’ya karşı savaşacaktır. Sözün kısası, İngiltere, Lord Palmerston’un Avam Kamarası’ndaki konuşmasında (1 Mart 1848) ifade ettiği sözün gereğini yapmaktadır. “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, ebedi ve değişmez menfaatleri vardır.”[10]

İngiltere’nin, Yunan Denizi’ndeki Korfu ve diğer adaları himayesine aldıktan sonra, ana karada ve Mora yarımadasında (Osmanlı Yunanistan’ı) isyanların (1821-29) baş göstermesi boşuna değildir. Özellikle Yunan isyanının çıkartılması için, İngiltere ve Amerika, önce misyonerler ve maddi yardımlarla, sonrasında silah yardımı ve askeri danışmanlar ve gönüllülerle Yunan isyanını desteklemişlerdir. Hatta, Lord Cochrane 10 Nisan 1827 tarihinde Yunan meclisi önünde yemin ederek Yunan deniz kuvvetlerinin başına geçmiş ve onun tavsiyesiyle de Yunan orduları komutanlığına İngiliz General Sir Richard Church getirilmiştir[11]. Bütün bu çabalara karşın Yunanlar pek büyük bir başarı sağlayamayınca, 20 Ekim 1827’de İngiliz Amiral Cadrington komutasındaki İngiliz, Fransız ve Rus (Düvel-i Muazzama) gemileri Navarin’de bulunan Osmanlı Donanmasını bir baskın vererek yakmışlardır.

Bunca destek neticesinde Edirne Antlaşması (14 Eylül 1829) ile Osmanlı Devleti, Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul etmiş ve Büyük Devletlerin kendi aralarında imzaladıkları Londra Protokolü (3 Şubat 1830) ile de Yunan Krallığı’nın kurulduğu ilan edilmiştir. Sonrasında, amacına erişen İngiltere, Yunan Denizi’ndeki Korfu ve diğer adaları Yunanistan’a bırakacaktır (1864). İngiltere’nin ve sonradan dünya sahnesinde onun yerini alan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Yunanistan’a olan ilgi ve destekleri günümüze kadar devam etmiştir. Bu arada, konumuz açısından not etmek gerekirse, Mora yarımadasının doğusunda yer alan Tavşan adaları (Kiklad adaları) ile Yunanistan’ın Teselya kıyılarındaki Eğriboz ve Şeytan Adaları’nın (Sporadlar) bu isyanlar sırasında Osmanlı Devleti’nin kontrolünden çıkmıştır.

Çok ilginçtir. Yukarıda Büyük Devletlerin (İngiltere, Fransa ve Rusya) kendi menfaatleri uğruna bazen birbirleriyle savaştıklarını, bazen de birleşerek Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdıklarını söylemiştik. Bazı yazarlar, Büyük Devletlerin birleşerek, ‘Avrupa’nın hasta adamı’ Osmanlı’ya saldırmalarını ‘Haçlı ittifakı’nın, Hilal’e saldırması olarak görmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu görüş açık bir şekilde bu devletlerden bazılarının, Hilali (Osmanlı) de aralarına alarak, bir diğerine karşı savaşmalarını açıklamaktan uzaktır. Esas olan Lord Palmerston’un açıkladığı menfaatler sorunudur. Büyük Devletleri Osmanlı’ya karşı bir araya getiren gene her üçünün ortak menfaati olması gerekir. Bu konuda Amiral Cem Gürdeniz’in Mavi Uygarlık kitabının “Denizde Çöküşün Hızlanması ve Avrupalı Güçlerin Rolü” bölümünde işaret ettiği gibi, İngiltere, Fransa ve Rusya denizlerdeki hakimiyetlerine karşı bir tehdit algıladıkları zaman, hemen bir araya gelip baskınlarla bu tehdidi ortadan kaldırmaktadırlar. Çeşme (1770), Navarin (1827) ve Sinop (1853) baskınlarında Osmanlı Donanmasının yakılması bu şekilde olmuştur. Bu baskınlarda her üç büyük devletin de katkıları vardır. Yunan isyanında, Yunan Donanmasına komuta eden Amiral Cochrane, Sinop baskınında Rus Donanması’nın danışmanı olarak karşımıza çıkmaktadır[12].

Yunan Krallığı’nı kuran Londra Konferansı’nda (1830), Büyük Devletler (İngiltere, Fransa ve Rusya) Yunanistan’a ilk kralı atayacakları(!) zaman, aralarında paylaşamadıkları bu makam için, Kraliçe Viktorya’nın inatla karşı çıkmasına rağmen, sonunda atanacak kralın, bu devletlerin yönetimindeki ailelere yakın olmaması kararını aldılar. Neticede, Bavyera’lı Wittelsbach Ailesi’nden bir prensi (Otto), Yunan Kralı olarak atadılar. 1862 yılında Yunanlar Kral Otto’yu devirdiler. İngiliz aşkı tekrar depreşti ve Kraliçe Viktorya’nın oğlu Prens Alfred’in kral olmasını istediler. Ama, bu kez de Danimarka Prensi William, Kral George adıyla kral oldu. Bu hanedan, Yunanların Anadolu’da yaşayacakları ‘Küçük Asya Felaketi’ne kadar devam edecektir. Bu felaket nedeniyle, 1924 yılında, kral kovulur ve cumhuriyet kurulur. 1935’te yeniden krallığı canlandırırlar. Bu dönem de Yunanların 1974 Kıbrıs’ta darbe macerasına kadar devam eder.

Averof Zırhlısı ve Faaliyetleri

Balkan Savaşları’nda Ege Denizi söz konusu olunca, beraberindeki birkaç gemi ile birlikte adaların tamamını (Rodos ve Oniki Adalar hariç) Osmanlı Devleti’nden kopartan Yunan Donanması’nın omurgası Averof Zırhlısı’ndan bahsetmemek olmaz.

Yukarıda 2. Abdülhamit döneminde Donanma’nın Haliç’te çürümeye terk edildiğini ve denizciliğin perişan halini ele almıştık. ‘31 Mart Olayı’nın ardından 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra (13 Nisan 1909), İttihat ve Terakki Hükümeti denizlerde ardı ardına alınan büyük yenilgilerden sonra, donanmayı güçlendirmeye girişmişti. Halktan bağış toplanarak yeni gemiler alınmıştı.

Bu arada İtalyan Hükümeti’nin, ısmarladığı üç zırhlıdan ikisini aldıktan sonra üçüncü zırhlıyı almaktan vazgeçmesi üzerine, bu zırhlı Osmanlı Devleti’ne teklif edilmişti. Uzun tartışmalardan sonra Osmanlı Devleti’nin almaktan vazgeçmesiyle, bu zırhlıyla ilgilenen Yunan Hükümeti yeterli bütçesi olmadığı halde iş adamı Georgios Averof’un bağışları ile parayı tamamlamış ve zırhlıya onun adını vererek Yunan Donanması’na katmıştı (12 Mart 1910). 22 deniz mili sürate sahip olan Averof zırhlısı devrin üstün silahları ile de donatılmıştı. Osmanlı zırhlılarının topları üç dakikada bir mermi atabilirken, Averof’un modern topları ise dakikada üç mermi atabiliyordu.[13]

Balkan savaşlarında Yunan Donanması, Rauf Bey (Orbay) komutasındaki Hamidiye Kruvazörü ve birkaç parça gemi dışında, Osmanlı Donanması’nı büyük ölçüde Çanakkale Boğazı’ndan çıkartmamış ve Marmara’ya hapsetmiştir. Bu nedenle de Ege Adaları, kıyı limanları ve şehirleri tamamıyla savunmasız kalmış ve Yunan gemileri rahatça kıyılara yaklaşıp buraları bombalamıştır.

Ege Denizi’ndeki Yunan Donanması iki filo halinde örgütlenmişti. Averof Zırhlısı’nın liderliğinde 6 muhrip 1 denizaltıdan oluşan birinci filo ile 3 zırhlı, 8 muhrip ve 2 torpidobottan oluşan ikinci filo Ege Denizi’nde ve adalarda Osmanlı donanmasına karşı harekât hazırlıklarına başlamışlardı. İlk iş olarak Çanakkale Boğazı önündeki adaları kontrol altına alan Yunan Donanması, 8 Ekim günü asker çıkarttığı stratejik öneme sahip Limni Adası’nın işgalini 22 Ekim 1912 tamamlamış ve Mondros Limanı’nı üs haline getirmiştir.

Tablo 1: Balkan Savaşları Sırasında Yunanistan Tarafından İşgal Edilen Ege Adaları’nın İşgal Tarihleri

Adı İşgal Tarihi
Limni 8-22 Ekim 1912
İmroz, Taşoz, Bozbaba (Strati) 31 Ekim 1912
Semadirek 1 Kasım 1912
Bozcaada 7 Kasım 1912
Nikarya 17 Kasım 1912
Midilli 21 Kasım-20 Aralık 1912
Sakız 23 Kasım 1912-3 Ocak 1913
Meis 4 Mart 1913
Sisam 15 Mart 1913

Kaynak: Özlü, Hüsnü, “Arşiv Belgeleri Işığında Balkan Savaşları’nda Ege Adaları’nın İşgali Süreci”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi (Journal of Modern Turkish History Studies), XII/25 (2012-Güz/Autumn), ss. 9-32.

31 Ekim 1912 tarihinde Yunan donanması İmroz (Gökçeada), Taşoz, Bozbaba (Strati) Adası’nı işgal etmiştir. 1 Kasım günü Selanik Limanı önündeki engelleri aşan Yunan torbidobotu gizlice limana girerek Fethibülent gemisini batırmış, aynı gün Semadirek Adası’nı işgal etmiştir. Yunan donanması daha sonraki günlerde, 6 Kasım’da Averof Zırhlısı ile Karaburun’u bombalamış, 7 Kasım’da Bozcada’yı, 17 Kasım günü Nikarya Adası’nı işgal etmiştir. 21 Kasım’da Yunan askeri Midilli Adasına çıkmış, çatışmalardan sonra Osmanlı kuvvetleri 20 Aralık 1912 tarihinde teslim olmuş ve ada Yunan askeri tarafından tamamen işgal edilmiştir. 23 Kasım 1912’de Yunan askerinin Sakız Adası’na çıkmasıyla başlayan çatışmalar, 3 Ocak 1913 tarihinde adanın işgalinin tamamlanmasına kadar sürmüştür. 4 Mart 1913 akşamı itibarı ile iki Yunan torpidosu Meis Adası’na gelmiş ve adada sadece bir bölük muhafızın olması nedeniyle adanın işgali engellenememiştir. Son olarak, 15 Mart 1913 tarihinde Sisam Adası’na giren Yunan güçleri, ada halkının coşkun tezahüratları eşliğinde karaya çıkarak herhangi bir mukavemetle karşılaşmadan adayı işgal etmiştir. İşgal edilen adaların bazılarında haberleşme ağı olmadığı için işgalden geç haber alınmış ve bu adalar kaderlerine terk edilmiştir.[14]

Osmanlı Devleti’nin 200 yıldan fazla sürede zapt ettiği Ege adaları, Yunanistan tarafından 8 Ekim 1912 ile 15 Mart 1913 arasında 5 ay gibi kısa bir sürede işgal edilmiştir. 30 Mayıs 1913 tarihli Londra antlaşmasıyla Osmanlı Devleti, Selanik, Yanya Makedonya’nın güneyi ve Girit Adası’nın Yunanistan’a verilmesini kabul etmişti. Yunanistan’ın fiilen işgal ettiği Ege Adaları’nın geleceğinin ne olacağına Büyük Devletler karar vereceklerdi. 14 Kasım 1913 tarihinde imzalanan Atina Antlaşması’nda Osmanlı Devleti Londra Antlaşmasıyla Yunanistan’a vermiş olduğu yerleri tekrar teyit etmiştir. Böylelikle Yunanistan, Ege Adaları’nı da ele geçirerek Megali İdea planı çerçevesinde bir aşamayı daha başarıyla geçmiş, bir sonraki hedefi olan İzmir ve Batı Anadolu’yu ele geçirmek için büyük bir stratejik üstünlük sağlamış ve Anadolu’yu batıdan kuşatmıştı. Buna Girit, Oniki Adalar ve İngiltere’nin elindeki Kıbrıs eklendiğinde, Anadolu, batı, güneybatı ve güneyden tam bir kuşatma altında kalmıştır. Nitekim, Yunanistan İngiltere’nin desteğiyle, İzmir ve Batı Anadolu’yu ele geçirmek hedefine yalnızca 6 yıl sonra erişmiş ve fakat Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Ordusu’ndan yediği tokatla ayılmıştır.

Osmanlı Donanması Çanakkale Boğazını abluka altına alan Yunan Donanması’na karşı 16 Aralık 1912’de harekete geçmiş, İmroz (Gökçeada) önünde cereyan eden deniz savaşında her iki taraf gemileri ve özellikle Averof zırhlısı oldukça hasara uğramış olmasına rağmen Osmanlı donanması ablukayı kaldırmaya muvaffak olamamıştır.”[15] Bu arada Rauf Bey komutasındaki Hamidiye Kruvazörü Çanakkale Boğazı’ndan çıkıp, Ege’ye açılmış (14 Ocak 1913), ancak Yunan filosu onu takip etmek yerine Çanakkale Boğazı’nı tutmayı tercih etmiştir. Osmanlı Donanması, Yunan ablukasını 18 Ocak 1913 tarihinde kırmayı denemiş, ama başarısız olunca tekrar Marmara’ya dönmüş ve savaş sonuna kadar Marmara’da bulunmuş, ancak Çatalca önlerine kadar gelen Bulgar Ordusu’na karşı bombardımana katılmıştır.

Averof Zırhlısı Balkan Savaşları’ndaki faaliyetleri nedeniyle, toplumda gıpta ile karışık büyük nefret uyandırmıştı. Rauf Bey (Orbay) komutasındaki Hamidiye Kruvazörü’nün harekâtı hariç, Osmanlı Donanması denizlerde hemen hiç bir başarı gösterememiş, Marmara’da hapis kalmıştı. Bunu gayet iyi tespit etmiş olan İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti kayıtsız şartsız teslim olurken, Limni Adası’nın Mondros limanında Agamemnon adlı İngiliz zırhlısında, bir felaket belgesi olan Mondros Mütarekesi’ni (30 Ekim 1918) imzalatmaya özellikle Rauf Bey’i istemişlerdi. Ayrıca, bu belge imzalanırken, Osmanlı Hükümeti hiçbir şarta itiraz edememiş, yalnızca İstanbul’u işgale gelecek gemilerin arasında Averof’un bulunmamasını rica etmiş ve bu ricası kabul edilmiş olmasına rağmen, bu gemi İstanbul’a demirleyen işgal kuvvetleri donanması arasında yer almıştı (13 Kasım 1918). Altı ay sonra ise, Averof, İzmir’in işgali (15 Mayıs 1919) sırasında körfezde toplarını İzmir’e çevirmişti. Kurtuluş Savaşı sırasında da zaman zaman Karadeniz’e açılarak Ankara Hükümeti’ne meydan okumuştur. Yine aynı gemi 1922 yılında İzmir’den ve Anadolu’nun Ege kıyılarından Türk Ordusu’ndan kaçan Yunan askerlerini ve Ortodoks Rum ahaliyi Ege adalarına taşımıştır.

Ancak Averof zırhlısının bir başka etkisi ise, Müslüman Türk toplumunda kimlik bilincinin oluşmasına katkısıdır. Özellikle de Averof’un, Osmanlı Devleti’nin tebaası olan bir Rum iş adamı tarafından yapılan bağışla alınması, Türk toplumunda azınlıkların devlete sadakatinin şiddetle sorgulanmasına neden olmuştur. Özellikle de Ege Adaları’nın işgali sırasında, adalı Rum ahalinin destek ve yardımları nefret uyandırmıştı. Osmanlı Rumlar’ının yeni bağımsızlığını kazanmış Yunanistan’a devamlı yardım gönderdikleri söylentileri büyük rahatsızlık yaratmıştı. Bu nedenlerle, azınlık Rumlarla ticarete karşı 1913-1914 boykotunun hareket noktalarından biriydi. Müslüman Türkler bir an önce ticari şirketler oluşturmaya, iktisadi faaliyete girişmeye ve üretici olmaya çağrılmaktaydı. Bu amaçla, Müslümanlara Mahsus Kurtuluş Yolu başlıklı parasız dağıtılan (1329/1913) bir broşürde özetle şunlar yazılıydı:

“Yalnız can… yalnız insan değil, büyük büyük memleketler… koca koca ülkeler de kaybettik.”

“İskeçe, Kavala, Drama, Siroz, Selanik, Yanya, Manastır, Kosova, İşkodra gibi birçok mamur ve zengin kasabaları havi koca koca vilayetler… O birçok göllerin, nehirlerin suladığı mümbit ve bereketli ovalar, ulu ormanlar… O, her birisi kıymet biçilmez birer hazine olan güzel adalar… hepsi, bunların hepsi, bugün artık bizim değil.”

“Bugün Selanik’in, o şirin memleketin, Yanya’nın ve diğer şehirlerle birçok adaların hükümet konakları ve camileri üzerinde, birer Yunan bayrağı sallanıyor.”

“Bütün bu güzel vilayetleri, kaybeden ve kendi memleketlerimizin üzerine düşman bayrakları diken kimin elidir biliyor musunuz?

Kemal-i teessürle söyleyelim: Bizim elimiz…Evet kendi ellerimiz !

Çünkü, Çanakkale Boğazı’ndan dışarı çıkamadık.

Çünkü, Selanik’e, Adalar’a imdat edemedik.

Çünkü, Yunan’a karşı koyamadık.

Çünkü, karşımızda düşmanın Averof zırhlısı vardı.

Bütün ülkesi, yalnız Rumeli’deki vilayetlerimizin hatta yarısı kadar bile olamayan Yunan hükümetinin Averof zırhlısı !

İşte bu bir tek gemi, bizim elimizi kolumuzu bağladı… Bize, Akdeniz’i haram etti ve bunun neticesi olarak Yunanistan da diğer düşmanlarımızla birleşerek Rumeli’nde ve Akdeniz’de bildiği ve istediği gibi oynadı.” …

“Ah; eğer bizim de Averof’a karşı koyabilecek bir gemimiz ola idi; … ”[16]

Hamidiye Kruvazörü ve Akın Harekâtı

Averof Zırhlısı’nın beraberindeki birkaç gemiden oluşan Yunan Donanmasının Ege Denizi’ndeki faaliyetleri karşısında, Osmanlı Donanmasının yüzünü ağartan Hamidiye Kruvazörü’nün Ege ve Akdeniz’de gerçekleştirdiği ‘Akın Harekâtı’ olmuştur. Hüseyin Rauf Bey (Orbay) komutasındaki Hamidiye Kruvazörü’nün, Çanakkale Boğazı’nı kapatan Averof Zırhlısı önderliğindeki Yunan Filosu’nun ablukasını kırmak için Ege’ye açılması planlanmıştı. Ancak 14 Ocak 1913 günü Boğaz’dan çıkıp Ege’ye açılan Hamidiye’yi takip etmek yerine, Yunan filosu Çanakkale Boğazı’nı tutmayı tercih etti. Boğaz’dan çıkar çıkmaz hemen ertesi günü Şira’da bir Yunan gemisini batırarak, dikkatleri üzerine çeker. Ancak Boğaz’ı tutan Yunan filosu ablukayı kaldırmamak konusunda ısrarlıdır.

Bunun üzerine Hamidiye, Yunan deniz ticaretini hedef alıp Ege, Akdeniz ve Adriyatik’te Yunan üslerine ve gemilerine darbe üstüne darbe indirmiştir. Özellikle Adriyatik’te Singin (S. Giovanni di Medua) limanında demirli bulunan ve tamamı Sırp ordusuna silah ve asker taşımakta olan 6 Yunan gemisine ateş açar ve hasar verir[17]. Bu arada Beyrut, İskenderiye, Port Said ve Kızıldeniz’de Cidde limanları arasında dolaşıp, kömür ve erzak ikmali yapar. Rauf Bey komutasındaki Hamidiye ve beraberindeki birkaç gemilik filo, ‘Akın Harekâtı’nı 8 aya yakın bir süre denizlerde sürdürerek Balkan Savaşları’nda Osmanlı Donanması’nın yüzünü ağartan tek başarıyı kaydetmişlerdir.

Rumeli Vilayetlerinde Nüfusun Yapısı

Özellikle Osmanlı Donanması’nın Marmara’ya hapsedilmesi neticesi, Yunan Donanması’nın Ege Adaları’nı işgal faaliyetlerine engel olunamaması nedeniyle, bu adalar 5 ay gibi çok kısa bir sürede kaybedilmişti. Hatta Sisam Adası’nın işgali dışarıda bırakılacak olursa, ekim ortasından ocak ayı başına kadar 2.5 ayda elden çıkmasının bir nedeni de bu adalardaki nüfus yapısıdır.

Osmanlı idari bölünüşünde, Boğazönü Adaları ve Anadolu’ya yakın Ege Adaları, Cezair-i Bahr-ı Sefid (Akdeniz Adaları) vilayeti ve bağlı 4 sancak (Rodos, Midilli, Sakız ve Limni sancakları) olarak teşkilatlanmıştı. “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus İstatistik-i Umumîsi” adıyla 1316/1900 yılında yayınlanan Osmanlı Devleti’nin ilk ve tek istatistik yıllığı Prof. Tevfik Güran başkanlığında hazırlanarak, Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından “Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897” adıyla 1997 yılında yeniden yayınlanmıştır. Bu eserdeki nüfus sayımı istatistiklerine göre Cezair-i Bahr-ı Sefid vilayetininde toplam nüfus 286.736’dır. Bunun 253.066 kişisi Rum, 30.578’i ise İslam olarak kaydedilmiştir. Yahudi nüfusu ise 3.033 kişidir. Bu sayıma göre, bu vilayetteki nüfusun yaklaşık yüzde 88,3’ü Rum, 10.7’si İslam ve 1.1’i de Yahudi’dir (Yuvarlamalar nedeniyle toplam 100.1 olmaktadır).

Osmanlı Devleti’nin hiçbir şekilde tebaasının din, dil ve kültür öğelerine müdahale etmediği, asimilasyon politikaları uygulamadığı bu istatistiklerden apaçık bir şekilde görülmektedir. Öyle ki, Rumların denizciliğine güvenerek donanmasında bile onları her düzeyde istihdam etmiştir. Rumlara olan bu güven, çağın Büyük Devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya ile yeni palazlanmaya başlayan Amerika’nın serbestçe Osmanlı Devleti’ndeki Hıristiyan azınlıklara para, silah, kültür ve ideoloji pompalayarak kışkırtmaları, isyan ettirmeleri ve neticesinde Yunanistan’ın kurulmasına kadar devam etmiştir. Bu tarihten sonra da Donanma gemilerini hareket ettirmek için denizci bulmakta bile zorlanmışlardır. Tabii buna 2. Abdülhamit devrinde donanmanın Haliç’te çürütülmesi eklenince Ege Adaları’nın 2,5 ay gibi kısa bir sürede kaybedilmesine şaşmamak gerekir.

Bir başka nokta, Cezair-i Bahr-ı Sefid, Balkan Savaşları sırasında kaybedilen topraklar arasında genelde azınlık yoğunluğunun, özelde ise Rum azınlık yoğunluğunun en fazla olduğu vilayettir. İşkodra vilayetinde ise, İslam olarak kaydedilen nüfusun oranı yüzde 90,3’tür, ancak sayım, etnik temelde yapılmadığı için bunun ne kadarının Arnavut ne kadarının Türk olduğu bilinmemektedir.

Rumeli vilayetlerinden –Ayrıca Cezair-i Bahr-ı Sefid Anadolu’ya yakınlığı nedeniyle Asya toprakları arasında düşünülmüştür-, Yanya’da en kalabalık olan Rum nüfusun oranı ancak yüzde 55,7, ikinci en kalabalık cemaat, İslam yüzde 42,9 ve üçüncü en yoğun Yahudilerin oranı ise yüzde 0,8’dir. Manastır vilayetinde ise, sırasıyla Rumların oranı yüzde 38,3, İslam yüzde 35,6 ve Bulgarlar yüzde 25’tir. Burada İslam nüfus ile Rumların oranı birbirine çok yakındır. Çoğunluk esası düşünülecek olursa, Cezair-i Bahr-ı Sefid vilayetine ilaveten, bir tek Yanya Vilayetinde Rumlar çoğunluğu sadece yüzde 55,7 ile almaktadırlar. Selanik Vilayetinde bile Rumların oranı ancak yüzde 28,4’tür. Burada İslam nüfusu yüzde 43,5 (çoğunluk olmasa da en kalabalık grup), ve Bulgar nüfusu yüzde 23’tür.

Rumeli Vilayetlerinde, Müslüman nüfusun oranı Dersaadet’te (İstanbul) yüzde 57,6, Edirne’de 54,7, İşkodra’da 90,3, Kosova’da 57,3 ile çoğunluğu teşkil etmektedir. Müslümanlar, çoğunluk olmasa da Selanik’te en kalabalık (yüzde 43,5), Manastır’da yüzde 35,6 ve Yanya’da yüzde 42,9 ile ikinci en yoğun nüfusu oluşturmaktadırlar.

Bütün Rumeli hesaba katıldığı zaman, -İstanbul şehri ve banliyöleri (Şehr Emaneti Mülhakatı), Çatalca Sancağı ile Cezair-i Bahr-ı Sefid dahil- Müslümanların oranı yüzde 47,7, Rumların oranı yüzde 30,8, üçüncü Bulgarların oranı 15,2, Ermenilerin oranı (çoğunlukla İstanbul ve çevresinde) yüzde 3,3 ve Yahudilerin oranı (çoğunlukla İstanbul ve Selanik’te) yüzde 2,2 olarak hesaplanmaktadır.

Tablo 2: Rumeli’nde Nüfusun Cemaatlere Göre Dağılımı, En kalabalık İlk Üç Grup (%)

  Birinci İkinci Üçüncü Toplam
Dersaadet İslam (57.6) Rum (17.9) Ermeni (17.5) 93.0
Edirne Vilayeti İslam (54.7) Rum (29.3) Bulgar (12.4) 96.4
İşkodra Vilayeti İslam (90.3) Rum (6.6) Katolik (3.1) 100.0
Cezayir-i Bahr-ı Sefid V. Rum (88.3) İslam (10.7) Yahudi (1.1) 100.1
Çatalca Sancağı Rum (59.9) İslam (26.8) Bulgar (9.5) 96.2
Selanik Vilayeti İslam (43.5) Rum (28.4) Bulgar (23.0) 94.9
Şehremaneti Mülhakatı İslam (54.0) Rum (41.9) Ermeni (3.5) 99.4
Kosova Vilayeti İslam (57.3) Bulgar (36.5) Rum (4.8) 98.6
Manastır Vilayeti Rum (38.3) İslam (35.6) Bulgar (25.0) 98.9
Yanya Vilayeti Rum (55.7) İslam (42.9) Yahudi (0.8) 99.4
Toplam İslam (47.7) Rum (30.8) Bulgar (15.2) 93.7

 

Kaynak: Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Hazırlayan Prof. Tevfik Güran, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, Temmuz 1997, s.23-25

Tabii, yukarıda özetlediğimiz Rumeli’de Osmanlı topraklarındaki nüfusun yapısı, Balkan savaşları sonunda bu vilayetlerin Çatalca’ya kadar işgal edilmesi neticesi, sivil Türk ve Müslüman nüfusun baskı ve zulüm altında kalarak, ne kadar ağır, büyük ve travmatik göç hareketi doğurduğunu ortaya sermektedir. Bu göçlerin bizatihi kendisi çok vahim bir tablo tanımlamaktadır. Bugünkü dilde ise adı, etnik temizliktir (ethnic cleansing).

Sonuç

İdeolojiler, fikirler, tarihi yapan en önemli olgulardan biridir. Bir kez, kitleler arasında kök saldıkları zaman da gerçek bir maddi güce dönüşürler. Bunun en güzel örneklerinden birisi de Yunanları isyana sevk eden, ‘Megali İdea’dır. Ancak, bu projede de Avrupa’nın Büyük Devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya ile birlikte tarih sahnesine yeni çıkmakta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin para ve silah destekleriyle beraber kültür üretme faaliyetlerini de hesaba katmak gerekir.

Balkan Savaşlarında alınan yenilgide, birçok nedene bağlı olarak iyi sevk ve idare edilemeyen Osmanlı Ordusu ile II. Abdülhamit tarafından bilinçli olarak çürümeye terk edilen Osmanlı Donanması’nın büyük rolü vardır. Osmanlı Devleti zaten 16. yüzyıldan itibaren coğrafi keşifler neticesi, Doğu-Batı ticaretinden ve Akdeniz deniz ticaretinden aldığı payı kaybetmişti. Kadırgadan kalyona, kol gücünden rüzgâr gücüne geçişte geç kalmış; buna bağlı olarak gemi inşa ve denizcilik teknolojilerini takip edememiştir. Tersaneler ve donanma için gerekli insan yetiştirme gayretinde bulunmamış, hazırda mevcut Rum-Yunan denizcileri ve tekne yapım ustalarını kullanmıştı. Yunanistan’ın kurulmasından sonra bu ustaları ve denizcileri kaybetmişti. Geride kalanların da sadakatleri şüpheliydi. Bu konuda, denizciliğe önem veren Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm 1897 yılında şöyle söylüyordu: “Bir denizci devletin gemici yetiştirebilmesi büyük bir donanma teşkil etmesinden güçtür. Çünkü devlet gerek görünce birkaç donanma alabilir. Fakat kendisine lâzım olan binlerce becerikli gemiciyi alamaz. Bunun için gemici yetiştirmeliyiz.”[18]

Cezair-i Bahr-ı Sefid Vilayeti’nde yüzde 88,3 oranında Rumların bulunduğunu söylemiştik. Bu da Osmanlı Devleti’nin hiçbir şekilde dil, din ve kültür konularında müdahaleci ve baskıcı olmadığını ve asimilasyon yapmadığını gösterdiği gibi –ki bu olumlu bir yaklaşım olup, günümüz 21. yüzyıl dünyasında bile eşine ender rastlanan bir olgudur-, ancak geleceği de düşünmediğini ve Ege Adaları’na Müslüman-Türk nüfusun yerleşmesini bile teşvik etmediğini göstermektedir. Nitekim Müslüman Türk nüfusun oranının ise ancak yüzde 10,7 olduğunu yukarıda görmüştük. Bu nedenle, Ege Adaları gerek İtalya ve gerekse Yunanistan tarafından çok kısa sürelerde işgal edilmiştir.

Öte yandan, Balkanlar’da Manastır ve Yanya vilayetleri hariç –ki buralarda İslam cemaatinin payı sırasıyla %35,6 ve %42,9’dur, diğerlerinde Müslümanlar en kalabalık cemaati oluşturmaktadır. Ancak, savaş sırasında gerçekleştirilen zulüm ve katliamlar neticesi oluşan ani ve panik halindeki göçler ile savaş sonrasında izlenen baskı ve asimilasyon politikaları ve Yugoslavya’nın parçalanması (1992-95) sürecindeki ‘etnik temizlik’ sonucunda, bugün Müslüman nüfusun oranı Kosova (%93,5), Arnavutluk (%79,6), Bosna-Hersek (%43,8), ve Makedonya (%33,3) hariç, çok düşük oranlara gerilemiştir –Hırvatistan (%1,3), Yunanistan (%2,8), Sırbistan (%3,2), Bulgaristan (%12,2), ve Karadağ (%17,7).

Balkan Savaşları, Büyük Devletler açısından Osmanlı Devleti’ne artık son darbenin vurulmasının ve paylaşılması zamanının geldiğini ilan eden; Osmanlı Devleti açısından da tarihinde yaşadığı en büyük yıkım ve kıyımla birlikte, artık Osmanlılık kavramı ile devletin ayakta kalamayacağını gösteren en somut olgudur. Osmanlı’nın dünkü tebaası, o dönemin yeni yetme Hıristiyan devletleri, büyük bir iştahla onun Avrupa’da kalan son topraklarını paylaşmışlardır. Sıra Asya’daki topraklarına gelmiştir ve buna Anadolu da dahildir. Hatta atlama taşı durumundaki Ege Adaları bile işgal edilmiştir. Artık amaç Türkleri geldikleri yere, Orta Asya’ya geri göndermektir. Böylelikle, Türklerin Anadolu’ya gelmeleriyle birlikte başlayan ‘Doğu Sorunu’ kökten çözülecektir.

Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki toprakları daha önce bu paylaşımdan nasibini almış, İngiltere, Kıbrıs’tan sonra Hindistan yolu üzerindeki Mısır’ı işgal ederken, Fransa Tunus ve Cezayir ile birlikte, Osmanlı toprağı olmayan Fas’ı sahiplenmişti. Onlara özenen İtalya da Trablusgarp’ı yutarken, Rodos ve Oniki Adalara da el koymuştu. Bunu yaparlarken de hiç utanmadan “oralara medeniyet götürüp, imar edeceklerini” söylemişlerdir. Gerçekte ise, Batı’nın birinci sanayi devrimini yakalayarak üretim artışı sağlayan eski ve yeni sömürgeci devletleri, bütün işgal ettikleri yerlere kan ve gözyaşı götürüp, doğal kaynaklarını sömürmüşlerdi.

Aradan yüz yıl geçtikten ve iki kutuplu dünyanın yıkılmasından sonra, herhangi bir dizginleyen unsurun kalmamasını fırsat bilen ABD ve NATO ülkeleri, başta Fransa, İngiltere ve İtalya olmak üzere, yüz yıl öncesinin yöntemlerine dönüp Libya ve Irak’ın petrol ve doğal gaz kaynaklarına ve tabii halklarına vahşi bir şekilde saldırmışlardır. Bu kez, çok ufak bir farkla, artık eskimiş ve yıpranmış olan medeniyet götürme yalanına değil, demokrasi götürme yalanına sarılmışlardır. Buna, stratejik önemi nedeniyle Asya’nın doğu-batı ve kuzey-güney eksenlerindeki kavşak noktası olan Afganistan’ı da terör bahanesiyle eklemişlerdir.

Bu şekilde, bir taraftan hızla güçlenip, 2030’larda ABD’yi yerinden ederek, Dünya’nın en büyük ekonomisi haline geleceğine muhakkak gözüyle bakılan Çin’i çevrelemeye ve ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesini kesmeyi planlamaktadırlar. Aynı amacın bir diğer etabı olan, 2. İsrail projesini de Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırları boyunca uygulamaya çalışmaktadırlar. Kendilerine olan aşırı güvenleri nedeniyle, İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked ağzından niyetlerini ortaya koymaktan çekinmemektedirler. 20 Ocak 2016 tarihinde ajanslara düşen haberde İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked’e göre “Kürdistan, Türkiye ve İran arasında kurulmalı”. Tabii ki, denize çıkışı olmayan böyle bir devletin yaşayamayacağını herkes bilip gördüğüne göre, bu kukla devletin Akdeniz’e nereden çıkması gerektiğini de görür. Yüzyıl öncesinin defterlerinin yeniden açıldığı, Sykes-Picot haritalarının ve Sevr projelerinin yeniden konuşulduğu ve artık biti kanlanmış İsrail’in Oded Yinon planı çerçevesinde, bölgesinde ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi olup, daha büyük paylar istediği bu günlerde, eğer İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked’in istediği devlet kurulacak olursa, Anadolu yarımadası, doğu ve güneyinden kuşatılıp, Asya’daki kara bağlantısı kesilip, köklerinden kopartılarak bir ada haline getirilecektir. Bu da yüzyıl önce Batılı devletlerin Anadolu’yu işgal edip parçalayarak, ‘Doğu Sorunu’nu kökten çözme projelerinde bile ulaşamadıkları bir aşama olacaktır.

Kaynakça

  • Bastiyalı, Mehmet, Rodos ve Oniki Adalar Tarihi, İzmir, 1999.
  • Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Hazırlayan Prof. Tevfik Güran, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, Temmuz 1997.
  • Bayram, İdris, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre Yunanistan Devleti’nin Kurulmasında İngiltere’nin Rolü, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2009. http://www.acikarsiv.gazi.edu.tr/index.php?menu=2&secim=10&YayinBIK=3196
  • Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, “Hamidiye Kruvazörü’nün Akın Harekatı”, Bahriye Wiki, https://www.dzkk.tsk.tr/pages/denizwiki/konular.php?icerik_id=122&dil=1&wiki=1&catid=4
  • Djuvara, Trandafir G., Türk İmparatorluğu’nun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913), Çev. Pulat Tacar, T. İş Bankası, Kültür Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018.
  • Durgun, Bülent, Balkan Harbi’nde Osmanlı Ordusu’nun Ulaştırma Faaliyetleri 1912-1913, İş Bankası, Kültür Yayınları, İstanbul, Nisan 2018.
  • Gürdeniz, Cem, Mavi Uygarlık: Türkiye Denizcileşmelidir, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015.
  • Koylu, Zafer, Ege Adaları, Yüksek Lisans Tezi, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir, 1991.
  • Langensiepen, B., & Güleryüz, A., 1828-1923 Osmanlı Donanması, Denizler Kitabevi, İstanbul, 2000.
  • Odabaşı, Necmi, “Yunan Zırhlısı Averof’un Osmanlı Donanması ve Ekonomisi Üzerindeki Etkileri”, Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 18, Sayı: 29, 2015/2, s. 209-229.
  • Ortaylı, İlber, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012.
  • Özlü, Hüsnü, “Arşiv Belgeleri Işığında Balkan Savaşları’nda Ege Adaları’nın İşgali Süreci”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi (Journal of Modern Turkish History Studies), XII/25 (2012-Güz/Autumn), ss. 9-32.
  • Simon, Rachel, “Italo-Turkish War (1911-1912)”, https://encyclopedia.1914-1918-online.net/article/italo-turkish_war_1911-1912
  • Sputnik, “İsrail Gönlündeki Kürdistan’ı Açıkladı”, https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201601201020314661-israil-kurdistan-saked-adalet-bakan
  • Toprak, Zafer, “Osmanlı Donanması, Averof Zırhlısı ve Ulusal Kimlik,” Toplumsal Tarih, Sayı: 113, Mayıs 2003.
  • Tufan, M. Y., ve Çalışlar, İ., Yüzyıl Sonra Balkan Savaşları: Tarafların Gözüyle Büyük Yenilginin Eleştirisi, İş Bankası, Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2014.


·      Ek Tablolar

Tablo E1: Osmanlı Devleti’nde Rumeli Topraklarında Nüfusun Cemaatlere Göre Dağılımı (adet), 1897

Toplam İslam Rum Ermeni Bulgar Katolik Yahudi Diğerleri(*)
Dersaadet 903482 520194 161867 158131 6364 6636 45369 4921
Edirne Vilayeti 985962 539031 288968 17978 121870 1554 16357 204
İşkodra Vilayeti 87529 78999 5804 0 0 2726 0 0
Cezayir-i Bahr-ı Sefid V. 286736 30578 253066 10 0 0 3033 49
Çatalca Sancağı 61001 16320 36520 929 5787 0 1003 442
Selanik Vilayeti 1038953 452175 294624 54 239270 2416 43423 6991
Şehremaneti Mülhakatı 88306 47728 36976 3074 17 378 68 65
Kosova Vilayeti 754634 432178 36420 1 275702 899 1885 7549
Manastır Vilayeti 711466 252962 272205 22 177750 0 5914 2613
Yanya Vilayeti 516681 221475 287812 0 2 0 4144 3248
Toplam 5434750 2591640 1674262 180199 826762 14609 121196 26082

(*) Diğerleri: Protestan, Latin, Maruni, Keldani, Süryani, Kıpti-i gayri müslimlerdir.

Kaynak: Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Hazırlayan Prof. Tevfik Güran, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, Temmuz 1997, s.23-25.

Tablo E2: Osmanlı Devleti’nde Rumeli Topraklarında Nüfusun Cemaatlere Göre Dağılımı (%), 1897

İslam Rum Ermeni Bulgar Katolik Yahudi Diğerleri(*)
Dersaadet 57.6 17.9 17.5 0.7 0.7 5.0 0.6
Edirne Vilayeti 54.7 29.3 1.8 12.4 0.2 1.7 0.0
İşkodra Vilayeti 90.3 6.6 0.0 0.0 3.1 0.0 0.0
Cezayir-i Bahr-ı Sefid Vilayeti 10.7 88.3 0.0 0.0 0.0 1.1 0.0
Çatalca Sancağı 26.8 59.9 1.5 9.5 0.0 1.6 0.7
Selanik Vilayeti 43.5 28.4 0.0 23.0 0.2 4.2 0.6
Şehremaneti Mülhakatı 54.0 41.9 3.5 0.0 0.4 0.1 0.1
Kosova Vilayeti 57.3 4.8 0.0 36.5 0.1 0.2 1.0
Manastır Vilayeti 35.6 38.3 0.0 25.0 0.0 0.8 0.4
Yanya Vilayeti 42.9 55.7 0.0 0.0 0.0 0.8 0.6
Toplam 47.7 30.8 3.3 15.2 0.3 2.2 0.4

(*) Diğerleri: Protestan, Latin, Maruni, Keldani, Süryani, Kıpti-i gayri müslimlerdir.

Kaynak: Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Hazırlayan Prof. Tevfik Güran, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, Temmuz 1997, s.23-25.

Tablo E3: Osmanlı Devleti’nde Rumeli Topraklarının İdari Bölünüşü

Vilayeti Sancağı Kazaları
Cezayir-i Bahr-ı Sefid

 

RodosKaşot, Mis, Sömbeki, Kerpe, İstanköyMidilliMidilli, Pilmar, Siğri, Moliva, YundaSakızSakız, Kalimnoz, Leryoz, Karyot, İpsaraLimniLimni, İmroz, Bozcaada Çatalca SancağıÇatalca, Silivri, Büyük Çekmece

 

 

Edirne

 

EdirneCisr-i Mustafapaşa, Kırcaali,  Cisr-i Ergene (Uzunköprü), Dimetoka, Ortaköy, HavzaGümülcineGümülcine, Sultanyeri, Ahiçelebi, İskeçe, Robçoz, Eğridere, DarıdereKırkkiliseKırkkilise (Kırklareli), Tırnova, Ahtepolu, Lüleburgaz, Vize, Midye (Kıyıköy), Babayıatik (Babaeski)DedeağaçDedeağaç, İnöz, SofuluTekfurdağıTekfurdağı (Tekirdağı), Malkara, Çorlu, HayraboluGeliboluGelibolu, Keşan, Şarköy, Mürefte, Eceabat

 

Girit

 

HanyaSalina, Kisamo, KidonyaKandiyeKandiye, Maloyez, Pedye, Kinorya maa Piriyotiçe, Rizo mea MinofacResmoResmo, Milopotamus, AmoriLaşidLaşid, Yerapetra, Uyano, Ostiyaİsfakiyeİsfakiye, Ayvasilİşkodra

İşkodraLiş, Akçehisar, Tuz, Merdita, PokaDraçDraç, Tiran, Kovaye, Şayak

 

Kosova

 

 

ÜsküpOrhaniye, İştip, Koçana, Osmaniye, Kratova, Kumanova, Radovişte, PalankaPiriştinePiriştine, Geylan, Preşova, Vulçitrin, MitroviçeYenipazarYenipazar, Kolaşin-i zîr, Yenivaroş, Akovaİpekİpek, Yakova, Brana, Gosina, TirgovişteTaşlıcaTaşlıca, PrepolPrizrinPrizrin, Kalkandelen, Luma

Manastır

 

 

ManastırPirlepe, Filorina, Kırçova, OhriSerficeSerfice, Kozana, Cuma (Kayalar), Nasliç, Kerebine, AlasonyaDebreDebre, Mat, Debre-i Zir, RekalarElbasanElbasan, Gzameş, PeklinGöriceGörice, Kesriye, İstarova, Kalina

 

Selanik

SelanikKesendire, Karaferye, Yenice-i Vardar, Vodina, Lankaza, Gevgili, Avrethisarı, Toyran, Ustrumca, Tikveş, Köprülü, Katrin, AynarozSirozSiroz, Menlik, Zihne, Razlık, Petriç, Demirhisar, Cuma-i Bala, NevrakopDramaDrama, Kavala, Sarışaban, Pravişte

Yanya

YanyaLeskovik, Koniça, Aydonat, Filat, MeçovaErgiriErgiri, Delvine, Premedi, Pogon, Tepedelen, KoroveleşPrevezePreveze, Loros, MargılıçBeratBerat, Avlonya, Luşna, Gostiniçka

Kaynak: Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Hazırlayan Prof. Tevfik Güran, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, Temmuz 1997, s.3-6.

[1] Tufan, M. Y., ve Çalışlar, İ., Yüzyıl Sonra Balkan Savaşları: Tarafların Gözüyle Büyük Yenilginin Eleştirisi, s.16.

[2] Simon, Rachel, “Italo-Turkish War (1911-1912)”, https://encyclopedia.1914-1918-online.net/article/italo-turkish_war_1911-1912 /

[3] Koylu, Z., Ege Adaları, s.38.

[4] Gürdeniz, Cem, Mavi Uygarlık, s. 266.

[5] A.g.e., s. 307-308.

[6] A.g.e., s. 308.

[7] Güleryüz, A., & Langensiepen, B., 1828-1923 Osmanlı Donanması, s. 14-15.

[8] A.g.e. s.15.

[9] Her ne kadar yaygın olarak ‘Megalo İdea’ denmesine rağmen, doğrusu çoğulu ifade eden ‘Megali İdea’dır.

[10] “We have no eternal allies, and we have no perpetual enemies. Our interests are eternal and perpetual, and those interests it is our duty to follow.” https://en.wikiquote.org/wiki/Henry_Temple,_3rd_Viscount_Palmerston

[11] Bayram, İdris, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre Yunanistan Devleti’nin Kurulmasında İngiltere’nin Rolü, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2009.

[12] Gürdeniz, Cem, Mavi Uygarlık, s. 288.

[13] Toprak, Zafer, “Osmanlı Donanması, Averof Zırhlısı ve Ulusal Kimlik,”. s.6.

[14] Özlü, Hüsnü, “Arşiv Belgeleri Işığında Balkan Savaşları’nda Ege Adaları’nın İşgali Süreci”, s.21

[15] Odabaşı, Necmi, “Yunan Zırhlısı Averof’un Osmanlı Donanması ve Ekonomisi Üzerindeki Etkileri”,s.216.

[16] Toprak, Zafer, “Osmanlı Donanması, Averof Zırhlısı ve Ulusal Kimlik” s. 9.

[17] Langensiepen, B., & Güleryüz, A., 1828-1923 Osmanlı Donanması, s. 26.

[18] Gürdeniz, Cem, Mavi Uygarlık: Türkiye Denizcileşmelidir, s. 275.