Ortaçağ’ın sonlarına doğru bugünkü Rus coğrafyasında, büyük ve geniş bir Müslüman Türk imparatorluğu vardı. Moskova Knezliği, Altınordu Hanlığının hâkimiyetinden çıkıp, bağımsızlığını kazandı. Diğer Slavları da bünyesine katarak önce Moskova Çarlığı, ardından Rusya İmparatorluğu oldu. Altınordu Hanlığı idaresindeki bütün Türk kavimlerini buyruğuna soktuktan başka diğerlerini de idaresi altına almaya başardı. 19. yüzyılda Kafkasya uğruna, Osmanlı-Rus savaşları yaşandı. Osmanlı savaşlarının önemli bir kısmı Ruslarla yapıldı. Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki kısa dönem hariç, Sovyetler bizim için hep asıl tehdidi temsil etti. Bugün de Karadeniz, Kafkaslar ve Orta Asya’da beklentilerimiz hala örtüşmüyor. 146 milyon nüfusu ile Rusya, 300 milyonluk Türk dünyasının önündeki en büyük engeldir. Soğuk Savaş’ın ardından inişli-çıkışlı gelişen ilişkilerimiz özellikle 2000’li yıllarda görünür şekilde gelişmeye başladı ama bunlar rafa kaldırılan güvenlik sorunlarının ve jeopolitik beklentilerin çözüleceği anlamına gelmiyor. İşte burada bazı Rus bilim ve iş dünyasından kişilerin görüşlerine başvurarak, son dönemde onların gözünden ilişkilerin önündeki engellerin neler olduğunu anlamaya çalışacağız. Ama önce Rusya’yı kimlerin yönettiğini özetleyelim.

Rusya Federasyonu’nu kimler yönetiyor; Derin Rusya..

Sovyetlerin dağılmasının ardından hala durumu kabullenemeyen Rus halkı ve yönetimi eski günlere dönmenin hayali içinde yaşıyor. Bu yönde Rus liderlerinin atacağı adımlar alkolizm, tembellik ve vurdumduymazlık girdabına düşmüş halkta prim yapıyor. 1991’de Sovyetlerin dağılmasından sonra Putin’e kadar olan dönemde ülkeyi Batı yanlısı ve neo-liberal bir elit kesim yönetmeye çalıştı. Bugün ise muhafazakâr ve milliyetçi bir kesim yönetiyor. Putin, devlet başkanı olduğunda oligarkların elinden ülkeyi kurtardı ama ortaya eski devlet bürokrasisi ile iç içe geçmiş yeni bir oligark grubu ortaya çıktı. 81 eyaletin valisi zaten bu gurubun doğal üyesi ve Rusya’nın kalkınamamasının altında da bu kişiler var. Bu valiler federal bütçeden aldığı payı kendi ceplerini doldurmak için kullanıyor ve rüşvetsiz iş dönmüyor. Dağıstan ve Çeçenistan, bütçe adı altında liderlere verilen rüşvet ile kontrol ediliyor. Putin’in etrafında Kremlin’de gördüğümüz 500 kişi var, gerisi boş. Ruslar emperyal bir kültüre sahip, sadece kendilerine konuşma hakkı tanır ve düşündüklerini yaparlar. Merkeze yakın toplam 200 kişi ile birlikte hareket ediyor, bunlar; valiler eski bürokratlar, istihbarat ağırlıklı elit. Putin, devleti istihbarat teşkilatı gibi yönetiyor. Robert Gates’in dediği gibi Putin aslında bugünün değil, geçmişin Rus imparatorluklarının Çarı ve bunu oynamak istiyor.

Sanat ve kültür alanında derin bir dünyaları var. Edebiyat, dans, bale, operada özellikle Sovyet eğitim sistemi ile oldukça ileri gittiler ama öte yandan kendini yönetemeyen bir toplum oldular. Sovyetlerden sonra sanat Batıya kaçtı, kalan da ticarileşti. Ruslar şimdilerde kitap okuyor, operaya gidiyor, şarap içiyor, entelektüel dünyasını geliştiriyor. Ama sokaktaki Ruslar için öncelikler farklı. Ülkede tüccar olanlar; Rusya’daki Azerbaycanlılar, Kafkasyalılar, Tatarlar, Türk cumhuriyetlerinden gelenler. Azerbaycanlılar; restoran sektörü, meyve-sebze ve kadın ticareti, Çeçenler; kadın ticareti ve mafya (şirket alıp-satmak) ile meşgul. Rusya’daki inşaat ameleliği Özbek ve Taciklere, bulaşık ve tuvalet temizliği gibi hizmetler Kırgızlara ait. Rusya’da Yahudilerin etkisi (Rus ve Azerbaycan kökenli Yahudileri) göz ardı edilmemelidir. Akkuyu Santralı ihalesini onlar aldı. Rus kadınlar; Uzak Doğu’da sınırına yakın bölgelerde Japonlar, güneyde Çin sınırından Hazar’a kadar Sibirya boyunca Çinlilerle, Karadeniz’e yakın olanlar Türkler ve Doğu Avrupa’da olanlar Avrupalılarla evleniyorlar. Güzel kadın ülkeyi terk ediyor, toplumu yenileyecek kadın yok. Sadece Türkiye’de son 20 yılda 550 bin evlilik olmuş ve on binlerce çocuk doğmuş. Bunda Türkiye ile Rusya arasında her alanda yaşanan romantizmin de etkisi oldu.

Ülkeden 1990-2015 arasında yüzbinlerce bilim adamı yurt dışına kaçtı. Sibirya’da bir bilimsel toplantı yapsanız katılacak 4-5 bin bilim adamı bulursunuz ama bir tane girişimci yani özel sektörde ihale alacak kişi yok. Rus gençliğinin üçte ikisi çalışmıyor. Türkiye’deki gibi sanayi tesisleri ve fabrika kurma kültürleri yok, daha da açıkçası imalat sanayileri yani küçük ve ortak ölçekli yani KOBİ dediğimiz kesim yok. Enerji ve madencilik sektörlerine ilaveten ciddi bir silah sanayi, büyük ölçekli otomotiv sanayileri var. Alt yapı inşaatçılığında çok ilerideler. Rusya’da olan; ağır sanayi, eski teknoloji iş makineleri ve büyük tonajlı kamyon üretimi, bunun dışında doğal gaz, gübre ve kimya sanayi var ama hepsi devlete bağlı şirketler. Otomobil üretiyor ama eski model, yan sanayi yok, Türkiye’den geliyor. İnsanlar üretim ya da yatırım yapmak istemiyor, olanları Türkler kurdu. 1990’lardan beri devam eden ekonomide romantizmin kaynağı bu oldu. Türk romantizmine kapıldıklarını, ilişkiye sürüklendiklerini sandılar. Şimdi duygusallık bitiyor, Ruslar kış uykusundan uyandıklarını düşünüyorlar. Bununla beraber, Rusya’yı ancak Türkler imar edebilir. Eski Sovyet coğrafyasındaki Türk cumhuriyetlerine gelince; iktidarda kalmaları, Rusya ile olan bağları ile doğrudan ilişkili. ABD bölgeye gelirse “demokrasi” diyeceğinden, bunu geciktirme, kişisel olarak Rusya’nın sadık bir müttefiki olma derdindeler. Özledikleri otoriter sisteme ancak Putin’in Çar olduğu bir dönemle geçeceklerini sanıyorlar. Putin ise onlardan aldıkları ve alacakları dâhil 125 trilyon dolarlık bir doğal enerji kaynağını kontrol ettiğini ve geleceklerinin sağlam olduğunu düşünüyor.

Rusların gözünden Türklerle ilişkiler..

Biz her ne kadar Rusya ile ilişkilerimiz konusunda olumsuz yönleri öne çıkarsak ta olumlu düşünen Ruslar da var. Örneğin, modern dönemde Avrasyacılık stratejisinin mimarı olan Alexander Dugin şöyle demektedir; “Türk ve Rus halklarının kökeni Turan’dır. Biz orada birleşebiliriz.” Dugin devamla şöyle söylüyor; “Ne kadar çok savaşmış ve karşı karşıya gelmiş olsak da, Ruslar en zor zamanlarında Türklere yardım etmişlerdir.

            – Osmanlı’nın donanmasının en zor zamanında (1833’de Kavalalı İsyanı esnasında Rus donanmasının İstanbul’a gelmesi) biz yardım ettik.

            – Türkiye’nin 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı biz destekledik.

            – Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik gelişmesinde en önemli katkıları olan Demir-Çelik, Alüminyum fabrikalarının kurulmasına biz yardım ettik, Kamu İktisadi Kuruluşlarının (KİT) kurulmasına biz öncülük ettik.

            – Nükleer enerjiye geçiş için gene biz öncülük ediyoruz.

            – Enerji alanında Türk akımını biz önerdik. Bunlar tesadüf değil.”

Ruslar arasında şöyle bir söz vardır; “Rus’un üstünü kazırsan altından Türk çıkar.” Tarih boyunca bu coğrafyada pek çok etnik grup gibi Ruslarla da karışmış olmamız çok doğaldır. Asya’nın kuzeyine M.S. 375’de Hun grupları dolmaya başladı. Bölgeye gelen farklı gruplar yüzyıllarca birbiri ile karıştı. Hunlar, Macaristan’a uzandı, Kafkasya’dan Kudüs’e kadar olan bölgede hâkim oldular. Hunların arkasında Ogur’lar geldi. Karadeniz’in kuzeyinden gidenler Volga Bulgar devletini kurdu. Bunlar M.S. 6. yüzyılda ikiye ayrıldı. Güneye inenler Tuna Bulgar devletini kurdu ve bunlar 10. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul edince Türklüğü inkâra başladı. Kral Boris, Bizanslılar ve Slavlar ile karışarak bugünkü Bulgaristan’ın temellerini attı. Ogurlardan sonra gelen Peçenek ve Kuman Türkleri ile halklar daha da karıştı. Nitekim Rusların ünlü Prens İgor Destanı’nda annesinin Kuman Türkü olduğu anlaşılıyor. Hazar hanedanı 6-11. yüzyıllar arasında yaşadı. Bir yandan Hıristiyan Bizans saldırıları, güneyden Arap saldırıları karşısında Museviliği seçtiler. 11. yüzyıldan sonra Kafkasya’ya Oğuzlar hâkim olmaya başladı ve yeni gelenler bölge halkına karışmaya devam etti.

Son yıllarda Macarlar ve Bulgarlarda da köklerinin Türk Ogur (Oğuz) ve Altay’a dayandıran çalışmalar görülmeye başlandı. 2006 yılında Bulgaristan’da yayınlanan oniki hayvanlı Bulgar takvimi Oğuzlarda kullanılıyordu. Ruslar, 6. yüzyıldan itibaren varlığından haberdar olunan Doğu Avrupa’nın kuzeyindeki Slav boylarından birini temsil etmektedir. Rusları ve ilk temelleri olan Moskova Knezliği’nin köklerini Türk soyuna dayandırmak mümkün değildir. Knezlik, o devirde bir şehir devleti gibi idi. Ruslar, 19. yüzyıla kadar Osmanlı ile savaşmadan büyüme stratejisi izledi. 19. yüzyılın başından itibaren İngilizler ile rekabet halinde Türklere karşı en acımasız düşmanlardan biri oldular. Osmanlı donanmasına yardım ettikleri iddiası ise sıcak denizlere inmek için İstanbul’a yerleşme hayali idi ama uzun sürmedi. Kurtuluş Savaşı’ndaki beklentilerinin arkasında yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Komünist bir devlet olarak kendi uyduları olacağı beklentisi idi. Nitekim Dugin’in “Turan’da birleşmek” safsatası ise Türkiye’yi “Avrasyacılık” doktrini içinde Rusya’nın hükümranlığında bir birliğe (Avrasya Ekonomik Birliği’nin amacı da budur) sokarak tüm Türk dünyasını kontrol altına alma kurnazlığından başka bir şey değildir. Rusların bugün de Türklerle ilgili en büyük korkusu, Kafkasya’nın dağılması sonucu ortaya çıkacak büyük çatlağın Sibirya’nın kuzeyindeki Yakutistan’a kadar ulaşması ve böylece Turan’ın gerçekleşmesidir. Bu korkuyu haritalar çizerek en çok dillendiren de gene Dugin’in kendisi olmuştu. Son yıllarda ambargo nedeni ile ekonomisi iyice sıkışan Rusya, Türkiye’ye silah satarak ve dayattığı enerji projeleri ile çıkış yolu bulmaya çalışıyor.

Türkler ve Ruslar neden yakınlaşamıyor?

Şimdi de Rus Askeri İstihbarat Servisi GRU’da Türkoloji uzmanı olarak çalışmış Albert Alsinski’nin sözlerine kulak verelim; “Türk-Rus ilişkilerinin önündeki en büyük engel Rusya içindeki azınlıkların arkalarındaki lobiler olan Amerika’daki Ermeniler ve Yahudiler ile her şeyi alıp-satmaktan başka bir şey bilmeyen, para odaklı Azerbaycanlılar olmuştur. Türk-Rus ilişkilerinin entelektüel boyutuna bu üç grup aracı olmuş ve iki ülke hiçbir zaman gerçek bir ilişki kuramamıştır. İki ülkenin birbirine yakınlaşması için aracıların yerine gerçek bir ilişki ve kültürel temas lazımdır.”

Alsinski haksız olmayabilir. Rus halkı ile derin bir ilişki kurduğumuz hatta kültürel olarak yakınlaştığımız söylenemez. Örneğin İran bizden daha kötü durumdadır. İki ülke uzun zamandır birbiri ile flört ediyor olsa da aralarında ilişki hiçbir zaman derinleşemedi. Bunda bugünkü İran kültürünün Ruslara çok yabancı olması en önemli etkendir. Rusya’nın iç dengelerine bakacak olursak; Rus ekonomisine hâkim olan oligarkların çoğu Yahudi’dir. Bunlar, Rusya’da finans, bankacılık, teknoloji, büyük holdingler, kritik kimya ve diğer endüstriyel tesisleri kontrol altında tutmaktadır. Ermeniler ise özellikle Moskova’da istihbarat, Parlamento ve bürokrasiyi daha da özelde derin devleti kontrol etmektedirler. Sadece Moskova’da 2 milyon Ermeni yaşamaktadır. Yahudiler ve Ermeniler, Rusların yüzyıllardır süren aşağılık kompleksini aşmak ve Batı hayranlığını tatmin etmek için kendilerine bir misyon edip, Rus dış politikasına yön vermektedirler. Alsinski’ye göre, Azerbaycanlılar ve Orta Asya’daki Türk devletleri ise tamamen ticaret odaklıdır ve Ruslarla ilgili ön yargılar onlar ve özellikle akademisyenler tarafından taşınmaktadır. Yapılması gereken iki tarafın da bu aracıları aradan çıkarıp, doğrudan temas etmektir. Putin, Rusya’da bu aracılardan kurtulmak için ulusalcıları desteklemek istemektedir. Ama tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Rusya’da da ulusalcılar Batıcılar yüzünden marjinal konumda kalmışlardır.

            Ruslara göre; iki ülke arasında sağlam bir ilişki düzeyi kurulamamasından altında yatan diğer bir neden ise temas kültüründeki farklılıklardır. Ruslar, Türk kesiminden eşit entelektüel seviyede bir muhatap bulamadıklarını söylemektedirler. Türklerle ilişki genellikle “ihale var mı, malı nereye satarım” gibi kısa vadeli beklentiler içinde pragmatik hedeflere sıkışmaktadır. Ruslar, övgü dolu sözleri anlamsız bulmakta, edebi ve siyasi birikimi olmayan kişilerle diyalogdan tatmin olmamaktadır. Entelektüel olarak aynı seviyede görmediği kişilerle temas ise onları efendi gibi davranmaya itmektedir. Ruslara göre, eşit gibi davranmayan biziz.

Diğer yandan doğrudan iletişim kuramadığımızdan, maksatlı aracılar araya girmektedir. Nitekim iki ülke ilişkileri gelişirken her zaman Batılıların gözü ve eli içeri sızmıştır. Örneğin son yedi yıldır Akkuyu nükleer santralinin gecikmesinin nedeni Azeri Yahudileri ve onların da arkasındaki İngiliz operasyonlarıdır. Türk Akımı’nın geciktirilmesini önlemek için ise bizzat Putin duruma el koydu. Ülkemizde yayın yapan Rusya’nın Sesi ve Sputnik gibi yayın organlarının arkasından BBC, Deutsche Welle, PKK gibi yayın kuruluşları ve örgütlerin sızmaları ortaya çıktı. Bu yayınlar Rus propagandası yapıyor görüntüsü altında gerçekte hem Rusya hem de Türkiye’ye yönelik olumsuz imajı geliştiriyorlar. Türkiye ile Rusya arasında işbirliği ve kriz çözücü role soyunan kişilerin de İngiltere bağlantılı oldukları sır değildir.

Sonuç yerine..

Rusya ile ilişkilerimizin gelişmesini istiyorsak, aracısız ve gerçek kişilerle doğrudan ilişki kurmalıyız. Bunu biz yapmadığımız için yabancılar siyaset, şirket, üniversiteler, savunma fuarları, düşünce merkezi platformları içinden görünmeyen boyutta rol üstleniyorlar ve ağlar kuruyorlar. İki ülke siyasi, ekonomik, kültürel hatta güvenlik boyutunda birbirini daha iyi anlayacak doğrudan temaslar kurmalı, bunları kurumsallaştırmalıdır. Bunun için işe üniversiteler arası işbirliği ve müşterek Türk-Rus Araştırmaları Merkezi kurulması ile başlanabilir. Daha da önemlisi, Türkiye ile ilgili son yıllarda ortaya atılan projelerin arkasında hep tarihin çarpıtılması var. Tarihe çok meraklıyız ama Atatürk’ten beri saha çalışması yapılmıyor. Hâlbuki Türk devleti Türkiyat çalışmalarını desteklese, dünya tarihi değişir.