Türkiye’nin geçtiğimiz Ocak ayında Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Zeytin Dalı Harekâtının başarıyla sonuçlanıp Afrin’in kontrol altına alınması sonrasında, Şubat-2018 ayında Türk ve ABD Dışişleri Bakanlarının Türkiye’nin üzerinde hassasiyetle durduğu Menbiç konusunun, müteakiben yapılacak görüşmelerde ele alınacağı ve çözüme kavuşturulacağı yönünde mutabakat sağlanmıştı.

İşte bahse konu o görüşmeler 4 Haziran günü yapıldı ve  Menbiç konusunda tarafların üç aşamalı plan konusunda anlaştıkları açıklandı.

Kamuoyuna ‘’Menbiç Yol Haritası” başlığıyla sunulan ve Türkiye-ABD Çalışma Grubu toplantısında üzerinde mutabık kalınan yol haritasının ayrıntıları açıklanmamakla birlikte, söz konusu harita ‘’üç aşamalı plan’’ şeklinde basına ve diğer açık kaynaklara yansıdı. Buna göre:

  1. Birinci aşamada 30 gün içerisinde YPG/PKK unsurları Menbiç’i terkedecek,
  2. İkinci aşamada Türk ve Amerikan taraflarının askeri ve istihbari unsurları ilçede ortak denetime başlayacak, yani bölge Türkiye ile ABD ortak askeri kontrolü altında olacak,
  3. Üçüncü ve son aşamada ise, 4 Haziran’dan sonraki 60 gün zarfında Menbiç’in yerel unsurları tarafından yeni yönetim şekli belirlenecek. İlçenin güvenliğini sağlayacak askeri meclis ile kent hizmetlerini verecek yerel meclis, nüfusun etnik dağılımına göre kurulacak.

Zeytin Dalı veya diğer adıyla Afrin Harekâtının politik hedefinin: ‘’PYD/YPG’yi Suriye’nin kuzeyinden Türkiye’ye yönelik bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmak, Doğu Akdeniz’e uzanan Kürt koridoruna mani olmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü muhafaza etmek.’’ olarak tespit edildiğini biliyoruz.

Yukarda açıklanan ve Menbiç hakkında taraflar arasında (Türk-ABD) mutabık kalınan, Menbiç’le ilgili üç aşamalı plan onaylandıktan sonra akıllara hemen şu soru geliyor: ‘’Menbiç konusu üzerinde ADB ile oluşturulan plan ve sağlanan mutabakat, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de ki politik hedefinin tahakkukunu sağlıyor mu?’’

Bize göre asıl sorun burada başlıyor işte. Bu noktada kafalarda zihinlerde onlarca soru ortaya çıkıyor.

Bu soruların en başında ve ilk etapta turpun büyüğünü teşkil eden ‘’Fırat’ın doğusu ne olacak?’’ sorusu akla geliyor. Hemen arkasından devamında, Fırat’ın doğusuna gönderilen terörist unsurlar orada nasıl bir oluşum içinde olacaklar? ABD’nin bunlara desteği devam edecek mi?

Menbiç’in kontrolünü ABD ile birlikte yapacağız derseniz, Suriye’nin toprak bütünlüğü nasıl sağlanacak?

ABD’nin Münbiç’i otonom bölge olarak düşünmesi durumunda ortaya nasıl bir sonuç çıkacak?

Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı Harekâtının kazanımlarını nasıl koruyacağız?

Suriye, ‘’Münbiç bölgesi benim bölgem, oraya geliyorum’’ derse ne olacak?

Bu soru listesi daha uzar gider…

Bir defa bu mesele hakkında toplumun hafızasında bu kadar çok soru şekilleniyorsa, en başta taraflar arasında bir güvensizlik meselesi doğmuş, ya da iki taraf arasında güven bunalımı ortaya çıkmış demektir. Diğer bir ifadeyle kafalarda bu kadar soru işaretinin oluşması kamuoyunda tedirginlik yaratmakla birlikte, bu meselenin Türkiye’nin güvenliği, bekası ve toprak bütünlüğü açısından çıkarları ile pek uyuşmadığı yönündedir. Diğer taraftan kafaları kurcalayan bir başka konu da, diplomasi literatüründe çok kullanılan ‘’havuç’’ kavramıdır. Acaba ABD Türkiye’ye seçim öncesi bir parça havuç mu uzatmıştır?

Nitekim bir kısım uzmanlar, Menbiç konusunda üzerinde uzlaşmaya varılan planın onaylanmasının,‘’Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’ye bırakmak anlamına geldiğini, Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG varlığını kabullenmek manasını taşıyacağını ve Kuzey Suriye’den Türkiye’ye yönelik tehdidin devam edeceği ’’ görüşü üzerinde hemfikirler.

ABD ile varılan bu son mutabakatla görünen ve anlaşılan o ki, Kuzey Suriye’de Amerikan varlığının kabulü, aslında meselenin en başından beri, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin bir ayağı olan Suriye’nin kuzeyinde ‘’Kürt Özerk Bölgesi’’nin tesis edilmesinde işin sonuna gelindiğini işaret ediyor.