Türkiye Cumhuryeti’nin dış politikasında önemli rota değişiklikleri yapması gerektiğini bıkmadan usanmadan söyledik. Bu çerçevede; Rusya Federasyonu ile ilişkilerin düzeltilmesi ve sağlamlaştırılmasının şart olduğunu, Suriye ile yeni bir başlangıç yapılması gerektiğini, İran ile ilişkilerin masa altından masa üstüne taşınmasının daha doğru olacağını, Irak Merkezi Yönetimi’yle mezhep tabanlı olmayan ilişkilerin kurulmasını, Azerbaycan ile etle tırnak gibi olmamızın artık zorunlu olduğunu aylarca bıkmadan usanmadan ifade ettik. İsrail ile ilişkilerin tazelenmesi de Doğu Akdeniz’in güvenliği, yeni enerji koridorlarının oluşturulması açısından önemliydi. Gelinen son noktada şartların da zorlamasıyla dış politikamızın arzuladığımız rotaya oturmakta olduğunu memnuniyetle gözlüyoruz. Dış politikadaki rasyonel dönüşler Türkiye Cumhuriyeti’nin yüksek çıkarlarının tahakkuku için elzemdi.

Şimdi sıra geldi iç revizyona. Dikkat çekmek istediğimiz bazı hususlar var. Cumhuriyeti’mizin temelleri 1920’den sonra açık olarak yürütülen örgütlü ve güzide bir hazırlıkla atılmıştı. Ancak yüce önderimiz M. Kemal Atatürk’ün fiili olarak aramızdan ayrılmasından sonra emanetini yeterince koruduğumuzu da söyleyemeyiz. Muhtemelen Atatürk de bize emanet ettiği ülkemizin bekasına ilişkin endişelere sahip olacak ki gelecekte alınması gerekecek tedbirleri detaylarıyla belirtmek zorunda kalmıştı. Gençliğe Hitabesinde ve çok değerli birçok uyarısında vurguladığı hususlar O’nun ne kadar haklı çıktığının ispatıdır. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, ebedi önderimizin tehdit değerlendirmesini ve vazifemizi belirttiği söylemlerine bir kez daha bakmamızı zorunlu kılmıştır.

Şu bir gerçek ki 1950’lerden sonra Türkiye dış etkilere önemli oranda açık ve bağımlı yaşamaktadır. Buna bağlı olarak özellikle milli açıdan yönetsel bağımsızlığın azaldığı gözlenmiştir. Aynı dönemde muhtemelen dövize endeksli maaşları olan çok sayıda etki ajanı bürokraside, siyasette, medyada, sivil toplum kuruluşlarında önemli noktalara yerleşmiştir. Kritik konularda alınan kararlarda bu beslemelerin olumsuz etkilerine çok kez şahitlik yapmışızdır. Eğitim sisteminden savunma sanayine kadar her alanda ulusal çıkarların göz ardı edilmesine, hatta yok sayılmasına el birliğiyle katkıda bulunmuşlardır. Özellikle son 65 yıldır yöneticilerin de gaflet ve dalalet dolu tutumları nedeniyle etkilerini sürekli kılmışlar ve zaman ve zemin kaybı yaşamamıza neden olmuşlardır. Tedbir almakta gecikilen hususlar, yaşatılan ihmaller zinciri ve yapılan hatalar devleti ve ülkeyi az daha dağılma, çökme noktasına getirmiştir. 15 Temmuz 2016 vakası bunun en somut örneklerinden biridir.

Tam bu noktada yaşanan ortamın da avantajıyla dış politikada olduğu gibi iç sistemimizde de temizlik ve yeniden yapılanma fırsatı yakalanmıştır. Bu fırsatı heba etmenin vebali büyük olur. Şu andan itibaren siyasal, dinsel, mezhepsel, vb. kaynaklı kadrolaşma yapmaya çalışmak akılsal açıdan özürlü olmak demektir. Buna ilave olarak rantsal düşüncelerin esiri  olmak, ayrıştırıcı söylemlerde bulunmak toplumda zaten azalmış olan güven duygusunun yok olmasına ve kalıcı bölünmelere neden olacaktır.

Önümüzdeki dönem devlet kurumları, siyasi partiler, resmi ve özel eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere birçok alanda gerçekçi ve ulusal değerlere uygun yeniden yapılanma çalışmalarına gereksinim bulunmaktadır. Söz konusu yeniden yapılanma mutlak surette milli ve liyakat esasına uygun olmalıdır ve bu çalışmanın aciliyeti vardır.

Aciliyetin nedeni mevcut tehditten kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin jeo-politik önceliklerini, ekonomik, siyasi ve askeri yönelimlerini süratle millileştirmesi sözde müttefiklerini ve aslında gerçek tehdit yaratıcılarını sıkıntıya sokacaktır.   Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın vazgeçilmez değeri aynı zamanda türlü türlü kirli senaryoların motivasyon kaynağıdır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde asimetrik ve eş zamanlı saldırılara hazır olmak zorundayız. Emperyal cephe 1922’den sonra bir kez daha mağlup olmaktadır. Bunun acısını çıkarmak için yeni gerekçeler yaratmak isteyeceklerdir. Yazacakları senaryolara dinsel ve mistik misyonlar eklemeleri de olasıdır. Bir süredir internet ortamında yayınlanan batı kaynaklı ve sapkın bazı dini videolarda Türkiye’nin Deccal’in harekât merkezi olduğu yönündeki hikâyeler ve Türk bayrağının deccalle eşleştirilmesi çabalarının gözlendiği ifade edilmektedir. Bütün bunlar tesadüf değildir. Önümüzdeki dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin çok yönlü ve sistematik tehditlere muhattap olacağını anlıyoruz. Bu tehditleri önceden görebilmek, başa çıkabilecek girişimlerde bulunabilmek ve zorlu geçecek bu süreci yönetebilmek kurumsal bir aklı ve ciddi bir bilgi ve deneyim birikimini gerektirmektedir.  Böyle bir ortamda kadrosal ve rantsal fırsatçılıklar yapma ve siyasi sığlıklar içinde hatalı kararlar verme lüksü bulunmamaktadır. Öncelikle hainlerden temizlenmiş, stratejik aklını toplamış, güçlü ve çok cephede müşterek harekât yapabilecek kabiliyette bir silahlı kuvvete ihtiyacımız bulunmaktadır.

Önemli bir diğer ihtiyaç alanı ise haber/bilgi toplama ve değerlendirme yeteneği ile ilgilidir. Silahlı Kuvvetlerin, devletin diğer tüm kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının, milli değerlerimizin ve insanlarımızın canının ve malının, kısacası tüm milli güç unsurlarının layıkıyla korunabilmesi milli nitelikli, donanımlı ve öngörü yeteneği yüksek bir istihbarat yapısının teşkilini zorunlu kılmıştır. İstihbaratı istihbaratçılar yapmalıdır.

Son söz ise siyaset için. Gelişmeler ve olası tehditler milli bir yönetsel mutabakat oluşumunu gerektirmektedir. Şu an Meclis dışında bulunan fakat etkinliğiyle Türkiye’nin milli davasına hizmet eden parti ve hareketler de unutulmamalıdır.

 

Rafet ASLANTAŞ

ANKA Enstitüsü Başkanı