Kıbrıs Adası, Türkiye’nin Akdeniz’e açılan jeopolitik ve stratejik  kapısıdır ve bunu bilmeyen yoktur. Türkiye’nin güvenliği için de oldukça önemlidir. Bu yönüyle tarihin her döneminde sorun olmuş ve bugün de olmaya devam etmektedir.

1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs sorunu aslında Türkiye açısından çözüme kavuşturulmuştur. Ne var ki, soğuk savaş sonrası küreselleşme döneminde Kıbrıs’ın jeopolitik konumu değişmiştir. Soğuk savaş döneminin koşullarının dikte ettiği koşullar ile Kıbrıs sorununu bugün çözüme kavuşturmak artık mümkün değildir. Ulusal çıkarlar açısından Avrasya sürecinin başladığı ve Asya kıtasının ağırlığının dünya sahnesine çıktığı bugünkü konjonktürde, Kıbrıs’ın geleceği ancak yeni güçler dengesine göre belirlenebilecektir.

Soğuk savaş sonrasında küreselleşme sürecine Kıbrıs meselesi her ne kadar ikinci plana düşmüşse de, dünyada meydana gelişmeler sayesinde sonraki dönemde adanın yeniden ön plana çıktığı görülmüştür. Bunda dünyadaki süper güçlerin elbette büyük rolü vardır. Bilhassa ABD’nin gelişen dengeler içinde güç ve enerjisini Avrasya yönüne kaydırması, adanın stratejik önemi üzerinde etkili olmuştur. Bu kapsamda adanın Doğu Akdeniz’de uçak gemisi konumunda olması, Kıbrıs meselesini küresel sorun haline getirmiş ve emperyalist güçlerin iştahını kabartarak bu bölgeyi tamamen kontrol altına alma isteğini kuvvetlendirmiştir.

Küreselleşme çağında Avrupa Birliği ve Amerika birbiriyle rekabet eden, hatta Kıbrıs konusunda birbirine rakip, yeni küresel aktörler olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz’in uçak gemisi olan Kıbrıs’ı, Türklerin ve Anglo-Amerikanların elinden almak istemektedir. Bu nedenle Kıbrıs sorunu artık bir Türk-Yunan meselesi olmaktan çıkmıştır. Bugün gelinen noktada Kıbrıs meselesi,  Avrupa- Amerika, Almanya-İsrail, Hıristiyan-Musevi, Müslüman-Hıristiyan, Avrupa-Asya, Batı Akdeniz-Doğu Akdeniz, sorunu olma durumuna gelmiştir. Dünyanın Jeopolitik merkezinde bir uçak gemisi pozisyonunda bulunan Kıbrıs adası, geleceğe dönük yeniden yapılanma sürecinde çok farklı bir konuma sürüklenmiştir. Artık Türk-Yunan sorunu olmaktan çıkan Kıbrıs çok uluslu ve çok boyutlu çıkar çatışmalarının hüküm sürdüğü bir alan/bölge haline gelmiştir. Bu nedenle adanın geleceğinde etkin rol oynamak isteyen birçok güç merkezi devreye girmiş bulunmaktadır. Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyesi olması nedeniyle ada üzerinde etkili olmak isteyen Amerika, İsrail gibi diğer güçler Kıbrıs politikalarını Türkiye üzerinden yürütmeye çalışmaktadırlar. Yeni dönemde Türkiye’nin Kıbrıs politikası ciddi baskı ve tehdit altına girmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, KKTC ile bir araya gelerek ortak bir politika oluşturmak durumundadır. Aksi takdirde Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinde etkinlik sağlamak isteyen bütün güçler Türkiye ve Kuzey Kıbrıs üzerinde baskı kurmak isteyeceklerdir.[1]

Ayrıca, son yıllarda KKTC’nin toprakları haraç mezat yabancılara satılmaktadır. Doğu Akdeniz’de egemenlik kurmak isteyen Amerikalılar, İngilizler ve Yahudiler, Türklerin ellerindeki toprakları hızla satın alarak adanın Türk nüfusunun Kıbrıs’tan uzaklaştırılmasına giden yolu açmaktadırlar. Kıbrıs Barış Harekâtı ile kazanılmış haklar elden çıkmaktadır. Kan dökülerek alınan topraklar döviz karşılığında yabancılara terk edilmektedir. Türk ulusuna ve Türk dünyasına karşı böylesine büyük bir sorumluluk taşıyan siyasi kadroların, sergiledikleri şaşkınlık ve teslimiyetçilik, geleceğe yönelik umutları giderek söndürmektedir.[2]

Diğer taraftan, Kıbrıs çevresinde son dönemde keşfedilen petrol ve doğal gaz yatakları adanın önemini daha da artırmıştır. Avrupa Birliği üyeleri Kıbrıs üzerinden Akdeniz’de etkin olmaya çalışmaktadır. Fransa Güney Kıbrıs’la çeşitli savunma anlaşmaları imzalamıştır. İngiliz, İtalyan, Hollanda şirketlerine Kıbrıs etrafındaki sularda petrol ve doğal gaz çıkarılması için imtiyazlar, lisanslar verilmiştir. ABD’nin son dönemde Güney Kıbrıs’a artan ilgisi bu sebeptendir. ABD yetkili makamlarının adayı ziyaretleri artmıştır. Yapılan ziyaretlerde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ABD’nin stratejik ortağı olduğu özellikle zikredilmektedir. İtalyan ENI, Fransız TOTAL, İngiliz/Hollanda BP ve SHELL ve ABD’li dünya devi EXXON MOBİLE kazandıkları imtiyazlarla bölgeden petrol ve doğal gaz çıkarmaya hazırlanırken Avrupa Birliği ve ABD de bölgeye iyice yerleşmeye başlamıştır. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), araştırmalarına göre Doğu Akdeniz’de keşfedilmeyi bekleyen 1,7 milyar varil petrol ve 122 trilyon fit küp gaz olabileceğini belirtilmektedir. Bilinen ve bilinmeyen petrol kaynaklarının 10 ile 100 trilyon dolar değerinde olabileceği çeşitli kaynaklarca açıklanmıştır. [3]

Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta emperyalist Batı’nın hedeflerinin önündeki en büyük engel Türkiye ve KKTC’nin varlığıdır. KKTC ortadan kaldırılır ve Türkiye de adadan çıkarılır, adayla ilgisi kesilirse, Batı istediği gibi bölgeyi her yönden sömürebilecektir. Geçtiğimiz haftalarda ABD siyasetine yön veren Centre for Strategic & International Studies (CSIS) isimli kurum tarafından 78 sayfalık ‘’ABD’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik demirleyişini restore etmek’’ isimli rapor yayımlandı. Raporu hazırlayan ABD’li eski diplomatlar, Türkiye’yi ‘’Akdeniz’de problemin kalbi’’ olarak tanımlamaktadır. Türkiye’nin Astana’dan kopartılması gerektiğini vurgulayan diplomatlara göre ABD, Suriye merkezli iletişim mekanizması, ekonomi ve sivil toplum üzerinden Ankara’ya baskı kurmalıdır. Raporun en can alıcı önerilerinden biri ise ABD’nin Türkiye’yi Kıbrıs’tan kuşatarak Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını gasp etmesinin istenmesidir. Buna göre adaya asker çıkarılmalı ve Türkiye karşıtı bir ittifak kurulmasına işaret edilmelidir. Başka kaynaklara göre ABD’nin adaya en az 40.000 asker çıkarıp Güney Kıbrıs’ta konuşlandırmaya hazırlandığı da bildirilmektedir.[4]

Yukarıdaki bilgiler ve değerlendirmeler ışığında, artık bir küresel sorun olarak çıkmaza saplanmış Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili olarak yeni bir ulusal politika oluşturulmasının zamanı gelmiştir. Her ülke ve emperyal güç, kendi çıkarları doğrultusunda bir Kıbrıs politikası geliştirirken, Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC’yi yönetenlere de benzeri bir ulusal görev düşmektedir.[5]

Türkiye, Doğu Akdeniz’in uçak gemisi olan Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek şekilde güneyden kuşatılmasına neden olacak üs konumuna getirilmesine müsaade edemez. Uçak gemisi olarak nitelendirilen ada, Türkiye’nin aleyhine bir tehdit unsuru olarak kullanılamaz. Bu nedenle Türkiye, Kıbrıs’ta ki varlığını güçlendirmek ve bu konumunu geleceğe dönük korumak zorundadır. Bu safhada Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC birlikte hareket etmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’ta yaşayan Türklere karşı tarihten gelen sorumlulukları vardır, bu sorumluluğu devredemez ve göz ardı edemez.

Gelinen aşamada, Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü ortadan kaldıracak, adadaki askeri varlığını sonlandıracak ve müdahale hakkını yok edecek unsurları ihtiva eden çözüm önerileri gündeme getirilmekte, üstelik bu çerçevede taraflar arasında yapılan bu görüşmelerde ileri sürülen çözüm önerilerine, KKTC Hükümeti ve onun başındaki kişi tarafından da ne yazık ki sıcak bakıldığı müşahede edilmektedir. Oysa KKTC’nin, adanın geleceğine yönelik hayati öneme haiz kararları tek başına alma yetkisi yoktur. Bu meseleye TBMM’nin karar vereceği açıktır.

Sonuç olarak bizim açımızdan oluşturulacak ortak görüş, Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm için, kazanılmış haklar korunarak yeni bir statü sağlanması yönünde geliştirilmelidir. Bu kapsamda Kıbrıs’ın geleceğinde ‘’Hatay modeli’’ bir uygulanmanın Türkiye Cumhuriyeti’nin milli politikası olarak devreye girmesi düşünülmelidir.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde Fransız ordularının işgal ettiği Hatay bölgesi İkinci Dünya Savaşı öncesinde Suriye’den ayrılarak bağımsız bir devlet olduğunu ilan etmiştir. Bir süre bağımsız yaşayan Hatay Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı başlamadan kendi meclisinden bir karar geçirterek, Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı almış ve bu kararı daha sonraki aşamada bir referandum ile Hatay halkına onaylatarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni vilayeti olma hakkı kazanmıştır. Hatay’ın katılma kararına daha sonra da TBMM yeni bir karar ile kabul ederek, bu eski devlete yeni bir statü olarak vilayet olma hakkını tanımıştır. Haritaya bakıldığında Hatay ile beraber KKTC’nin de Türkiye açısından benzeri bir konuma sahip olduğu görülmektedir. Türkiye’nin güneyindeki Hatay bölgesi nasıl Türk devletine katılarak, bir vilayet olma hakkını elde etti ise benzeri bir biçimde KKTC’de Türkiye Cumhuriyeti’ne katılarak, Türk devletinin seksen ikinci vilayeti olma hakkını elde edebilir. Böylece Kıbrıs sorunu da kalıcı bir çözüme kavuşturulmuş olur. Kıbrıs sorununun bu doğrultuda kalıcı bir çözüme ulaşabilmesi için önce ulusal çizgide bir hükümetin kurulması gerekmektedir.[6]

Hatay Türkleri birleşmeden sonra nasıl Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvencesi altında yaşamlarını sürdürüyorlarsa, Kıbrıs Türkleri de Türkiye ile gerçekleşecek bir birleşme uygulamasından sonra tıpkı Hatay Türkleri gibi kazanılmış haklarını koruyarak, TC devleti ve ordusunun sağlayacağı güvence düzeni altında yaşamlarını sürdürebilme şansı elde edebileceklerdir. Türk devletinin Hatay vilayeti gibi bir de Kuzey Kıbrıs vilayeti olacak, Anadolu Türkleri ile zaten akraba olan Kıbrıs Türkleri de beraberce aynı çatı altında daha güvenli bir yaşam sürme olanağı elde edeceklerdir.[7]

Kaynakça:

[1]KIBRIS ÇIKMAZI 3. Baskı-Anıl Çeçen-Astana Yayınları,2018

[2]A.Çeçen, a.g.e.S.424

[3]http://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiye-ve-kktc-hedefte-garantorluk-hayati-47612yy.htm

[4]http://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiye-ve-kktc-hedefte-garantorluk-hayati-47612yy.htm

[5]A.Çeçen, a.g.e.S.424

[6]A.Çeçen, a.g.e.S.32O

[7]A.Çeçen, a.g.e.S.321