İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun  17 Nisan 2016’da, uluslar arası toplumun İsrail’in Golan üzerindeki egemenliğini tanıma vaktinin geldiğini belirterek, İsrail’in Golan’ı sonsuza dek elinde tutacağını açıklaması, bu ülkenin hukuk tanımazlığının yeni bir örneğini oluşturdu. İsrail Kabinesi’nin ilk kez toplandığı Golan’da yapılan bu açıklamayla İsrail, Suriye’de devam eden iç savaştan yararlanarak Golan’daki işgalini,  uluslar arası toplumun suç ortaklığıyla yasallaştırma arayışında olduğunu gösterdi.

İsrail’in Suriye’ye ait Golan’ı 1967 Arap-İsrail savaşında işgal, 1981’de de ilhak ettiği, ilhakın ABD dahil, uluslar arası toplum tarafından tanınmadığı biliniyor. İsrail-Suriye sınırındaki Golan, askeri açıdan olduğu kadar, sahip olduğu su kaynakları nedeniyle de büyük önem taşıyan stratejik bir bölge niteliğinde. Golan Tepelerini elinde tutan İsrail, Suriye’nin güney sınırından Şam’a kadar olan bölgeyi kontrol imkanına sahip. Bölgedeki su kaynakları, özellikle İsrail’in ana su rezervuarı durumundaki Tiberias Gölü (Galile Denizi) ve gölü besleyen nehirler de -Hasbani nehrinin Lübnan topraklarında kalan kısmı hariç- tümüyle İsrail’in kontrolünde. İsrail için Golan’ın iadesi, hayati önemdeki su kaynaklarının kontrolünü kaybetme ve ülke savunmasında zaafiyet anlamına geliyor. Bu nedenle İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngören Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen, Golan’dan çekilmeyi kabul etmiyor.

1991’de ABD arabuluculuğuyla başlatılan Ortadoğu barış görüşmelerinin İsrail-Filistin ve İsrail-Ürdün kanallarında sağlanan nispi ilerlemeye karşın, İsrail-Suriye kanalının sonuçlandırılamamasının ana nedeni de, Golan’dan çekilme konusunda İsrail’in gösterdiği direnç olmuştu. Suriye’nin Golan’dan tam çekilme (4 Haziran 1967 sınırlarına dönme) talebine karşılık, İsrail’in su kaynaklarını elinde tutabilmek için kısmi çekilmede ısrarcı olması, 1993-2000 arasında aralıklarla devam eden müzakerelerin tıkanmasına yol açmıştı.

Böylece, Suriye’nin İran-Hizbullah ekseninden çıkarılmasını, Suriye-ABD ilişkilerinin normalleşmesini, Golan’ın iadesine karşılık İsrail’in tanınmasını, nihayetinde İsrail-Suriye barışının sağlanmasını amaçlayan “barış karşılığı toprak” temelindeki müzakereler son buldu. Bu müzakerelerin, “Türkiye’nin Fırat’tan Suriye’ye daha fazla su bırakması karşılığında Suriye’nin Golan’daki su kaynakları konusunda İsrail’e taviz vermesi” gibi, Türkiye’nin çıkarlarını yakından ilgilendiren ve sınır aşan sular konusunu enternasyonalize etmeyi amaçlayan bir boyutu da vardı.

2000’den sonra ABD yönetimlerinin İsrail-Suriye barışı ile ilgili olarak arabuluculuk girişiminde bulunmamalarına karşılık, 2007’de Türkiye’nin kolaylaştırıcı rol üstlenmesiyle yeniden başlayan İsrail-Suriye görüşmeleri, İsrail’in Gazze Harekatı nedeniyle sona erdi. 2010’da ABD’deki bazı sivil toplum kuruluşlarının inisiyatifiyle başlatılan görüşmeler ise 2011’de Arap Baharı’nın Suriye’ye de yayılması üzerine kesildi.

2011’den günümüze kadarki süreçte İsrail bakımından; IŞİD, El Kaide, Hizbullah ve İran’ın Suriye sahasına girmesi, Golan’dan İsrail’e sızma girişimleri ve bölgede zaman zaman çatışmaların yaşanması gibi güvenlikle ilgili gelişmeler önem kazandı. Netanyahu’nun kuzeyde IŞİD ve Hizbullah ile karşı karşıya olduklarını belirterek, Suriye’de siyasi çözüme İsrail’in güvenliği aleyhine olmaması şartıyla karşı durmayacaklarını açıklaması, İsrail’in güvenliği ile Suriye’deki siyasi çözüm arasında kurulan bağlantıyı göstermekte.

Suriye’deki iç savaşın İsrail’e; Beşar Esad Yönetimi’nin meşruiyetini kaybettiği, Suriye’nin İran-Hizbullah eksenine bağlılığını güçlendirdiği, İsrail’e yönelik terör tehdidini arttırdığı argümanlarını kullanarak Golan için harekete geçme fırsatını sunduğu anlaşılıyor. İsrail, Suriye’deki belirsizliğin ve belki de parçalanma riskinin, bu ülkeyle barış müzakereleri yapma koşullarını tamamen ortadan kaldırdığı, kendi güvenliğini de tehlikeye soktuğu tezini, uluslar arası toplumu Golan konusunda “ikna etmek” için kullanmaya hazırlanıyor. ABD Yönetimi’nin Esad karşıtı tutumundan da yararlanarak İsrail, hiçbir zaman kabul etmediği Golan’dan tam çekilme yerine, Golan’da tam egemenliği amaçlıyor, “barış karşılığı toprak” prensibini değil, “ne barış ne toprak” prensibini ortaya atıyor.

İsrail’in, Suriye rejiminin Rusya’nın desteğiyle toparlanmaya başladığı bir dönemde bu konuyu gündeme getirmesi de dikkat çekici.  Netanyahu’nun, Suriye’nin eski günlerine dönme ihtimalinin zayıf olduğunu belirtmesi, rejimin eski gücüne kavuşmasını beklemediği şeklinde yorumlanabilirse de, gerçekte Esad’ın güçlenmeye başladığını görerek harekete geçme ihtiyacını duyduğu şeklinde de değerlendirilebilir.

Türkiye’nin Suriye’den kaynaklanan güvenlik endişelerine duyarsız kalan uluslar arası toplumun İsrail’in Golan’daki egemenliğinin tanınması talebine nasıl yaklaşacağı bilinmemekle birlikte, ABD’nin buna karşı çıkarak, Golan meselesinin müzakerelerle çözülecek bir konu olduğunu açıklaması, İsrail’in talebinin şimdilik olumlu karşılık bulmadığını gösteriyor. Ancak önemli olan, İsrail’in Suriye’nin parçalanmasını teşvik edici nitelikteki bu talebini artık yüksek sesle dillendirmeye başlamış olması.

İsrail’in hukuk tanımazlığının Ortadoğu’da pek çok sorunun ana kaynağını oluşturduğunu görmezden gelen uluslar arası toplumun yeni bir istikrarsızlık unsuru yaratmaması dileğiyle.