Osmanlı İmparatorluğu’nun, özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru yaşadığı gelişmeler kuşkusuz Türk tarihi için ayrıca önemli bir süreçtir. Zira işlemez hale gelmiş devlet sistemi, yozlaşmış düzen, kötü yöneticiler, zararlı iç-dış birtakım çeteciler, Emperyalist hesaplar ve yerli iş birlikçileri eliyle yürüttükleri faaliyetler; zaten tıkanmış, etkisizleşmiş, saygınlığını ve güvenilirliğini yitirmiş devlet yapısının çöküşünü hızlandırmıştır.

Böyle bir ortamda doğal olarak halk, saldırıya uğramamak, tehlikeleri bertaraf edebilmek ve namusunu, canını, malını, ailesini kendi kendine korumak adına bazı savunma yöntemleri geliştirmiştir. Bu bir nevi halk mukavemet teşkilatıdır ki; bu teşkilat, Selçuklu döneminde ve Aydınoğulları Beyliği döneminde olduğu gibi zeybeklik teşkilatı eliyle hayata geçirilmiştir. Eğitimsiz, yoksul, muhtaç ve uzun yıllar süren askerlik hizmetleri, seferberlikler neticesinde ağır vergiler ile de beli bükülmüş halkın aslında başka çaresi de kalmamıştır. O günün şartlarının doğal bir sonucu olarak, halk mukavemeti için canını ortaya koyanlar olduğu gibi halkın canına kastedenler de mutlaka olmuştu. Bu sebeple halk, kendilerini korumak için silaha sarılanlara Efe’’ canlarına kast edenlere de sahte zeybek manasında; Çalı kakıcı’’ demişti.

“Eğer bu kişiler binlerce kişilerle çarpışmayı ilk günden göze almamış olsalardı, Milli Mücadele’nin doğması da mümkün olmazdı.’’ (Aydın Milli Cidali-Aydın 57. Tümen Komutanı Miralay Mehmet Şefik Aker)

Böylece yurdun işgali ile birlikte saflar da daha iyi netleşti ve Efeler’’ Sarı Zeybek Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde milis kuvvetlere katılarak, milli direniş için savaşmaya başlarlarken, sahte zeybekler olan Çalı kakıcılar’’ da halkı soymakla meşgul oldular. Ve halkın Efe’’ rütbesi verdiği Türk yiğitleri, hem işgalciler ile hem sahte zeybekler ile ve hem de iç cephedeki halden bilmezler ile mücadele ettiler. Padişah-Halife fermanıyla hareket edip, Milli Mukavemete karşı çıkanlar ise işleri daha da zorlaştırdılar

“Belediye reisinin malı, mülkü var, kavga istemez. Ya vazifesi vatan müdafaasından ibaret olan Askerlik Şubesi Reisi Yüzbaşı Mehmet’e ne oluyor? Bu gafil vatansız, Yunanlılar Tire’ye gelirse, kendisini orada şube reisi olarak bırakacak, maaşını arttıracak fikrinde midir? Biz, felaket benden uzak olsun da isterse bütün vatan düşman ayakları altında ezilsinden ibaret olan bazı taş kafalılardan tecelli eden bu sefil zihniyeti yalnız burada değil bir yıl sonra Yunanlıların Bursa ve Balıkesir mıntıkalarını işgal ettikleri zaman yerlerinden kıpırdamayan ve düşman ilerlemesi önünde çekilirken şehirlere ve kasabalara iltica eden kendi millettaşlarının, kasabada bir geceden fazla kalmasına razı olmayan ve onlara derhal çekilip defolmalarını tavsiye eden bazı yerlerin şube reislerini de ve belediye reislerini de gördük. Daha sonra Sakarya’ya yapılan ricatta perişan surette çekilen subay ve memur ailelerinin bir gece köylerinde yatmasına bile müsaade etmeyen ve emzikteki çocuklara yüz gram sütü vermekten çekinen köyler de gördük. Hatta daha fenasını da gördük. Çekilen kıtaların perakende subay ve eratını soyan, vuran, öldüren insanları da gördük. Ben, zaten bu kitabı Türk gençleri için yazdım. 1918’den 1921 sonuna kadar devam eden millet mücadelesinde, milleti mücadeleye sevk ederek bu vatanı kurtarmak için çalışan ağabeylerinin ne gibi ağır tehlikeli şartlar içinde çabaladıklarını, onlara en kötü hakikatleri de saklamaksızın göstermek için yazdım. Gelecek nesillerimizin çocukları, 1918-1921 yıllarında, Türk milletinin safları arasında ne gibi şaşkın, duygusuz, millet ve vatan sevgisiz kimselerin de yaşadığını bilirlerse, bunun hiç bir zararı olmaz… Çünkü bunlar, bütün bir milleti, onun esas ruhunu temsil eden unsurlar değildir. Bir milletin esas ruhu, onun büyük tarihi, yüksek ananeleri içinde saklıdır. İdarecilerin yüksek vatanperverliği, kırılmaz azmi, nihayet halkın ana vasfı olan kahramanlığını hâkim kılar. İstiklal Savaşında böyle oldu. Ve Garp Cephesi de işte böyle kuruldu!’’ (Rahmi Apak / İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu / S, 67-68)

Bunca zor koşullara rağmen direnişin, düzenli ordu kuruluncaya kadar meclisin ve tüm iç-dış saldırılara karşı milletin koruyucuları, fedaileri kuşkusuz Efeler idi… Ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde yüksek bir ruh oluşmuştu milletimizde. Bu yüksek ruh halidir bizi onca büyük ve güçlü kuvvetler karşısında muzaffer kılan ve bizi biz yapan… Biz bu yüksek ruh haline Efelik Ruhu’’ diyoruz. Haksızlığa karşı efelenmek, itiraz etmek, bir dakika diyebilmek, haklıdan yana tavır alabilmek, zulmediciye sen haksızsın diyebilmek ve sonu her ne olur ise olsun eğriye karşı doğrunun yanında olabilmek! Bu Efelik Ruhu’’ esasen Türk milletinin karakteristik özelliğidir. Aydın yöresinde efelenmek dediğimiz bu yüksek ruh hali, diğer yörelerimizde fedailik, yiğitlik, Seymenlik, Dadaşlık, Yarenlik, Uşaklık olarak yaşar… (Karadeniz yöresi, genç yiğitlere verilen nam. Aydın’da kızan neyse, Karadeniz’de uşak odur) Ve tüm bu sıfatların çatısı Türklüktür!

Mücadele yıllarında pek çok yörede nice yiğitler, isimsiz kahramanlar fedakârca savaştılar. Yalnızca erkekler değil kadınlarımız da kahramandırlar… Aydınlı Arşın Nine, Çete Ayşe Efe, Gördesli Makbule Efe, Kara Fatma, Nene Hatun nasıl unutulur? Onlar Gazi oldular, şehit oldular. Vazifelerini yaptılar

“İstanbul’un ve İzmir’in işgali üzerine Anadolu’da milli bir gaye hâsıl oldu. Milli şuurun uyanmasıyla ‘Anadolu İhtilali’ doğdu. Ben bu ihtilali bu yazılarımda bütün safhalarını değil, yalnız cephe gerisi faaliyetlerini ve Ankara’da toplanan Kuvayımilliye’cilerin canla başla ve büyük bir feragat-i nefisle ne şekilde çalıştıklarına ait hatırlarımı anlatacağım… Kuvayı millîye tarihi yazılırken, meçhul kalmış olan Milli Mücadele Ankara’sını sizlere tasvir etmeğe çalışacağım. Her türlü yoksulluk ve büyük tehlikeler karşısında nasıl çalıştık, bunları anlatacağım… Bilmem, neden milli bir vazifeyi üstüne almış bir adamda korku olmuyor… Anadolu’ya kaçanlar yaşamak için değil yaşatmak için geliyordu… Kumandasını aldığım kağnılar, bir yanardağın lavı gibi ağır ağır cepheye akıyordu. Ben de bunların yanında yaya olarak gidiyordum. Bazen bir pınar veya çeşme başında duruyorduk. Kağnılarım kırk tane idi. Kırk kağnıcı, bir de muzaheret bölüğünden Mustafa bir de ben, kırk iki kişiyiz. Bunlardan ikisi altmışar yaşlarında erkek, sekiz tanesi on beşer yaşlarında veya daha yukarı çocuklardı. Otuz tanesi de genç kadındı. Bazı kadınların kucaklarında bebekleri de vardıBu kağnıları süren ayakları çarıklı, sarı mintanlı, mor şalvarlı, kırmızı kuşaklı köy delikanlıları ile üç etekli, dallı şalvarlı, başları örtülü kadınlar ne temiz bir ruha malikti. Ancak bunlarla beraber yaşayanlar bilirler… Hiçbir ferdin şikâyeti olmayıp herkes seve seve gönüllü hizmetini yapıyordu. Bu sıra memleketin iktisadi vaziyeti de ihmal edilmiyordu. Her köy eskisi gibi ekiliyor hiçbir şey pahalı değil hayat tabii idi. Kimse de ihtikâr yaparak para kazanmak hırsı doğmamıştı. Köylüler cepheye cephaneleri pazara mal götürür gibi sakin ve neşeli götürüyorlardı.’’ (Enver Behnan Şapolyo- Kuvayi Milliye Tarihi-1957-Ayyıldız Matbaası-Ankara)

İşgal günlerinde İzmir, Aydın ve çevresi, daha sonra da yurdun çeşitli bölgelerinde yaşanan acılar, zulümler ve yapılan katliamlar resmi arşivlerce sabittir. Milletimiz milli birlik ve beraberlik hisleri ile tüm bu insanlık dışı uygulamalara rağmen yılmamış, direnmiş ve zafere ulaşmıştır. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte başlayan devrimler, yani milli diriliş hamleleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesine yakın dönemlerden beri süregelen yoksulluğu, eğitimsizliği, her manada bakımsızlığı, umutsuzluğu geride bırakmış ve devlet-millet birlikteliğini yeniden diriltmiştir. Yurttaşlar, Ne mutlu Türk’üm diyene’’ sözünün çatısı altında bir olmuş ve Her şey vatan için’’ diyen görev adamlarının hizmetleri ile yaralarını sarmaya başlayıp, acılarını unutmuştur.

Bu süreçte Türk milli geleneği olan Efeliğin başka bir hali zuhur etmektedir. O da; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin korunması, yaşatılması ve gelişmesi için efelenmek! Yani Cumhuriyet Efeliği! Her sektörde görev adamlığı yapmak. Milli menfaatleri, şahsi menfaatlerinden önde tutan, yüksek ruhlu yiğitler yetiştirme süreci. Bu bir milli vazife idi ve ruhu Efe olan her Türk bu vazifeyi gönüllü olarak icra etmişti… Cumhuriyetin ilk yıllarında gösterilen olağanüstü başarılar ve her sektördeki milli gelişime dair hamleler başka türlü nasıl izah edilebilir ki?

Cumhuriyetin sunduğu imkânlar, özgürlük, vatandaşlık hakları ve kulluk değil; her manada eşitlik, milletimizin diğer uluslar ile olan mücadelesinde şüphesiz çok önemli gelişmeler yaşanmasını sağladı. Bugün her ne kadar büyük sorunlarımız varsa da umutsuz değiliz asla. Çünkü Atatürk’ün işaret ettiği istikamette yürüyen, Cumhuriyet Türkiye’sinin kıymetini iyi bilen ve gelecek kuşaklara da özgür bir yurt bırakabilmek için mücadele eden ruhu Efe nice yetişmiş, iyi eğitimli yiğitlerimiz var. Öte yandan yapılacak da çok iş var… Çünkü yarım kalan Atatürk devrimlerinin tamamlanması gerekiyor…

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hocamızın şu ifadeleri çok önemlidir…

“Kurtuluş savaşını yaşadık. Lozan’ın heyecanını, yokluğun rezaletini. Sonra Cumhuriyet ilan edildi. Ve ülke, bambaşka bir çehreye bürünmeye başladı. Hepimizin arzusu bir an evvel, adam olup memlekete yardım etmekti. Çünkü çok ihtiyacı vardı. Hiçbir şey yoktu. Yol yok, fabrika yok, okul yok. O 15 yıl içinde yapılanları hatırladıkça, şaşkınlığa düşüyorum… Bazı gençler, anlamıyorsunuz. Çünkü sizler, var olana doğdunuz. Sümer çocukları gibi. Onlar da, ‘Bu şehirleri Tanrı’lar kurmuş, biz de buralarda yaşayalım’ demiş, aynen sizin gibi. Herkes atıp tutuyor şimdi. O zaman yaşanan sıkıntıları bilmeden. Bizler kazandığımız şeylerin değerini biliyoruz çünkü zor elde ettik. Siz bunu ancak kaybettiğinizde anlayacaksınız.’’

Evet, bugün Cumhuriyetin kıymetinin farkında olanlar kadar Cumhuriyeti yok etmeye çalışanlar da var. Tüm bunların altında aslında sakat eğitilmişlik var. Bireyler, ailelerinde aldıkları eğitim, gördükleri usul-erkân, yerel-yöresel gelenek ve öğretiler, daha sonrasında ise mensup olunan siyasi, ticari ve dini oluşumlarda bir görüş ile yetiştiriliyorlar. Milli değil dini öğretiler ile yetiştirilen bireylerin Cumhuriyetin kıymetini bilmeleri elbette beklenemez…

“Bugün önemli olan gerçek, Cumhuriyet Türkiye’sinde çeşitli menşeden çeşitli inançta gruplar yaşamakta ve bunlar düşüncelerini özgürce tartışabilmektedirler. Rus ordularının Kuzey Karadeniz, Balkanlar ve Kafkaslara her girişinde, 1783’den beri birbiri ardına gelen göçlerle Anadolu bugün, imparatorluğun etnik ve kültürel bir minyatürü haline gelmiştir. Yalnız Türk kökeninden olan yüzbinlerce göçmen dışında, Müslüman olmuş, Osmanlı kültürünü benimsemiş, menşede anadili Türkçe olmayan yüzbinlerce Arnavut, Boşnak, Pomak, Giritli, Çerkez, Abaza, Çeçen, Gürcü bu yurda gelip yerleşmişlerdir. Onları buraya, ‘anayurd’a’ koşuşturan şey, ortak tarih ve yaşam tarzı, kültür değil de nedir?

Anadolu Türk’ü onları kendisinden saymış, kucak açmıştır. Tarih ve kültürün, etnik menşeden çok daha güçlü bir sosyal etmen olduğunu daha iyi hangi örnek gösterebilir? Onlar, canı gönülden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuşlar, modern Türkiye’nin oluşması ve yükselmesinde hayati hizmetlerde bulunmuşlardır. Anadolu, onlar için gerçek bir ‘anayurd’ olmuştur. Bugün Türkiye’de yaşayan her üç kişiden biri ya kendisi ya ana-babası ya da yakın ataları göçmendir. Atatürk kendisi de bir göçmendi. Bu etnik çeşitliliğe rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası, herkesi hukuk önünde eşit gören bir Türk vatandaşlığı, her inanç sahibini aynı düzeyde, saygın gören son derece hoşgörülü bir din serbestliği getirmiştir. 1980’lerden beri etnik dini ayrılık bilincinin körüklenmesi üzüntü verici bir gelişmedir. Huzur içinde nimetlerini ortaklaşa paylaştığımız bu güzel yurdu, bu sağlıklı Cumhuriyet rejimini korumak herkesin yararınadır. Bu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım.

Cumhuriyet’in 75. Yılında karşılıklı gövde gösterileri, bitmez tükenmez sokak eylemleri dünyaya Türkiye’nin çok tehlikeli bir istikrarsızlık ve tefrika içine yuvarlandığını sergilemekte, devlet ve halkımız el-ele buna bir çıkış bulmak zorunda. Umulur ki; seçim böyle bir fırsat olur. Her şeyden önce bir dava kahramanı gibi ortaya çıkarak halkı birbirine karşı kışkırtan, sağduyuyu kaybetmiş, ileriyi göremeyen demagoglar akıllarını başlarına devşirsinler. Etrafımızda fırtınalar esiyor, hepimiz aynı geminin içindeyiz…

Kabul edelim, etmeyelim, şu son 20-30 yıl içerisinde yeni bir nesil yetişmiştir. Toplumumuz dünyadaki derin değişikliklere denk olarak tarihin yeni bir evresini yaşamaktadır. Günümüzde dünya görüşü, kimlik ve tarihin yorumu, derinliğine değişmiştir… Bugün Doğu-Batı kültür ayrılığı toplumu ikiye ayırmıştır. Doğu ve Batı iki ayrı görüş, her iki tarafta bir bağnazlık konusu olmuştur… Bize uzaktan bakan yabancı gözlemciler, Türk toplumunu kültürce bölünmüş, parçalanmış bir toplum olarak görmektedirler. Bu bölünmüşlük kültür ve kimlik sembollerinde göze batacak kadar açıktır ve zaman zaman dramatik bir görünüş almaktadır… Bu tarihi realite karşısında kimlik yorumunda topluma önderlik edenler, tarihçiler, sosyal bilimciler, siyasiler bu parçalanmayı körüklemek değil; bütünleşme yolunda çalışmalı, birlikte yaşama yollarını sağlayacak yeni formüller üretmelidir… Bu tarihi sorun bağnazlıkla, taraf tutmakla çözülemez. Bu yaklaşımda, özellikle tarihçi, bu topraklarda geçmiş ortak tarihimizi yeni bir görüşle yorumlamak zorundadır…’’ (Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı / Prof. Dr. Halil İnalcık)

Merhum Halil İnalcık hocamızın özetlediği bu hal, bugün memleketin içinde bulunduğu halin beyanıdır. Bunu, aklı başında her Türk evladı fark etmektedir. Ancak mühim olan şu ki; bu halin farkında olmayan yurttaşlarımızın bilinç düzeylerini yükseltebilecek hizmetler üretmek gerekir.

“Vatanı, milleti için her türlü fedakârlığa hazır bir taban gerekiyor. Şimdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır. Türkiye’yi tekrar Kuvayı Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.’’ Büyük Uyanış / Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu.

Oktay hocanın, Atatürk ruhu diye ifade ettiği bu ruh hali, bizim Efelik Ruhu’’ dediğimiz, Cumhuriyet Efeliği ruh halidir. Atatürk’ün işaret ettiği yolda, Atatürk devrimlerinin tamamlanabilmesi adına ve devletimizin güçlenmesi, milletimizin de güvenlik, huzur ve refah içerisinde yaşayabilmesi için Cumhuriyetimizin korunması gerekmektedir. Bu vazife, vatansever ve milliyetçi her Türk evladının atalarına karşı ahde vefa göstergesi ve torunlarına karşı da milli ve kutsal vazifesidir…