Dünya anakaralarının birleştiği coğrafyaya, bilim çevreleri Avrasya adını verdiği için bu kavram daha çok Asya, Avrupa ve Afrika gibi üç büyük kıtanın birleştiği merkezi alanın adı olarak öne çıkmaktadır. Her üç kıtanın birbirine açılan ve birbiriyle bağlantı sağlayan toprakları bir bütün olarak ele alındığında ise ortaya Avrasya adını taşıyan bir büyük bölge kıtasal yapılanma ile kimlik kazanmaktadır. Amerika yeni kıta, Avustralya ise dış kıta olarak yeryüzü haritasında yerlerini alırken, Avrasya bölgesinde kesişen Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları gibi eski insanların binlerce yıl yaşamış olduğu bölgeler insanlık tarihinin oluşumunda önem kazanmaktadır. Bu nedenle her üç kıtada meydana gelen değişiklikler ile yaşanan olayların ortak bölge üzerinden birbirleri üzerinde etkiler yarattığı ve birbirlerinin tarihinin oluşumunda etkili bir faktör olduğu, tarih biliminin ortaya getirmiş olduğu önemli bir gerçektir. Her alanda gelişme gösteren değişik bilim dalları üç eski kıta ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda sahip olunan ortak alanın kıtalar arası gelişmelerde belirleyici olduğunu ortaya koyduğu için Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bu kıtalar arası etkileşim çizgisini iyi izlemek gerekmektedir. Tarih biliminin dile getirdiği geçmişin olayları ele alındığı zaman, böylesine bir etkileşim ağının zamanla kendiliğinden devreye girerek olayların gelişim çizgisinin belirlenmesinde etkili olduğu göze çarpmaktadır.

Avrasya kavramı coğrafya biliminin insanlığa kazandırmış olduğu bir açıklama ya da tanımlamanın adı olarak doğmuştur. Özellikle Asya ve Avrupa kıtalarının birbirine yaklaştığı ve birleştiği bölgelerin bütünüyle yer aldığı kıtasal alanda, Avrupa ve Asya kavramlarının içiçe geçmesinden kaynaklanan birleşik bir isim olarak Avrasya kavramı belirginlik kazanmıştır. Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları kendi başlarına bir kıtasal alanın adı olarak varlıklarını sürdürürken, her üç kıtada ortaya çıkarak diğer kıtalara sıçrayan siyasal ve sosyal gelişmelerin yarattığı ortak alan yapılanmalarının ayrıca ifade edildiği durumlarda ise birleşik bir kavram olarak Avrasya kavramına başvurulmuştur. Bu doğrultuda, Asya’da kurulmuş olan büyük imparatorlukların Avrupa kıtasına yönelmeleri ya da Avrupa kıtasında gündeme gelmiş siyasal yapılanmaların zaman içinde genişleyerek Asya ya da Afrika kıtalarına sıçramaları gibi durumlar, kıtalar arası birleşik gelişmeler olarak inceleme konusu yapıldığında Avrasya kavramı öne çıkmaktadır. Tarihte üç kıtadan çıkan siyasal yapıların ya da uygarlıkların zaman içerisinde bu birleşik durumdan yararlanarak zamanla diğer kıtalara doğru bir genişleme eğrisi gösterdiği görülmektedir. Asya’da tarih sahnesine çıkan devletlerin Hunlar ya da Osmanlılar gibi Avrupa ve Afrika bölgelerine yayılması gibi, Avrupa merkezli bir büyük devlet olarak Roma İmparatorluğu da, hem Asya hem de Afrika kıtalarında genişleme olanaklarını değerlendirerek dünya hegemonyası oluşturma çabası içerisinde olmuştur. Bütün devletler bu doğrultuda diğer siyasal güçlere ve yapılanmalara karşı üstünlük sağlama doğrultusunda rekabet içinde olmuşlardır.

Orta Doğu bölgesi Avrasya kıtasal alanı içerisinde var olan merkezi bir bölge olarak her üç kıtanın tam ortasında yer alan bir orta dünya olmuştur. İngiltere merkezli bir dünya yapılanması sürecinde, merkeze kendisini oturtan İngiliz imparatorluğu dünyanın üç büyük kıtasının kesişme noktası olan orta dünya alanına, Orta Doğu adını verdiği için bu merkezi coğrafya yaklaşık beş yüz yıldır Orta Doğu ismi ile ifade edilmektedir. Orta Doğu bölgesinin bir ucu Balkanlara, bir ucu Kafkaslara diğer ucu da Kuzey Afrika’ya uzandığı için her üç kıtanın kesişme noktası olmuştur. Asya kıtasının birer parçası olan Arap ve Türk yarımadalarında gündeme gelmiş olan siyasal oluşumlar hemen Avrupa ve Afrika kıtalarına da sıçrama göstermiş ve tarihe geçen olaylarda her üç kıtanın birlikteliğini yansıtmıştır. Üç kıtanın topraklarının kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesi aslında dünyanın merkezi toprakları olarak jeopolitik gelişmelerde önemli misyonlar üstlenmiştir. Makedonya imparatorluğu Balkanlar’da tarih sahnesine çıkarak Anadolu ve Arap yarımadası üzerinden Asya bölgesine yayıldığı gibi, Selçuklu İmparatorluğu da Kafkas bölgesinden ortaya çıkarak Avrupa bölgesine doğru bir yayılma süreci izlemiştir. Afrika’da ortaya çıkan devletler ise zaman içerisinde kuzeye doğru açılarak kendilerini güvence altına almak için çaba gösterirlerken, aynı zamanda Asya ve Avrupa bölgelerine doğru genişleyebilmenin yollarını aramışlardır.

Orta Doğunun tam ortasında yer alan Arap yarımadası üzerinde ortaya çıkan devlet yapılanmaları ise bu yarımadanın tamamını ele geçirdikten sonra, Anadolu yarımadasına ya da Kıbrıs üzerinden Avrupa bölgesine doğru genişleyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Üç büyük dinin tarih sahnesine çıkmış olduğu Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman devletler Arap yarımadasını tümüyle fethettikten sonra Anadolu üzerinden Asya kıtasına, Balkanlar üzerinden ise Avrupa kıtasına doğru genişleme çabası içerisinde olmuşlardır. Bu yüzden Orta Doğu tarihi bir anlamda Avrasya tarihi ile özdeş bir konuma gelmektedir. Üç kıtanın kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesindeki her gelişme üç kıtaya birden yayıldığı gibi, bu üç kıtada meydana gelen siyasal ya da sosyal gelişmelerin merkezi coğrafya üzerinden Orta Doğu bölgesini etkisi altına aldığı görülmektedir. Kutsal topraklar adı verilen merkezi alandan dünya sahnesine çıkmış olan üç büyük tek tanrılı dinin dünyaya yayılması sırasında, Orta Doğu toprakları her zaman için merkez olma misyonuna sahip olmuştur. Bu yüzden dinler arası rekabet mücadelesinde Orta Doğu bölgesi her zaman için bir çekişme alanı olarak öne çıkmıştır. Kıtalar arası yakınlık ile birlikte öne çıkan kesişme noktaları üzerinden kıtadan kıtaya geçişler her zaman için kolay olmuş ve bu yüzden de üç kıtadan birinde kurulmuş olan devletler, hemen komşu kıtalarda yayılma eğilimi içine girerek genişleyebilmenin ve bu zor coğrafya da ayakta kalabilmenin arayışları içinde olmuşlardır. Bir anlamda Orta Doğuda ortaya çıkan bütün devletler ya da dinler, merkezi alanda var olabilmek ve kıtalar üzerinden gelebilecek saldırılara ya da tehditlere karşı kendilerini güvence altına alabilmek üzere, kendi bulundukları topraklara sınır komşusu konumundaki diğer bölgeleri de doğal olarak egemenlikleri altına alabilmenin çabası içerisine girmektedirler.

Roma İmparatorluğu Akdeniz üzerinden Orta Doğu bölgesine geldiğinde merkezi topraklarda var olan Yahudi devleti yıkılmış ve bu devletin toprakları üzerinde yaşamakta olan Yahudiler her üç kıtaya dağılarak, yaşamlarını Avrasya kıtasının değişik alanlarında sürdürebilmenin yollarını aramışlardır. Bu nedenle Akdeniz kıyıları üzerinden hem Avrupa hem de Afrika kıtalarında Yahudiler dağılarak kendileri için yeni ülkeler bulmaya yönelmişlerdir. İspanyadaki Endülüs devletinden Pers İmparatorluğuna, Hazar devletinden Asya’nın değişik bölgelerine kadar dağılan Yahudiler hep yeni bir yurt arayışı içinde olmuşlardır. Dünyanın jeopolitik merkezinden kovulma olgusu, Avrasya kıtasının geniş topraklarını yeni alternatif ülkeler olarak gündeme getirdiği için merkezi alandaki kutsal topraklar üzerinden gündeme getirilmiş olan devletin güvenlik alanını, Avrasya kıtasının tamamında gündeme getirmektedir. Her üç kıtadan saldırı tehdidi karşısında kalan orta dünya topraklarının güvenliği için, merkezi devletin sınırları boyunca uzanıp gitmekte olan Avrasya coğrafyasının tümüne egemen olmanın gerekliliğini dünya haritası ortaya koymaktadır. Orta Doğu tarihinde ortaya çıkan birbirinden farklı durumlar da, merkezde kurulacak bir devletin güvenliği için Avrasya bölgesinin tamamını dikkate alacak bir biçimde genişleme ve güçlenme gereksinimi olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, Kafkas devletleri Orta Doğu bölgesini kontrole çalışırken, Orta dünya devletleri de Hazar bölgesini kendi güvenlikleri için denetim altına almaya çalışmışlardır. Bu yüzden günümüzün İsrail devleti, kurulu bulunduğu Filistin toprakları ile yetinmemekte, kutsal toprakları çevreleyen Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasındaki bütün ülkelerde, Balkanlar’dan Kafkaslara kadar güçlü etki oluşturarak kendi güvenliğini garanti altına alabilmenin çabası içindedir.

Dünya tarihi incelendiği zaman, merkezi coğrafyanın bütününü kontrol altına alma çabası içerisine giren devletler olduğu gibi bütünüyle merkezi coğrafya devleti olarak kurulan ve daha sonra yayılma eğilimleri gösteren, Roma, Hazar, Pers, Selçuklu, Osmanlı ya da Makedonya gibi imparatorluklar da olmuştur. Avrasya kıtasının orta Avrupa’dan başlayarak orta Asya’ya kadar uzanan geniş topraklar üzerinde kurulmuş olan devletler, her zaman için Avrasya adı verilen bir büyük coğrafyanın mutlak egemeni olarak güçlenmek istemişler ama kıtaların diğer bölgelerinde bulunan devletler buna izin vermeyince her zaman çatışma çıkmıştır. Bu yüzden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri Avrasya bölgesini sürekli savaşlara sahne olan yer olarak karanlıklar, ya da felaketler coğrafyası olarak tanımlamışlardır. Bölge devletlerinin her zaman için aralarındaki din ve kültür farklılıkları yüzünden sıcak çatışmalara yönelmeleri yüzünden, kutsal topraklar her zaman için kan ve barut kokusundan kurtulamamış ve bu yüzden de Avrupalılar bu bölgeye felaketler bölgesi adını vermekten çekinmemişlerdir. Karanlık senaryolar felaket olarak nitelendirilebilecek acı sonuçlar yarattığı için dünya tarihinin kan ve barut dolu sahneleri hep bu bölgede ortaya çıkmıştır. Birbirine denk devletler kurulduğu zaman ya da bölgedeki devlet düzeni içinde büyük ve küçük siyasal yapılar olarak dengesiz bir durum ortaya çıktıkça, yeni savaş senaryoları ya da devletlerarası birbirine saldırı girişimleri birbiri ardı sıra gündeme gelebilmiştir. Her zaman bölge devletleri arasında yaşanan rekabet çekişmeleri yeni savaşları ortaya çıkarmıştır. Bölgede savaşları ve saldırıları önlemek isteyen devletler kendilerinin egemenliğinde bir büyük devlet oluşumuna giderek merkezi coğrafyaya barış getirmek istemişler ama kıtalardan gelen imparatorluk yapılanmaları merkezi alana kıtalardan müdahale etme eğilimi içine girdikleri için bu gibi barış arayışları sonuçsuz kalmıştır. Kıtalarda ortaya çıkan imparatorluklar her zaman bir dünya hegemonyası peşinde koştukları için, merkezdeki devletlerin büyümesini önlemek üzere saldırılara yönelmişlerdir. Zamanında Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelerek Yahudi devleti olarak ikinci İsrail’i yıkması bu durumun en açık örneğidir.

Dünya tarihi içinde merkezi coğrafyanın geçmişine bakıldığında, büyük imparatorlukların zaman içerisinde birbirlerinin yerini aldıkları görülmüştür. Bugünkü bölge haritasının kesinlik kazanmasında yaşanan siyasal gelişmeler açısından durum değerlendirildiğinde, yirminci yüzyıla girerken var olan siyasal yapılanmanın çöküşü üzerine bugünkü merkezi alan haritasının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Dünya Birinci Cihan savaşına doğru sürüklenirken merkezi alanda yer alan Osmanlı, Rus ve Avusturya imparatorlukları egemenliklerini devam ettirebilmenin çabası içerisine girmişler ama batılı emperyalist devletlerin müdahaleleri yüzünden varlıklarını güvence altına alabilecek yeni yapılanmalara yönelemedikleri için, Birinci Cihan savaşı ile birlikte yıkılarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu devletler yıkılmamak ve Avrasya coğrafyasında varlıklarını sürdürebilmek amacıyla on dokuzuncu yüzyılın bilgi birikiminden kaynaklanan bazı yeni siyasal açılımları, savaş ya da çatışmalar yolu ile değil ama siyasal senaryolar üzerinden geliştirmeye çalışmışlardır. Orta dünyanın üç büyük devleti kendi kimliklerine dayanan devlet yapılanmasını birbirlerine karşı geçerli kılmak isterlerken, Avrasya halklarını kendi çizgilerinde geliştirdikleri politik yapılanmalar içinde bir araya getirmeye ve bu gibi birlikler üzerinden de imparatorluk coğrafyasında yaşayan halk topluluklarını geleceğe dönük bir birliğe kendi kontrolleri altında yönlendirmek istemişlerdir. Ne var ki, bu gibi girişimler zamanla sonuçsuz kalınca, orta dünya devletleri arasındaki çekişmeler tarihin savaşlarla sürmesine zemin hazırlamıştır. Merkezi coğrafyanın tarihi bu nedenle fazlasıyla savaşlarla doludur.

Fransız devriminin tarih sahnesine kazandırmış olduğu ulus devlet olgusu on sekizinci yüzyılda bütün dünyada var olan devletleri derinden sarsmaya başlayınca, imparatorluklar kendi sınırları içerisindeki çeşitli bölgelerin ayrılmalarını önleyebilmek için ulusçuluk akımlarına yönelmişler ve bu doğrultuda uluslaşma süreçlerini kendi toplumsal gerçeklerine dayanan bir doğrultuda başlatarak, geleceğin en güçlü devleti olabilmenin girişimlerini sürdürmüşlerdir. Avrupa devletleri uluslaşırken, merkezi alanın imparatorlukları da uluslaşabilmenin yollarını aramışlar ve bu doğrultuda bölünmeyi önleyebilmek amacıyla birleştirici akımlara yönelmişlerdir. Rus kimliği yetersiz kalınca Rusya devleti etnik Slav kimliğini öne çıkarmış ve Ortodoks dininin birleştiriciliğinden yararlanabilmenin arayışı içinde olmuştur. Rus Çarlığı sınırları içinde yaşayan Rus toplumunun yetersiz kaldığı noktada, Ruslar hem dini hem de etnik yapıları kullanarak imparatorluk arazisi içinde daha güçlü bir ulus devlet yaratabilmenin arayışını sürdürmüşlerdir. Ulusçuluk akımları Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun parçalanmasına yol açınca, hem Rus Çarlığı hem de Osmanlı İmparatorluğu toplumsal tabanlarını genişleterek daha güçlü bir yapılanmanın arayışını öne çıkarmışlardır. Bu doğrultuda hem Rus milliyetçiliği hem de Osmanlı milliyetçiliği devlet eli ile örgütlenerek devreye sokulmuştur. Ne var ki, Avrupa toplumlarının sahip olduğu kültür ve bilgi düzeyinden çok geride olan merkezi alan devletlerinin ulusçuluk cereyanları istenen sonuçları sağlayamamıştır. Bunun üzerine devletleri güçlendiren ulusçuluk akımlarından vazgeçen merkez devletleri bölgesel hegemonyalarını genişleten yeni birleştirici akımlarla, bölge halklarını kendi hegemonyaları altında geliştirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır.

Avrupa kıtasını saran milliyetçilik doğu Avrupa üzerinden merkezi imparatorlukların parçalanmasını gündeme getirince, buna tepki olarak birleşmeyi ve daha geniş alanlarda birleşik bir kimliği geçerli kılmak isteyen Pancılık akımları öne sürülmüştür. Birleştiricilik ve birlik oluşturma gibi anlamlara gelen Pancılık akımlarını, hem Rus devleti hem de Osmanlı devleti siyasal güçleri ile örgütlemeye çalışmışlardır. Rus Çarlığı geniş alanlardaki hegemonyasını sürdürmek üzere bir yandan etnik kökenine dayanan Pan-Slavizm akımını örgütlerken, diğer yandan da dinin birleştirici gücünden yararlanmak üzere Pan-Ortodoksçuluğu örgütlüyordu. Rusya hem toprakları üzerindeki halk topluluklarının kopmasını önlemek hem de sınırları dışında yaşayan diğer Ortodoks kitleleri hegemonyası altına alabilme doğrultusunda etkinliğini artırabilmek amacıyla, Pan-Slavizm akımına yöneliyordu. Ruslar bu konuda çok hassas davranarak kesin ve kararlı bir biçimde Pan-Slavist politikaları gündeme getirince, bu durumdan rahatsız olan Almanlar da bir kaç yüz prenslikten oluşan Cermen topluluğunu, Pan-Cermenizm akımı çatısı altında toplayarak büyük bir Alman imparatorluğu hedefine doğru yöneliyordu. Ruslar tüm Slavların İmparatorluğunu kurmaya çalışırken Prusyalılar da tüm Cermenlerin imparatorluğunu kurabilmenin çabası içerisinde, Pan-Cermenizm akımını gündeme getiriyorlardı. Doğu Avrupa bölgesinde Almanlar ve Ruslar geleceğe dönük bir yarış içerisine girerken, Pan-Slavizm ve Pan-Cermenizm akımları arasında büyük bir yarış başlıyordu. Ruslar Slavcılık politikalarının yetersiz kaldığı yerlerde Pan-Ortodoksçuluk üzerinden destek sağlamaya çalışırlarken, Almanlar da Pan-Cermenizm’e daha geniş destek sağlamak üzere Pan-İslamizm akımını öne çıkarıyorlardı. Pan hareketleri ile geniş Avrasya coğrafyasında egemenlik yarışı tırmanırken, Almanlar doğu politikası ile merkezi coğrafyaya yöneliyor ve hem Osmanlı hem de İran devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan Müslüman kitleleri, Pan-İslamizm akımı sayesinde kendi denetimleri altına almak istiyorlardı. Orta Avrupa’dan Orta Asya’ya doğru uzanıp giden Avrasya coğrafyasının Müslüman asıllı halklarına Pan-İslamizm üzerinden ulaşmayı hedefleyen Cermen İmparatorluğu Alman devletinin kurucu gücü olan Töton şövalyelerinin adını yeni kurulacak Cermen–Müslüman imparatorluğuna vereceğini bütün dünyaya ilan ediyordu. Almanlar, kuzeydeki Rus gücünü aşabilmek ve merkezi alana egemen olabilmek uğruna İslam dünyasına yönelerek Pan-İslamizm politikaları ile Rusların, İngilizlerin ve diğer emperyal güçlerin önünü keserek Töton İmparatorluğunun önünü açmak istiyorlardı.