Arap Baharı’nın ilk dönemlerinde Mısır’da  Mübarek Yönetimi’nin hızla çöküşü, İran’a karşı güçlü bir ortağını kaybettiğini düşünen S.Arabistan için beklenmedik ve olumsuz bir gelişme olmuştu. ABD’nin Mübarek gibi önemli bir müttefikini desteklememesi, muhtemelen S.Arabistan Yönetimi’nin kendi geleceği için de endişe duymasına yol açmıştı. Gerçi ABD’nin, Mübarek’e yönelik toplumsal tepkinin büyüklüğü karşısında Mısır Ordusu ile işbirliği içinde Mübarek’i, iktidarı Yüksek Askeri Konsey’e devretmeye “ikna ettiği” ve yumuşak bir geçiş sürecinin ardından rejimin yeni isimlerle devamını öngördüğü de iddia edilmekteydi, ama seçimler eski rejim ve uzantılarına karşı halkın Müslüman Kardeşler Örgütü (MKÖ) ve Muhammed Mursi’nin arkasında birleştiğini ortaya koydu.

Bilindiği gibi, bu anti-Mübarek cephe, uygulanan yanlış politikalar nedeniyle birliğini koruyamayarak dağıldı ve meydana gelen bölünme ve kutuplaşmaların çatışmaya dönüşmesi üzerine, dönemin Savunma Bakanı Abdülfettah Sisi, Temmuz 2013’de askeri darbeyle yönetime el koydu. Ortadoğu’da demokratikleşmenin erdemlerinden söz eden ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler, görünüşü kurtarmaya yönelik bazı açıklamalar yaptılarsa da Sisi’yi hararetle desteklediler.

Anlaşılan o ki, Mübarek’in İsrail’in güvenliğini esas alan Camp David denklemine dayalı dış politikasının Mursi döneminde devam etmeyeceği düşüncesi, Mısır MKÖ’sünün Hamas ile ilişkileri, Mısır ile Türkiye arasında ideolojik boyutları da bulunan yakınlaşma ve Türkiye’nin o günlerde “Arap Sokağı’nda” sahip olduğu itibar nedeniyle, Mısır-Türkiye-Filistin eksenindeki gelişmelerin bölgedeki olası yansımaları  İsrail ve ABD’de endişe  yaratmıştı.

Demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş ılımlı İslamcı hareketlerin bölgede yol açabileceği etkinin S.Arabistan rejimi açısından da arzu edilmeyeceği açıktı. Tunus’un devrik lideri Zeynel Bin Abidin’i ülkesine kabul etmekle S.Arabistan daha Arap Baharı’nın başında ılımlı İslamcıların demokrasi taraftarlığından pek hoşlanmadığını göstermişti. Daha da öncesinde S.Arabistan’ın, demokrasiyi desteklemek adına siyasal İslamı ön plana çıkaran Büyük Ortadoğu Projesi’ni rejimine tehdit olarak algıladığı bilinmekteydi. S.Arabistan’ı Mübarek’in devrilmesi nedeniyle en fazla rahatsız eden husus ise Mursi’nin, İran karşısındaki geleneksel Körfez-Mısır-Ürdün dayanışmasına bağlı kalmayacağına dair işaretlerdi. Bu çerçevede askeri darbeyi memnunlukla karşılayan S.Arabistan, Sisi’ye desteğini, diğer Körfez ülkeleriyle birlikte yaptığı 30 milyar doları aşan yardımlarla gösterdi.

Darbenin ardından Sisi Yönetimi’nin MKÖ’ye yönelik baskıcı uygulamalarının yanı sıra, Sina’daki terör eylemleri üzerine Gazze sınırındaki Refah bölgesinde yerleşim alanlarını tahliye edip tampon bölge oluşturduğu görüldü. Filistinliler, özellikle de MKÖ’nün uzantısı olarak kabul  edilen Hamas, Sina’da tırmanan şiddetin parçası olmakla suçlandı, Sina’ya savaşçı ve silah aktarıldığı gerekçesiyle Gazze’nin nefes almasında tek araç olan tüneller tahrip edildi. Kendi güvenliğine büyük katkı sağlayan bu durum karşısında İsrail de Camp David Antlaşması’nın Sina’da asker bulundurmama koşulunu askıya alarak Mısır’a Sina’da askeri operasyon yapma imkanı sağladı.

Sisi’nin İsrail’in güvenliğini gözeten politikalara bağlılığını teyit eden bu gelişmeler, ABD/Batı tarafından da memnunlukla karşılandı, ancak Suriye’ye ilişkin yaklaşım farklılıkları Mısır ile ABD ve özellikle S.Arabistan arasında bazı pürüzlere yol açtı. Sisi’nin, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın siyasi sürecin parçası olması gerektiğine dair görüşleri, Esad’ın iktidardan ayrılmasını savunan Esad karşıtı koalisyonda hoşnutsuzluk yarattı. Aynı şekilde Sisi’nin, ılımlı muhaliflerin desteklenmesi  gerektiğini  belirterek  Suriye rejiminin kabul edebileceği muhalif isimleri ön plana çıkarmaya çalışması da muhalefeti  bölmeye yönelik bir hareket olarak algılandı. Muhalefeti yönlendirmeye yönelik bu hamle, gerçekte Sisi’nin Suriye’nin geleceğinde Suriye MKÖ’sünü etkin konumda görmek istemediğini ortaya koyuyordu. S.Arabistan’ın Esad’ın iktidardan ayrılmasını sağlayarak Suriye’yi İran’ın nüfuz alanından çıkartma ve İran’ı bölgesel etkinlik mücadelesinde geriletme stratejisine ters düşen bu yaklaşımına karşın, Mısır’a yönelik tepkiler kamuoyu önünde pek dillendirilmedi.

Esasen Sisi’nin, İran’a bölgesel üstünlük sağlayacak bir tutum içinde olmadığı, ancak Suriye politikasını S.Arabistan gibi İran karşıtlığı temeline değil, MKÖ karşıtlığı temeline dayandırdığı anlaşılmaktadır. MKÖ’ye karşı darbe yaparak iktidara gelen Sisi’nin tehditler sıralamasında önceliği MKÖ’ye vermesi olağandır. Kaldı ki, Esad karşıtı koalisyonda yer alan diğer ülkeler de Suriye politikalarını sadece İran’ı bölgesel planda geriletme amacı üzerine kurmuş değildir. İran tehdidi, Körfezden para teminini garantilediği için sıkça kullanılan bir argümandır, ama son tahlilde ne ABD başta olmak üzere Batılılar ne de ordusu güçlü Mısır gibi ülkeler İran ile savaşmak ister.

Suriye üzerinden İran’ın hedef alınması, Suriye’nin bölünmesi, “Sünnistan”ın kurulması gibi fikirlerin  Suudların hoşuna gittiği anlaşılıyor. Böylece Iraklı Sünnilerin de kışkırtılıp Irak’daki İran etkinliğinin sarsılabileceği hesaplanıyor. Şii-Sünni veya Arap-İran savaşı çıkarmaya yönelik, muhtemelen İsrail kaynaklı bu ve benzeri projelerin – ki içlerinde mutlaka “Kürdistan”ın kurulmasına dair de bir bölüm vardır- ABD tarafından onaylanıp onaylanmadığı bilinmiyor. Ancak Obama’nın, Başkanlığının son senesinde IŞİD’e karşı kısmi de olsa başarı sağlamayı amaçladığı ve dikkatini Suriye’den ziyade IŞİD’e  yönelttiği gözleniyor. Ayrıca İran’ı hedef alacak bir hareketin Suriye ve Irak ile sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi  etkilemesi  ve sonunda Batı’ya yönelecek radikalizmi körüklemesi olasılıklarının da ABD, daha doğrusu Obama Yönetimi tarafından dikkate alındığı düşünülmektedir.

Sonuçta S.Arabistan, Suriye’deki Arap Baharı’nı İran’a karşı bölgesel üstünlük sağlama aracı olarak görürken, Mısır bizzat maruz kaldığı baharın bölgesel yansımalarını ortadan kaldırmak istiyor. Bu çerçevede Mısır, Rusya-Suriye ve ABD-S.Arabistan eksenlerinin ortasında, ama Esad’a biraz daha yakın duruyor, dolayısıyla kaybedilmemesi için S.Arabistan’ın “sadakat satın alma” politikasını sürdürmesi önem arz ediyor.