Türkiye’de ve yurt dışında verdiğim konferanslarda mutlaka bir vesile ile tehlike, risk ve tehdit kavramlarına da yer veririm. Çünkü bu konuda bir hata yapıldığı takdirde ülkelerin çaresiz kalacağını bilirim. Bu alanda bir “farkındalık” yaratmaya çalışıyorum. Hey şey tehdidin doğru olarak algılanmasına bağlıdır. Doğru bir tehdit değerlendirmesi her türlü analizin başlangıç noktasıdır. Ekonomik ilişkiler de bundan bağımsız değildir. Büyük şirketler güvenlik analizleri yaptırmadan hiçbir ülkede yatırım yapmaz. Bir ülkeye dışarıdan müdahale ilk önce o ülkedeki ekonomik dengeleri değiştirir. Yeni ekonomik aktörler ortaya çıkar. Bu konuları kavramayan ülkeler bindikleri dalı keserler. Libya’nın üzerine bilinçsizce çullandık! Tam 5 Türk harp gemisi NATO emrine girdi. Komutan İtalyan Amiral deniz harekâtını, Haçlı seferlerini anımsatan “Andrea Doria (1466-1560)” adlı sancak gemisinden yönetti. Libya alt üst oldu. En büyük zararı Türk yatırımcılar gördü. Büyük ekonomik kayıplara uğradılar. Türk vatandaşları bu ülkeden çıkarıldı. Demek ki ekonomi-güvenlik-siyaset ilişkileri kavranamamıştı!

AB’ye Ekonomik Bağımlılık Doğru Mu?

Türkiye, AB ile bütünleşmeyi bir devlet politikası haline getirdi. Öyle bir rüzgâr estirildi ki AB’ye karşı çıkanlar gerici ve bağnaz sayıldı; ağır baskı altına alındı. Türkiye’deki oligarşi kendi özel çıkarları için basın ve yayın organları üzerinde AB lehine mutlak bir denetim kurdu. Dönemin MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, “Rusya ve İran’la işbirliği öneren” bir cümlesi nedeniyle adeta topa tutuldu! Baskılardan bunalan dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, “AB’ye katılmak jeopolitik zorunluluktur!” demek zorunda kaldı. Koca bir ülke aklını yitirdi!

İlk günden itibaren AB’ye karşı çıktım. Bu görüşümü TSK içindeki Komutanlarıma da açıkça ifade ettim. İtirazımın temeli tehdit değerlendirmesine dayanıyordu. Çünkü Türkiye’nin bütün stratejik çıkar alanlarına Batı ülkeleri saldırıyordu. Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege, PKK, Montrö, Ermeni Soykırım Yalanı, Kürt devleti kurma çabaları ve daha birçok konuda AB ile Türkiye’nin uzlaşma şansı yoktu.

Diğer itirazım jeopolitik nedenlerden kaynaklanıyordu. Avrupa 1821-1832 yılları arasında Yunanistan’ı kurdurmuş ve güney doğu sınırlarını belirlemişti. Yunanistan’ın Kral’ı (Birinci Otto) bile Almanya’dan getirilmişti. Avrupa’nın kültürel, siyasi ve coğrafi bir nitelik taşıyan güneydoğu sınırları daha o dönemde jeopolitik bir proje olarak belirlenmişti. Türkiye’yi bu sınırların içine itmek jeopolitik yasaların inkârı anlamına geliyordu!

Ekonomik nedenlerim de vardı! NATO Savunma Koleji’nde (Roma, 1993) AB’nin yaratacağı ekonomik refah konuşulurken şunu söyledim: “İspanya, Portekiz ve Yunanistan hızlı bir büyüme ve kalkınma sürecine girdi. Ancak AB ekonomik birliği kurulduğu takdirde ilk darbeyi bu üç ülke yiyecektir.” Çünkü ilkokul ve ortaokul yıllarımdaki bakkalların süpermarketler açıldıkça bir bir kapandığına bizatihi tanık olmuştum. Yunan, İspanyol ve Portekiz temsilciler bana sert bir şekilde karşılık verdiler. “Türkiye AB’ye alınmayacağı için kıskançlık nedeniyle böyle bir beyanda bulunduğumu” iddia ettiler! Şimdi, “Yandım Allah!” diye bağırıyorlar ama kement de boyunlarında duruyor.

Rimeller Döküldü Gözaltı Şişlikleri Ortada!

“Eskiden tehditlerini süslü püslü kelimelerin arkasına saklarlardı. Şimdi alenen söylüyorlar. Dürüst oldukları için teşekkür ederiz.” Bu sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait! Son kerte doğru bir tespit! Eğer tehdit değerlendirmesi ve jeopolitik yasalara uygun olmayan bir ittifaka katılırsanız, her an ekonomik tehditlerin hedefi olabilirsiniz! Çünkü sizi gizli ve sinsi bir şekilde hedefe koyan ittifak, öncelikle elinizi kolunuzu bağlayacak ekonomik bağlantılar kurar. Ekonomi silahı politik amaçlar için sonuna kadar kullanılır. İçinizdeki ekonomik aktörlere fırsatlar sunarak, kârdan pay vererek onları yanına çeker. Onlar da AB’nin ekonomik çıkarlarını, Türkiye’nin çıkarı olarak topluma pompalarlar…

Günümüzde yurtseverlik AB’nin ekonomik boyunduruğundan kurtulacak adımları cesaretle atabilmektir. Gerisi laf-ı güzaftır.