Nerden başlasam gerçekten bilmiyorum.

İnsanlara Kore hakkında bir şeyler anlatmayı, Kore hakkında konuşmayı o kadar çok seviyorum ki…

Bendeki bu sevda televizyonda izlediğim bir diziyle başladı ve hala doludizgin devam ediyor. Üç sene önce bahar daha yeni bitmişti ve nihayet yaz gelmişti. Evde elimde kumanda, kanalları gezerken yeni başlayan bir dizi buldum ve izlemeye başladım. Konusu o kadar ilgimi çekti ki tek kelimeyle anlatın deseniz ‘MUHTEŞEM!’ diyebilirdim. Sonra kardeşim Kore dizisinden uyarlama olduğunu söyledi. Çok şaşırmıştım; hani Uzak Doğu ülkesi olduğunu biliyordum ama şöyle bir algı var ya hani “Çekik işte hepsi Çinli” diye düşünmüştüm. Yanılmışım. İyice araştırdım, dillerini, tarihini, giyimlerini, kültürlerini, bize yakınlıklarını vs. Bu yüzden edindiğim bilgileri sizlere de aktarmak istiyorum.

Kore tarihi M.Ö. 3000 yılına kadar uzanır. Kore yarımada niteliğinde bir ülkedir. Kore yarımadası Çin ve Japonya gibi güçlü ülkelerin arasında kalmış, çok küçük ve fakir bir ülke olarak yaşamını sürdürürken Japonlardan çok çekmiştir ve bu durum 1945 yılında Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nı kaybetmesine kadar devam etmiştir.  Japonya’nın yenilmesinden sonra Güney Kore’yi Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Kore’yi de Rusya hegemonyasına almıştır. Böylelikle kuzeyde Rusya’ya dayalı komünist rejim, güneyde ise ABD’ye dayalı demokratik rejim kurulmuştur.

25 Haziran 1950 yılında Kuzey Kore rejimi Rusya’nın desteğiyle, Kore yarımadasının tamamına komünist rejimi yaymak amacıyla Güney Kore’ye saldırıp istila etti. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler Güney Kore’yi kurtarma kararı aldı ve bölgeye askerlerini gönderdi. Birleşmiş Milletler gücüne Türkiye bir tugayla katıldı. Mehmetçik çok büyük bir başarı gösterdi ve namı bütün dünyaya yayılarak takdir topladı. Yapılan görüşmeler sonucunda 25 Temmuz 1953 tarihinde ateşkes imzalandı ve bu ateşkes sonucunda 38. Paralel Kuzey Kore ve Güney Kore arasında sınır kabul edildi. Savaş sonrası başkanlık sistemine dayalı demokratik rejim ilan edildi.

Günümüzde herkesin de bildiği üzere ‘Sırlar Ülkesi’ olan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti yani Kuzey Kore hakkında fazla bilgi sahibi olmamız mümkün değil.

Ama Güney Kore hakkında dolu dolu bilgi sahibi olabiliriz. Yukarıda da değindiğim gibi dilleri, hareketleri çok farklıydı. Konuşmaları çok tatlı bir şekilde yapıyorlardı, buna AEGYO diyorlarmış. 7’den 70’e bunu herkes yaparmış. Bu hareketi yapmanın sebebi ise kendilerini çok şirin göstermek istemeleriymiş ki zaten öyleler. Açıp izlediğiniz zaman bu şirinliğe kapılıp gideceksiniz.

Dilleri Korece. Bu dil sondan eklemeli bir dil ve üstelik Türkler için öğrenilmesi en kolay dillerden biri. Alfabesi Çinlilerin ve Japonların kullanıldığı alfabeden çok çok farklı.  Bu alfabeye “HANGUL (한글)” adını veriyorlar ve Jason Hanedanlığı Kralı Sejong tarafından 1443 yılında yaptırılmış. Çinlilerin ve Japonların alfabesindeki gibi yüzlerce hece ya da harf yok. Bizimkiler gibi farklı olsun az ve öz olsun demişler herhalde. Kore alfabesi temelde 14 ünsüz, 10 ünlüden oluşur. Ayrıca 11 tane yarı ünlü (diphtong) harf bulunur. 5 tane de çift ünsüz bulunur, ama bunlar alfabede yer almaz. Şekillerden ve sembollerden oluşuyor. Baktığınız zaman “Bu ne böyle? Bunlar nasıl akılda kalacak?” diyenler oluyor. Hayır. Dediğim gibi Korece ile aynı dil ailesindeyiz ve Türkler için öğrenilebilecek en kolay dillerden biri,

Ben de Korece öğrenmek için paçaları sıvadım. Başta dizilerden, müziklerinden duyduğum kadarıyla kelime öğrendim. Daha sonra baktım böyle olmuyor… Açtım, internetten alfabesini öğrenmeye karar verdim. Alfabesini öğrendim. Sıra geldi kelime yazmasına. “Aman Allah’ım” dedim bu nedir böyle. Çünkü kelimeler 3’lü heceler şeklinde yazılıyor. O üçlü alt alta yazılır, üçlü hece bittiğinde diğer üçlü heceye geçerken yana yazılır ve bu şekilde devam eder. Yazmayı öğreneyim diye canım çıktı diyebilirim. Daha sonra dil bilgisine başladım ve baktım ki kolay gidiyor. Ta ki seviye atlayıncaya kadar… Şimdi ise Korece kursuna başlamaya karar verdim çünkü kendi kendine öğrenmek için çok fazla şey var ve ben de uzmanından dinlemek istedim. İnanması zor ama Tekirdağ’da karşıma Koreli bir aile çıktı ve yine inanması zor ama Koreli Bayan Korece öğretmeniymiş… Beni içtenlikle kabul etti. Şimdi bunun tadını çıkarıyorum.

Unutmadan söyleyeyim. “Dil öğreneyim de CV’me yazayım” diye düşünmedim hiç. Çünkü bu girdiğim zahmetin, bu kadar çaba sarf etmemin aslında tek bir nedeni var; Kore’ye gitmek. Onların yaşam tarzlarını kendi gözlerimle görmek, yemeklerini tatmak, sokaklarını gezmek, insanlarıyla o ülkenin dilinde iletişim kurmak…

Yaptığım araştırmada öğrendiğim kadarıyla yemeklerini Türk yemeklerinin aksine yağsız ve tuzsuz yapıyorlar. Genel anlamda deniz ürünleri tüketiyorlar. Geleneksel yemekleri “KİMCHİ” adını verdikleri Çin lahanasından yapılan ve çok acı olan bir yemek. Hangi Korelinin evine giderseniz gidin bu yemeği mutlaka görürsünüz. Ama “Onlar köpek eti yiyor!” demeyin lütfen. Çünkü Güney Kore’de bilinenin aksine çok küçük bir kısım haricinde köpek eti tüketilmiyor. Tüketmeyen vatandaşlar tüketilmemesi için propagandalar yapıyor ve bu durumu önlemeye çalışıyorlar. “Oraya gidersem ne yerim? Ya damak tadım Kore yemeklerine uygun değilse?” diye düşünmeyin çünkü Kore’de de dönerciler ve Türk yemekleri satan yerler bulunuyor.

Güney Kore dünyanın en güvenli ülkesi olarak biliniyor. Gecenin kaçı olursa olsun sokağa rahatlıkla çıkılabiliyor. Fakat dünyada intihar oranı en yüksek olan ülke Güney Kore ve bunun sebebi olarak eğitim sistemi gösteriliyor. Lise öğrencileri iyi üniversitelere gitmek amacıyla sabahtan akşama kadar ders çalışmaya maruz bırakılıyor ve bu sisteme dayanamayan öğrenciler ne yazıkki intihar ediyor. Çok az uyunan ve çok çalışılan bir ülke. Metrolar 4.30’da açılıyor ve o vakitte tamamı neredeyse dolu oluyor. Masa başı işlerde, büyük şirketlerde çalışanlar çalışma saatlerinde uyuya kalıyor. Patronları ise buna kızmıyor; aksine bu, çok çalıştıkları için dinlemeye ihtiyaçları olduklarını gösteriyor.

Kore’ye “UZAK DOĞUNUN YAKIN ÜLKESİ” lakabını takabiliriz. Gitmek isteyenler 10 saatlik bir uçuşu göze almalı. “Değer mi?” demeyin, gerçekten değer. Sokağa adımınızı attığınız an ilgi odağı olursanız, buna şaşırmayın sakın! Çünkü görünüş olarak hemen fark edileceksiniz ve bu yüzden insanlar sizinle konuşmak isteyecekler. Size yemek ısmarlamak isteyenleri bile görebilirsiniz. “Hangi Ülkedensin?” diye sorabilirler size. “Acaba neden bana bunu soruyorlar?” diye kara kara düşünmeyin, panik olmayın derim. Siz “Türkiye” dediğiniz an sizi kucaklayabilirler, ”Oooo! Kardeş ülke” diye bağırabilirler. Bunun sebebi Kahraman Türk askerimizin Kore savaşında Güney Kore’ye yardım etmesi ve büyük bir başarı elde etmesidir. Bu yüzden minnet duyarlar. Eh! Tabi bilenler kadar bilmeyenler de vardır. Hazır konusu açılmışken bize olan sevgi ve minnettarlıklarının sebebi savaş sırasında Türk askerinin kahramanlığı ve geride bıraktığı izlerdir…

Geçtiğimiz dönemde, Kore savaşında yaşanan olayı bizlere göstermek için Türk-Kore yapımı Ayla filmi çekildi. Filmde askerlerimiz yardım amacıyla Kore’ye gidiyor. Savaş sürerken bir gece ormanda annesi ve babasının başında ağlayan minik bir kız buluyorlar. Kızı gördüklerinde geride bırakmak istemiyorlar ve onu yanlarında götürüyorlar. Süleyman DİLBİRLİĞİ isimli kahraman Türk Astsubayı kızın bakımını üstleniyor. Ona yiyecek, içecek, kıyafet temin ediyor. Ona Türkçe öğretiyor ve ona “Ayla” ismini koyuyor. Birbirlerine çok alışıyorlar ve kendilerini baba kız olarak görüyorlar… Ve… Maalesef savaşın bitiminde birbirlerinden ayrılıyorlar.

İzleyenleri gözyaşlarına boğan bu filmi izlemeyenler için şiddetle tavsiye ediyorum. İzlediğiniz an Kore ve Türkiye arasındaki bağı göreceksiniz.

Kore savaşından sonra merkezden oldukça uzak olan Busan şehrinde bir “Türk Şehitliği” yapılmış. 721 askerimizden 462’ sinin cenazesi buraya defnedilmiş. Şanlı Türk bayrağının oradaki göklerde de dalgalanması çok gurur verici.

Benim de istediğim şey Kore ve Türkiye arasındaki bağların daha da güçlenmesi. Kore ile sık sık iletişimde bulunmanın, kültürel, tarihsel geziler düzenlemenin, bu konular hakkında insanları bilgilendirmenin, orada bulunan insanlarla sıkı sıkıya bir iletişim halinde bulunmanın aramızdaki bağları daha da güçlendireceğini düşünüyor ve bu uğurda ben de çaba göstermek istiyorum. Bu kadar insancıl ve sıcakkanlı iki toplumun birbirinden ayrı kalmasını istemiyorum.

Umarım bir gün orada yaşayabilirim ve dilimizi ve kültürümüzü onlara tanıtabilirim…