Türkiye, Arap dünyasının egemen olduğu Orta Doğu’ya, Türk olduğu için uzak ama bölgenin içinde Araplara komşu bir ülke olduğu için yakın bir konuma sahip bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye hem Orta Doğunun içinde hem de dışında bulunan bir devlet görünümüne sahiptir. Yıllar geçtikçe ve olaylar ortaya çıktıkça, Türkiye Orta Doğu gelişmelerine bazen uzak kalmakta bazen da hiç beklenmedik bir anda kendisini siyasal gelişmelerin tam ortasında bulabilmektedir. Bu nedenle, Türkiye siyasal gelişmelere göre hareket etme serbestisini kendisinde görmekte ama kalıcı bir bölge siyasetini oluşturamadığı için de beklenmedik durumlar ile de karşı karşıya kalabilmektedir. Türkiye ve Orta Doğu tarihi birlikte ele alındığında bu gibi birçok gelişmenin örnekleri ortaya çıkmaktadır. Bölge nüfusunun dörtte üçünü oluşturan Arapların tek bir temsilcisi olmaması sorunları çözümsüz bırakmaktadır. Bölünmüş Arap dünyasında yer alan devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda başka yönlere doğru hareket etmeleri yüzünden karşısında Arap dünyasını temsil eden tek bir güçlü makam bulamayan Türk diplomasisi, Arap devletlerinin bütününü dikkate alarak devletler arası çekişmeler ile farklı davranış biçimlerini hesap ederek davranmak zorunda kalmıştır. Özellikle siyasal bunalım dönemlerinde bu durumdan kurtulmak için yeni yollar denemek zorunda kalan Türkiye, Arap bütünlüğünü bir yana bırakarak her Arap devletini birbirinden ayırarak muhatap olma yolunu bilinçli bir biçimde tercih etmiştir. Türk diplomasisi, Orta Doğu sorunları üzerinde çalışırken, bölgeye has özel durumların dikkate alınmasına her zaman için öncelik vermek zorunda kalmıştır.

Anadolu yarım adasını Arap yarımadasından ayıran Türkiye-Suriye sınır hattı aynı zamanda Türkler ve Araplar arasındaki sınır hattı olarak belirlendiği için Türkiye her zaman bu durumu dikkate alarak hareket etmiştir. Osmanlı sonrasında bölgeye gelen Britanya emperyalizmi yeni bir Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmamak için, her zaman Türkler ile Araplar arasına mesafe koymaya ve bu iki grup insanın yaşadıkları ülkelere göre farklı siyasetler geliştirmeye dikkat etmiştir. Batı bloku bu bölgede yeni bir düzen kurarken, oluşturulan farklı devletlere birbirinden ayrı siyasal rejimlerin getirilmesine çalışmıştır. Emperyalistler, Sünnilerin çoğunlukta olduğu ülkeye Şii yönetimi, Şiilerin çoğunlukta olduğu ülkeye ise Sünni yönetimi getirerek, bölgedeki devletlerin kendi halklarından ya da toplumlarından kopuk kalmasına, tabansız yönetimlerin işbaşına gelmesine ve bunların sosyal desteğe sahip olmasının önlenerek tavanda bırakılmalarına, böl ve yönet ilkesi doğrultusunda öncelik verilmiştir. Özellikle Baas partisinin Arap milliyetçiliği doğrultusunda bir Arap birliği oluşturmasına karşı çıkılmış ve bölgedeki Şii-Sünni farklılıklarının bölgesel bir bütünleşmeye gitmemesi için çok çeşitli siyasetler devreye sokulmuştur. Lübnan diye bir tampon devlet Suriye’ye karşı kurulurken bölgedeki gayrimüslim nüfustan yararlanılmış, Ürdün diye bir tampon devlet Irak’a karşı oluşturulurken Kafkasya’dan getirilen Çerkez nüfus bu yapay ülkeye halk topluluğu olarak monte edilmeye çalışılmıştır. Ürdün ve Lübnan sahte devletler olarak yeni haritada konumlandırılırken, bir büyük Arap birliği dayanışmasının Filistin ülkesinde yeni kurulan İsrail’i hedef alması önlenmeye çalışılmıştır. Nüfus çoğunluğu Çerkez olan Ürdün, İngiltere’ye yakın bir yol izlerken, eski bir Fransız sömürgesi olan Lübnan’da gene Fransa’nın yolundan gitmekte böylece İsrail için oluşturulan iki tampon devlet olarak bir araya gelmelerinin ve ortak bir politika izlemelerinin önü kesilmektedir. Fransa bölgeye girerken Lübnan’ı giriş kapısı olarak görmekte, İngiltere ise bölge haritasının çizicisi olarak Ürdün kapısından Orta Doğu’ya yönelen manevralarını uygulama alanına getirmektedir. İsrail ise her zaman için Amerika’nın Orta Doğu eyaleti biçiminde hareket etmektedir. ABD’den kalkan uçakların en çok gittiği ülke konumuna sahip olan İsrail, ABD için bölgeye giriş kapısı konumundadır. ABD diplomasisinin merkezi konumundaki bu küçük ülke kendisini çevreleyen Arap baskısına karşı, Amerika’yı her zaman için kurtarıcı görmekte ve bu doğrultuda Amerikan devletinin bölge üzerindeki siyasetlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilme doğrultusunda adımlarını atmaktadır. Bu durumda İsrail yerine ABD Arap ülkeleriyle muhatap olmaktadır.

4arap-birligiOrta Doğu’da İsrail’e karşı Arap Birliği kurulamadığı gibi, uluslararası alanda etkinliklerde bulunan Arap Birliği örgütü de, Arap çıkarlarını doğru dürüst koruyamamaktadır. Hemen hemen her sene toplanan Arap Birliği zirvelerinde bu yüzden etkili kararlar alınamamakta ve bu nedenle de istendiği gibi çalışamamaktadır. İslam’ın mezhepleri içinde bölünen Arapların toparlanabilmesi açısından Arap milliyetçiliği de yeterince etkin olamamıştır. Dinin siyasetten ayrılması noktasında tam bir belirginlik sağlanamayınca Türk milliyetçilerinin gerçekleştirdiği laik devlet düzenini hiçbir Arap ülkesi kendi toprakları üzerinde bir siyasal düzen olarak kuramamıştır. Milliyetçilik akımı İslamiyet’ten sonra Arapların düşüncelerini en fazla etkileyen oluşum olmasına rağmen, ülke farklılıkları yüzünden güçlü bir Arap milliyetçiliğinin merkezi alanda gerçekleşmesi mümkün olamamıştır. Baasçılık bugün yıkılmak istenen Irak ve Suriye devletlerinin yönetiminde etkin olurken bir İslamiyet-Milliyetçilik ve Sosyalizm sentezi oluşturulmaya çalışılmış ama mezhep farklılıkları yüzünden bu deneyimin geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşması önlenmiştir. Arap dünyasında ilk çökertilen rejimlerin Baas partileri düzenine sahip olan Irak ve Suriye’de gerçekleşmesi böylesine bir sentezin ortaya çıkmadığının en önemli kanıtı olmuştur. Bu durumda, İslamiyet’in çatısı altında bir araya gelemeyen Arapların güçlü bir milliyetçilik akımının çatısı altında da toparlanamadıklarını gözler önüne sermektedir. Pan-Slavizm, Pan Cermenizm ya da Pan-Türkizm gibi aynı kökten gelen bir ülkeler arası dayanışma düzenini, Araplar Pan-Arabizm çizgisinde gerçekleştirememişlerdir. Arap dili ve bu dilin çevresinde gelişen Arap kültürü de bir büyük Arap birliğinin oluşumu açısından yeterli olamamıştır. Arap asıllı liderler kendi vatandaşlarının çıkarlarının ötesinde, tüm Arap dünyasının sorunlarını çözmeye dönük bir bölgesel tavrı geliştiremediği için de Arap milliyetçiliği cılız kalmıştır. Nasır, Saddam ve Kaddafi gibi Arap devletleri başkanları tüm Arap dünyası için milliyetçiliğe kalkıştıkları zaman yalnız kalmışlar ve emperyalizmin baskıları ile iktidardan uzaklaştırılmışlardır.

sasasa_4591Arap ülkelerinin topraklarının altında uzayıp giden enerji kaynakları bu ülkelerin bazılarını çok zengin yapmış ama bazılarının da geride kalarak yoksullaşmalarına neden olmuştur. Batının zengin ülkeleri Arapların elinde birikmiş olan petro-dolarları geri çekebilmek için silah satışı senaryosunu her zaman için ön planda tutmuştur. Söz dinlemeyen, İran, Mısır, Irak, Libya ve Arabistan gibi ülkelerde halk kitleleri isyanlara kışkırtılarak ve bu gibi devletlerin elinde uluslararası bankacılık sisteminde birikmiş olan para hesaplarına el konularak birikmiş paralar geri alınmıştır. İran şahı bağımsız politikalara yönelince İslam devrimi batı emperyalizmince hazırlanmıştır. Nasır, Saddam ve Kaddafi batı insiyatifine karşı çıkarak direnince halk isyanları üzerinden bu liderlerin tasfiyeleri gerçekleştirilmiştir. Petrol ve doğal gaz rezervleri batı emperyalizmini bu ülkelerin üzerine çekerken Araplar baskı altında kalmışlar ve bu doğrultuda birçok ayaklanma senaryolarına alet olma noktasına düşmüşlerdir. En son olarak devreye giren Arap Baharı olayları gene batılı gizli servislerin provakasyonları ile gündeme gelmiş ve Arap dünyasını bir kez daha iç karışıklıklara mahkûm ederek çok büyük zararlar vermiştir. Orta Doğu bölgesinde İsrail’in büyük bir bölgesel imparatorluk oluşturma planları gerçekleşemeyince, Yahudi devleti iki bin yıl önce kendisini yok eden Roma İmparatorluğu gibi davranarak bir Akdeniz hegemonyası arayışına girmiştir. Bu plan çerçevesinde Roma kentinin yerini Kudüs alacak ve tıpkı Roma devletinde olduğu gibi bütün Akdeniz kıyıları, Kudüs merkezli yeni imparatorluğun sınırları içerisinde yer alarak, karada gerçekleştirilemeyen Siyonist imparatorluğun merkezi denizin kıyılarında gerçekleştirilmesi operasyonuna katkı sağlayacaktı. Arap baharı, Tunus gibi bir Arap ülkesinde başlıyor ve kısa zamanda bütün Arap dünyasına yayılarak yerleşik devletler düzenini bozuyordu. Burada istenen yeni olgu, sivil ayaklanmalarla Arap devletlerin çökmesi ve giderek parçalanmasıydı. Tunus’ta yabancı gizli servisler aracılığı ile başlatılan olaylar zinciri Libya’da Kaddafi rejimini devirerek, Arap ülkelerinin Irak ve Suriye gibi parçalanmalarına giden yolu yeniden açıyordu.

Büyük İsrail’in Akdeniz kıyılarında kurulması sürecinde Tunus ve Libya ile birlikte Mısır’da da Hıristiyan Kıptiler üzerinden parçalanma olaylarının tırmanma göstermesi, Kuzey Afrika bölgesinin de aslında Orta Doğu bölgesinin güney kısmı olduğunu ortaya koymuştur. Bu doğrultuda olaylar daha sonraki aşamada Sudan ve Somali gibi ülkelere de sıçramış, bu gidişin sonunda Sudan bölününce bu ülkenin güney bölgesinde yeni bir devlet İsrail’in kontrolü altında ilan edilmiştir. Daha önceleri aynı durum Habeşistan’da cereyan edince, bu ülkenin deniz kıyısındaki eyaleti olan Eritre bölgesi ayrı bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etmiş ve İsrail Güney Sudan’da olduğu gibi bu ülkeye gelerek askeri üs kurmuştur. Orta Doğu’nun güneyi konumundaki Kuzey Afrika bölgesi uzun süren Osmanlı devletinin hegemonyası nedeniyle genel olarak Müslüman bir nüfusa sahip olduğu için, bu durum tam bir Orta Doğu hegemonyasına soyunan Siyonist devletin bölgenin güneyine de el atması gibi bir emperyal gelişmeyi gündeme getirmiştir. Fas’tan Malezya’ya kadar uzayıp giden Ekvator çizgisine paralel bir biçimde yan yana dizilen İslam ülkelerinin sınırlarının değiştirilmeye çalışılması ile birlikte gündeme gelen batı merkezli saldırı sürecinde, Arap ülkeleri gene yalnız başlarına var olma mücadelesine sürüklenmişler ve bir türlü bir araya gelemedikleri için küresel emperyalizmin sınırları değiştirme görünümlü yeni saldırı ve parçalama senaryolarına karşı planlı ve örgütlü bir biçimde karşı çıkamamışlardır. Arapların dağınıklığı diğer Müslüman ülkelerde de görüldüğü için batılı ülkeler rahatça emperyalist saldırılarına devam ederek Arap topluluklarını iyice dağıtmışlardır.

Türkiye’nin Orta Doğu bölgesi ile ilişkileri hem İslamiyet üzerinden hem de Türk-Arap ilişkileri açısından ele alınmak durumundadır. Türkiye Cumhuriyetinin nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle, İslam ülkeleriyle yakınlaşma içinde olan Türkiye aynı zamanda Türk-Arap ilişkileri üzerinden komşuluk bağlantılarını geliştirerek, Orta Doğu ülkeleri üzerinde etkin olabilmenin arayışı içinde olmuştur. Türk devleti, Birinci Dünya Savaşı ve kuruluş yıllarından gelen bir çizgide Batı bloku ile yakınlaşma ve hesaplaşma ilişkileri içinde olduğu için kuruluş yılları döneminde Orta Doğu bölgesi ile yakından ilgilenme şansını elde edememiştir. Türkiye’nin Orta Doğu ile ilgilenmesi ikinci dünya savaşı öncesinde saldırılara karşı komşu ülkelerle dayanışma paktları kurmak biçiminde olmuştur. Balkan ve Sadabat Paktları kurulurken Türkiye sınır komşuları ile yakınlık içine girmeye çaba göstermiştir. Savaş sonrasındaki dönemde ABD’nin Orta Doğu bölgesine gelmesi, İsrail’in kurulması ve Türk devletinin NATO askeri paktına katılması ile Türkiye-Orta Doğu ilişkileri batı yönlendirmeli olarak başlamıştır. İncirlik üssünün kurulması İsrail’in korunması için Türkiye’nin devreye sokulması ile gerçekleşmiştir. ABD’nin bölgeye gelişi ve İsrail’in kurulması ile Türk dış politikasında da önemli bir değişiklik yaratmış ve Türk diplomasisi giderek Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm çizgisine doğru kayma göstermiştir. Daha önceleri kurulmuş olan Sovyetler Birliğinin getirdiği soğuk savaş ortamının güçler dengesi doğrultusunda oluşturulan Türkiye’nin merkezi konumuna uygun dış politika anlayışı geride kalmış ve yerini giderek Atlantikçilik ve Siyonizm aldıkça Türkiye daha çok Orta Doğu ülkelerine yönelik siyasi açılımlarda bir tür batı karakolu olarak NATO üzerinden kullanılmaya çalışılmıştır. Yeni dönemde Türkiye’nin giderek ABD ve İsrail ikilisinin dümen suyunda giden bir ülke konumuna gelmesiyle, Araplar giderek Türkiye’den uzaklaşmışlar ve Türkiye’yi ABD-İsrail ikilisinin karakolu olarak görmüşlerdir. İsrail’i koruyacak bir üs olarak İncirlik tesisinin Türk topraklarında kurulmasını, Araplar arkadan vurulmak olarak açıklamışlar ve bu yüzden Türkiye’yi sorumlu görmüşlerdir. Cihan savaşları sonrasında batı hegemonyası altına girmekten kurtulamayan Türkiye, Atatürk’ün bağımsızlık çizgisinden batıya bağımlılık noktasına gelmiş ve bu yüzden de komşuları ile ilişkileri kopma noktalarına gelmiştir.

CENTO“Ne Arabın yüzü, ne de Şam’ın şekeri” sözü ile Türkiye’de Arap düşmanlığı pazarlayan batı işbirlikçileri ve Siyonistler, Türkler ile Arapların arasını bozarak Türkiye’nin batının ileri karakolu bir yarı sömürge konumuna düşürülmesini sağlamışlardır. Bu arada Türkiye’yi İsrail’e yaklaştırmak çabaları ve İsrail’in kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdiği Orta Doğu politikalarının uygulama alanına getirilmesi girişimlerinde, Türkiye’nin bölge ülkesi olarak kullanılması, ya da batı blokunun çıkarları doğrultusunda bir taşeron devlet konumuna sürüklenmesi için Araplar aleyhinde ciddi bir propaganda yapılmıştır. Arap ülkeleri şeriatçılıkla suçlanırken, Türkiye’nin laik devlet rejimi dayanak noktası olarak kullanılmış ve bu durum giderek bir Arap düşmanlığı politikasına dönüştürülmüştür. Türkiye’nin güney komşusu olan Arap ülkeleri ile ilişkilerinin geliştirilmesi ve komşuluk ilişkileri üzerinden bir bölgesel dayanışma ittifakına yönelmesi, sürekli olarak batıcı ve İsrailci lobiler tarafından Türkiye’nin iç politika sahnesinde engellenmeye çalışılmıştır. İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail üçlüsü Türkiye’yi İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir batılı çizgide yönlendirmeye ağırlık vermiştir. Bu doğrultuda Türk devletinin iç politikası ile bölgeye yönelik diplomasisi dolaylı yollardan Siyonizm doğrultusunda maniple edilmeye çalışılmıştır. Uzaktan kumandalı batı emperyalizmi bölgedeki İsrail Siyonizmi ile işbirliği yaptıkça, bütün bölge ülkeleri ciddi anlamda tehdit rüzgârları ile karşılaşmış ve bu yüzden de Avrupa kıtasında olduğu gibi bir bölgesel güvenlik şemsiyesi oluşturulması gerçekleştirilememiştir. Soğuk savaş döneminde Türkiye’yi Bağdat paktı ile denetim altına almak isteyen batı emperyalizmi, Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün zamanında oluşturduğu bölge ülkeleri dayanışma örgütü olan CENTO’nun yeniden gündeme getirilmesine ısrarla karşı çıkmışlardır. Dünyanın en büyük savaşlarının ve çatışmaların yaşandığı bir coğrafya olarak Orta Doğu bölgesini elinde tutmak isteyen batı bloku, bölge ülkelerinin bir koruyucu şemsiye altında bir araya gelerek kendilerini güvence altına alacakları bir bölgesel işbirliği ve güvenlik örgütlenmesine hiçbir zaman izin vermemişlerdir. Bu tür bir gelişmeyi önlemek üzere de işlerine geldiği gibi bölge ülkeleri arasındaki sıcak çatışmaları körüklemeye devam etmişlerdir. Kendi yetiştirdikleri bazı kişileri siyaset sahnesine yönlendirerek, stratejik derinlik gibi aldatıcı kavramlar üzerinden Türkiye’nin güney komşuları olan Arap ülkeleri ile sıcak çatışmalara ve savaşlara girmesini açıktan desteklemişlerdir.

Birinci dünya savaşı sırasında İngilizlerin kışkırtmış olduğu Arap şeyhlerinin önderliğindeki Arap toplulukları, Osmanlı İmparatorluğunun kendi yarımadalarından çıkması doğrultusunda ortaya koyduğu direniş hareketlerini, Türklerin arkadan vurulması olarak gösteren batı işbirlikçisi mandacı çevreler bu noktadan hareket ederek büyük bir Türk düşmanlığının Arap ülkelerinde yaygın olduğu gibi bir görüntüyü kamuoyu önünde yükseltmektedirler. Şerif Hüseyin’in bir Arap krallığı peşinde koşması, bazı Arap şeyhlerinin Osmanlı yönetimine karşı isyan etmelerini gündeme getirdiği için Türkler ve Araplar yedi yüzyıl sonra yeniden karşı karşıya getirilmişlerdir. Osmanlı dönemini Türk emperyalizmi olarak gösteren Siyonist kesimler, Arapları Türkiye’ye karşı bir araya getirerek yeni bir Osmanlı macerasına bölgenin sürüklenmesini önlemeye çalışıyorlardı. Türkiye ise, yeni kurulan bir devlet olarak ayakları üzerinde durmaya çalışırken, hem tarafsızlığını korumuş hem de ikinci dünya savaşı gibi hedefi belli olmayan bir büyük savaşa alet olmamak üzere uluslararası alana kendisini kapadığı bir iç düzene yönelme dönemine doğru yönelmiştir. Sovyetler Birliğinin varlığı merkezi coğrafyada bir doğu-batı dengesini ortaya çıkardığı için, Türkiye batıya yönelerek kendisini sosyalist sistemin baskılarından ya da işgal tehditlerinden kurtarmaya öncelik vermiştir. Sovyet tehdidi Türkiye ile birlikte bütün Arap dünyasını da hedeflediği için, Arap ülkeleri de batılı ülkeler ile yakınlaşarak böyle bir büyük gücün Asya’nın kuzeyinden Orta Doğu bölgesine doğru inmesini istemiyorlardı. Ne var ki, savaş sonrası dönemde olayların hızlı gelişmesi yüzünden yirminci yüzyılın tam ortalarında Irak’ta bir darbe yaptıran Sovyetler Birliği merkezi coğrafyaya resmen adımını atıyordu. Rusya’nın sosyalist sistem adına Orta Doğu’ya girmesiyle birlikte, Türkler ile Arapların arasını açmaya dönük bir emperyalist güç daha bölgede öne çıkıyordu. Rusya’nın Irak sonrasında Suriye’ye de müdahale etmesi ve kendisine yakın rejimleri bu iki ülke üzerinden bölgeye getirmesi ile birlikte Rus emperyalizmi de Orta Doğu’da batı emperyalizmine karşı çizgide devreye giriyordu.

Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olan Türkiye aynı duruma Arap ülkeleri ile de ortak bir çizgi üzerinden sahip olduğu için, Türkiye’nin Arap dünyasına yönelik açılımlarında Rus hegemonyasının da etkileri olmuştur. Soğuk savaş yıllarında Türkiye ile Arap dünyasının arasına hem batı bloku hem de doğu bloku olarak Sovyetler Birliği giriyor ve bölgede geleceğe dönük bir Arap-Türk yakınlaşmasına gidebilecek tüm gelişmeleri önlüyorlardı. Türkiye’nin NATO üyesi olması da, batılı ülkeler açısından Türkleri Araplardan uzak tutmanın bir başka yolu olarak kullanılıyordu. Türkiye’yi batı emperyalizminin sözcüsü olarak gösteren birçok senaryo batılı gizli servisler ve basın organları aracılığı kamuoyuna taşınarak, yapay bir Türk-Arap çekişmesi ortamı yaratılıyordu. Türkiye NATO üyesi olduktan sonra, batı bloku Türk devletini hem Ruslara karşı sınır karakolu hem de Araplara karşı askeri üs olarak kullanma yoluna gidiyordu. Bu durum Türkiye Cumhuriyetini sosyalist blok ile olduğu kadar Arap ve İslam dünyası ile de karşı karşıya getiriyordu. Sosyalist sistemin dinsizlik çizgisinde İslam dünyasına karşı durması, İsrail’i bölgede rahatlatıyor ve böylece Türkiye’de laik devlet modeli ile İslam dünyasına mesafeli kalırken, batı ile birlikte doğu blokuna yakın bir çizgiye yöneliyordu. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Amerikan emperyalizmi Basra körfezine gelerek Irak ve Kuveyt bölgelerinde savaşı başlatıyordu. Bölgede meydana gelen otorite boşluğunun doldurulmasını Araplara bırakmak istemeyen ve Rusya gibi Asya güçlerinin merkezî alana inmesinin önüne geçmek isteyen Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakı Irak sonrasında, Suriye, Libya, Yemen gibi Arap ülkelerini de savaş alanına dönüştürmesi üzerine, bütün Arap devletlerinin parçalanacağı yeni bir emperyalist süreç bölgeye dışarıdan dayatılıyordu. Bu aşamada, Türkiye, Siyonist ve emperyalist oyunlarda kullanılmaya çalışılmaktadır. Bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini de beraberinde getiren bu gibi gelişmelere karşı, Türkiye bağımsız hareket etmeli ve bölge ülkeleriyle bir araya gelerek, Türk-Arap birlikteliği çizgisinde yeni bir dayanışma düzeninin temelleri atılmalıdır.