Barış nedir? Nasıl sağlanır? Peki ya vicdan… Doğuştan mı gelir yoksa zamanla mı kazanılır? Barışın en önemli yapı taşı vicdandır. Vicdansız insanlar ağaçsız topraklara benzer. Kuru, yıpranmış ve verimsiz topraklara. Vicdanı olmayan insan kendini başkasının yerine koyamaz, onun ne düşündüğünü umursamaz, dünyada sanki sadece kendisi yaşıyormuş gibi davranır. Zaten savaşlarda bu nedenle çıkmaz mı?

Hepimiz vicdan duygusu ve masumiyetle doğarız. Düşünün bir bebek ya da bir çocuk nasıl başkalarına zarar verecek düşünceler üretebilir ki. İnsanların bencil arzuları, güç peşinde koşmaları ve kendilerini diğerlerinden üstün kılma çabaları insanların vicdanlarını köreltir. Bu duygulara da büyüdükçe, dünyayı ve çevremizi tanıdıkça sahip oluruz. Bu demek değil ki dünyadaki herkes bencil. İyi insanlar da var tabii. Ama onlar da zamanla azalıyorlar. Çünkü biz, gerçekten iyi olan insanları gözden kaçırıyoruz. İyilik yapmak demek karşılık beklememek demektir. Kendinden başkasının bu iyiliği duymaması demektir. Ama artık yapılan en ufak bir şeyde bile insanlar, yaptıkları iyiliğin duyulması için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu da bizim iyilik anlayışımızı yavaş yavaş kaybetmemize neden oluyor. İyilikler azaldıkça kötülükler çoğalır. İnsanlar biz demek yerine ben demeye başlarlar. Artık ‘bizim iyiliğimiz için değil kendi iyiliğim için ne yapmalıyım?’ sorusunu sorarlar. Bu nedenle de sırf kendi iyilikleri için başkalarının hayatlarını karartmakta bir sorun görmezler.

Savaşlar… Bir türlü neden çıktığını anlayamadığımız savaşların temelinde işte bu bencillik yatıyor. Lider olmak kolay değildir. Özellikle de bir ülkenin lideri olmak.  Belli niteliklere sahip olması gerekir liderin. Güçlü olmalı, sorunlara çözüm bulmalı, insanlarla iletişim kurabilmeli, onların önünde değil yanında olmalı ve en önemlisiyse bencil olmamalıdır. Düşünün bir lider bencil olursa, ülkenin ve orada yaşayanların iyiliğini düşünmeyip sadece daha fazla güç isterse ne olur? Savaşlar ortaya çıkar. Güç çok ilginç bir histir. Sahip olduğun zaman kendini çok iyi ve üstün hissedersin. Yavaş yavaş bu duygu seni ele geçirir. Artık sen gücünü kullanmayı bırakırsın, gücün seni kullanmaya başlar. Sahip olduğun güç sana asla yetmez ve sen hep daha fazlasını istersin. Bu güce ulaşmak iş yerindeki bir insan için kolaydır. Daha çok çalışıp daha iyi pozisyonlara gelebilir. Böylelikle gücü artar. Ama bir ülke lideri için bu o kadar kolay değildir. Güçlü olmak için daha fazla toprağa, ham maddeye, askere ve paraya ihtiyacı vardır. Bunlara sahip olmak içinse; diğer ülkelerle savaşır. Sırf kendisinin daha güçlü olması için halkının sefalet çekmesine izin verir. Sonuçta savaşan oğlu değildir başka annenin, babanın oğludur. Bombalar patladığında onun değil, başkalarının canı yanar. Başkalarının çocukları öksüz kalır.

Savaş sadece tek taraflı değildir. Bu acıları sadece kendi ülkesinin vatandaşları yaşamaz. Diğer ülkede de aynı acıları yaşayan insanlar vardır. Diğerlerinin suçuysa, savaştıkları ülkenin liderinin onları bir yem olarak görüp gücü için onları tüketmek istemesidir. Gücü sevip daha fazlasını isteyen bir lider hem kendi ülkesini hem de başka ülkeleri mahveder. Peki, ne olur bu savaşın sonucunda?

Ne kalır geride?  Yıkılmış evler, parasız insanlar, öksüz çocuklar, savaşta bir hiç uğruna ölmüş insanlar kalır geride. Savaşta hep kazanan taraf vardır diye öğretilir bizlere. Ama kazanan hiçbir zaman halk olmaz. Liderler kazanır aslında. Çünkü istedikleri gücü elde etmişlerdir. Hem de hiç savaşıp acı çekmeden… Geride kalmış halka ise gücünü kazanmış olan lideri alkışlamak kalır sadece. Sanki kendileri için bir zafer kazanmışlar gibi sevinirler. Oysa kazandıkları sadece yıkımdır… Bu yüzden artık bu koca dünyada hep birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz. Güç peşinde değil iyilik peşinde koşturmalı liderlerimiz. “Ben değil biz nasıl güçlü oluruz?” Demeli. Savaşarak sefalet içinde yaşamaktansa barış içinde mutlu yaşamak daha güzel değil mi? Unutmayalım barışta sadece bir kişi değil herkes kazanır.