Paulo Coelho’nun Simyacı kitabında yer alan şu bölümü anımsayalım:

“Zaman hızlandıkça kervanlar da hızlanıyor” diye düşündü Simyacı, yüzlerce insan ve hayvanın vahaya geldiğini görerek. Vaha sakinleri bağıra çağıra yeni gelenleri karşılamaya koştular. Ama bunların hiçbiri ilgilendirmiyordu Simyacı’yı. Daha önce de nicelerinin gittiğini görmüştü; vaha ve çölün sessizliğini hiçbir şey bozamamıştı. Rüzgârın etkisiyle biçim değiştiren bu uçsuz bucaksız kumlarda taban tepen krallar ve dilenciler görmüştü; ama çocukken gördüğü kumlardan farklı değildi bu kumlar.

Hiç düşündünüz mü; yaşları, ırkları, cinsiyetleri, dinleri ne kadar farklı olursa olsun; insanoğlunun ortak olarak yaptığı en iyi şeylerden biridir hayata karşı yakınmak. Başlarına gelen ufacık kötü bir olayda bile hemen hayata karşı isyan etmeye başlarlar. Kötülükler bir anda hayatlarının merkezine yerleşir ve bir karadelik gibi iyi, güzel olan her şeyi içine çeker. Daha sonra insanlarda karamsarlık, isyankârlık başlar. Ani kararlarla yaşadıkları tüm güzellikleri çöpe atarlar. Bu da kötülüklerin güzelliklerden hep üstün olacağının bir kanıtıdır aslında.

Ä°lgili resim

İnsanlar iyilikleri, güzellikleri yaşarken düşünmez, görmez ya da önemsemez çünkü onlar hep oradadırlar. Bütün günler birbirlerinin benzeridir onlar için ve insanlar akrep ve yelkovan ilerledikçe karşılaştıkları güzelliklerin farkına varamamaya başlarlar. Normaldir onlar için sağlıklı olmak, nefes almak, şarkı söylemek, mutlu olmak… Ve gözler hiçbir zaman normal olanı ayırt edemez. Ama zorluklar, kötülükler öyle mi? İnsanları mutlu ortamlarından çıkartıp düşünmeye zorlar. Sınar insanları, korkutur. Bundandır zaten düşünmekten, sınanmaktan kaçışımız. Normal hissetmez insan sınanırken, gözleri açılır hayata karşı ve alışkanlıklarının dışına çıkar.

Peki, kendinize hiç sordunuz mu? Savaş olmadan barışın, ölüm olmadan yaşamın, açlık olmadan tokluğun, kötülük olmadan iyiliğin nasıl farkına varabilecekti insanlar? Varamazlardı. Çünkü onlar fark etmeden gözleri yavaşça bu güzelliklere karşı kör olacaktı. Evrense bunun bir çaresini buldu. İnsanlar fark etmeden hem kendini hem de onları bir düzene soktu. Bu düzen sayesinde alıştığını yaşamaktan kör olan gözlerini hatta zihinlerini açtı. Bu sınamalardan, zorluktan başarıyla geçen insanlarsa güzellikleri farklı bir gözle görmeye başladı. Hastalığı gören hayata, savaşı gören barışa daha sıkı sarıldı ve geçirdiği tüm olaylara saygıyla baktı. Onlar evrenin dilini anlamış gözleri yeniden görebilen insanlar olarak devam ettiler yaşamlarına. Aslında Çinliler’in bunun için ismini “ying yang” koydukları bir kuramları vardır. Ying yang, karşılıklı iki zıtlığın dengede olduğu ve hatta birer parça da birbirinin içinde olduğunu anlatan bir kuramdır. Ve bu iki zıtlık sayesinde insanlar farklılıkları ayırt edebilecek hale gelirler. Zaten filmlerde de senaryo böyle işlemez mi? Hayatı çok güzel olan baş karakterin yaşadığı zorluklar karşısında edindiği yeni bir bakış açısıyla film biter. Ve bu yeni edindiği görüş izleyenlere bir ders niteliğinde olur.

Zorlukların, kötülüklerin hayatınızı bir kasırga gibi savurmasına izin vermeyin. Onları kucaklayın. Onların güneşin doğuşuyla birlikte kör gözlerinizi açtığınız güne bir farklılık getirdiğine inanın. İnanmazsanız gözünüzün önündeki hazineleri göremezsiniz çünkü hazinelerin varlığına inanmazsınız.

Her şeye karşın, sarı topraktan, lacivert gökyüzünden sonra, hurma ağaçlarının yeşilinin gözlerinin önünde belirdiğini gören yolcuların hissettikleri neşenin birazını yüreğinin derinliklerinde duymasına engel olamıyordu. “Belki de Tanrı çölü, insanlar hurma ağaçlarını görünce sevinsinler diye yarattı” diye düşündü Simyacı.