Milli Mücadele günlerinde milletimiz için Sarı Zeybek Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emrinde Kuvayı Milliye adına işgalciler ile mücadele eden zeybeklere Kuvayı Milliye Efeleri diyoruz. Ne yazık ki bu kahraman efelerden pek çoğu bugün tam olarak tanınmıyor. Tanınmadığı için de hatıraları yaşatılmıyor ve daha da üzücü olanı ise siyasi bir takım çekişmeler neticesinde milli kahramanlara vefasızlık yapılıyor… Bu sebeple kahramanlarımızın hatıralarını yaşatmak, onları gençlerimize doğru tanıtmak ve milli ruhumuzu dinç tutmak adına çalışmamız gerek. İşte Milli Mücadele kahramanlarından, Kuvayı Milliye Efelerinden Aydın, Salavatlılı Sancakdarın Ali Efe ile 1945 yılında yapılan röportaj… İşgal günlerini, o acılı günlerde yaşananları ve zeybeklerin mücadelelerini, bir Kuvayı Milliye Efesinin kendi sözleri ile inceleyelim…

‘’-1308’de (1890) doğmuşum. Adıma Ali demişler. Salavatlı’da o zaman mektep olmadığı için ümmi kaldım. Balkan Muharebesinde ilk çantayı bağladım. Seferberlikte dersen anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Babam kardeşlerimi benden ayrı tuttu. Onları evlendirdi, barklandırdı. İş, güç sahibi etti. Benim önüme de 600 kırmızı lira attı: ‘’Al buda senin. O adamın peşine düşme, dedi!’’

   Efe burada hem gülümsedi hem de gözlerini toprağa doğru dikti. Pek uzaklarda ve bir hayli derinde olduğu sezilen eski bir vak’ayı daha fazla anlatmağa lüzum görmeden:

-Fakat onun nasihatini tutmadım. Bir gün Aydın’da orduya et verirken elimden bir kaza çıktı. Kursağa girecek zeybek lokması varmış. Zeybek olduk, 1331 (1912) dağa çıktık.

   Ali Efe nasıl oldu da zeybekliği terk ettin?

   O, haylice uzun ve karışık bir hikâye der gibi ellerini boşlukta salladı:

-Bir gün Nurettin Paşa haber göndermiş, kızanlarıyla birlikte teslim olsun demiş. Ben Mutasarrıf Paşa’dan bir rıza almadıkça dağdan inmem, zaptiyeye itimadım yok dedim. Aydın’da Jandarmaya silahlarımızı teslim ettik. Paşa’nın huzuruna çıktım.

   Silahları teslim ederken üzüldün mü Efe?

-Dünyada bir zeybek için can vermek, zaptiyeye silah teslim etmekten çok kolaydır. Fakat…

   Sancakdarın oğlu durdu ve gülümsedi, ayağının ucu ile toprağı deşti:

-Orası ayrı ve upuzun bir hikâye. Asıl milli harekâta geçelim!

   Evet, Efe bize de zaten lazım olan o değil mi?

Anlatmağa başladı:

-Yörük Ali Efe Malgacı bastıktan sonra biz de Nazilli’yi bastık. Yanımda Rekmez’den Mustafa Çavuş, Horzum oğlu Mustafa, Deli Mestan, Dokuzun Hasan Hüseyin ve Mehmet, Dere Ağzından Mehmet ve 150 kadar da zeybek vardı. Öteden beri Nazilli Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Nuri Bey mukavemete bizi teşvik ediyordu. Bir gece gizlice Nazilli’ye girdik. Silah elde ettik, Kuyucak’ta karargâh kurduk.

   Kimin evinde?

-O zaman belediye reisi Nuri Efendi’nin evinde. Her akşam burada toplanırdık, nasıl mukavemet edeceğimizi, nereden, ne suretle Nazilli’yi basacağımızı tasarladık. 17 Haziran 1337 (1919) gecesi 150 kızanla Nazilli’yi çevirdik. O zaman düşmanın içerde bir alay miktarında askeri vardı. Çetin bir müsademe başladı.

Sancaktarın Ali Efe 2

   Efe burada canlı bir hatırasını nakledeceğini söylediği zaman hep birden ona doğru yaklaştık ve dikkatle dinlemeye başladık.

-Nazilli’nin yerli Rum’ları şehre giren ilk Yunan Kumandanına münasip bir hediye almayı düşünmüşler. O zaman bölgede rüzgârlarla yarış eden bir kır at varmış. Onu 500 kırmızı liraya satın almışlar. Baskın sırasında seyisi ile beraber bu at elimize geçti. Baskında muvaffak olmuştuk. Atın hikâyesi de zeybekler ve köylüleri günlerce eğlendirdi… Bu baskını yapan zeybek sayısı 150 kadar kızandan ibaret olduğu halde, cavur kuvvetlerimizi çok zannetti de korktu. Geri çekilmeye başladı. Biz de takibe koyulduk. Atça’da yerli Rumların pencerelerden attıkları kurşunla bizim kızanlardan hayli şehit verdik. Düşman ha bire çekiliyordu. Köşk’e kadar bir müsademe kabul etmedi. Cavurun zeybek milletinden çok yıldığını bu takip sırasında bir daha gördük.

   Yörük Ali Efe ile nasıl birleştin Sancakdar?

-O Malgacı bastıktan sonra şöyle bir kenara çekilmiş. Ben de şuracıkta baba ocağında Salavatlı’da idim. Köye geldi buluştuk ve görüştük. Başında 70-80 kadar kızanı vardı. Kendisi ile uzun boylu bir konuşma yaparak Aydın’a girmeye ve bir baskın yapmağa karar verdik. Bu sırada 57. fırkanın artıkları şuraya buraya dağılmış bulunuyordu. İlerde olup bitenleri ordu mensuplarından iyi öğreniyorduk. Gerimizde ise millet bize her hakikati anlatıyordu. Bir gün Umurlu’da, Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu, Mesutlulu Mestan Efe ile buluştuk. Topçu Kumandanı Hakkı Bey bizim yapabileceğimiz işleri anlattı. Ben Umurlu’da kaldım. Yörük Ali, Kıllıoğlu ile beraber 57. Tümen Komutanı Şefik Bey’in yanına gitti. Mestan’da Tepecik cihetinde vazife aldı.

   Aydın’a nasıl yaklaştınız?

-Bu iş bölümünden sonra herkes aldığı bölgede harekete geçti. Biz Kepez sırtlarına kadar sokulduk, orada müsademeye başladık. Arkadaşların kimi Telli Dede’den, kimisi de Menderes yönünden ateş açtılar. Mestan’da Tepecik tarafından ilerledi. Aramızda bir haberci zinciri kurduk. Bayramın birinci günü Hakk’ın yardımı ile Aydın’a girdik. Ve şanlı bayrağa yüz sürdük.

   Sancaktarın Ali burada geniş bir nefes aldı. Yüzü mosmor kesildi. Bakışı çok derinleşti. Yörük Ali’nin şehirdeki kahramanca, erkekçe mukavemetini sayıp, övdükten sonra, ah o günün bayrağı ah, onun kan rengi diyerek devam etti:

-Dedem padişahın sancaktarı imiş… Ona rütbe bile vermişler. O savaşa giderken cenk havası çalan mızıka sesleri arasında ipekten bayrağı göklere kaldırır, Rabbim bunu yerlere indirme, diye hem ağlar hem de yalvarırmış. İşte o günkü gibi şimdi dedemi hatırladım. Türk’ün şanlı bayrağının yerlere asla indirilmeyeceğini Aydın’ı bastığımız gün bir defa daha anlamıştım.

   Efe, Aydın baskınını anlatmağa devam etti:

-Kepez sırtlarından şehre zor, kolay dâhil olduk. İnsan ve ateş içinde bir nevi deli oluyor, korkmuyor. En kanlı, en tehlikeli oyunlar bile vız geliyor adama.

   Aydın’ı ateşlemişler, nereden ve nasıl ateşlediler Efe, mani olmadınız mı?

-Mani olamadık, maksat açıktı. İlk yangın şimdiki 7 Eylül ilkokulunun civarından başladı. Efelere ilk baskın Umurlu’da verildi.

   Sizin Umurlu’da düşmana bir kesin uyarı verdiğinizden bahsediyorlar Efe, bu nasıl oldu?

-Şehri yanmadan, yıkılmadan milli kuvvetlere teslim etmelerini istedik. Allah gelse Aydın’dan çıkaramaz cevabını aldık. Sonra 3-5 çete koca Yunan ordusu ile boy ölçüşemez demişler. Bu söz arımıza gitti… Davamızın uğrunda ölmek için yemin ettik. Aydın’ı düşmandan evet hangi düşman elinde ne kuvvetle olursa olsun alacağız diye fena yemin ettik. Bizim bu kararımızı öğrenen bir kaç sefil korkarak bırakın mukavemeti, memleketi yakacaklar, katliam olacak, memlekete ölüm ve felaket getireceksiniz, dedi. Biz böyle konuşanları ikinci düşman saydık!

   Aydın baskınından sonra düşmanı takip etmekten kim vaz geçirdi Efe?

-Miralay Şefik Bey bizi askeri mülazalarla takipten alıkoydu. Rehinelere yapılacak muameleden ve takip meselesinden benim Şefik Bey’le aram açıldı. Neticede takip edilmediğinden cavur kendisini pek çabuk toparladı ve mukabil harekete geçti. Bu geriye dönüş bizi şaşırttı. Ben Umurlu’ya çekildim. Yörük’te Menderes’in karşı kıyısına geçti. Orada kaldığımız müddetçe önemli bir hareket olmadı. Burada Demirci Mehmet Efe ile birlikte çalışmağa başladık.

   Bu sırada yanınıza İngiliz üniforması giymiş Yunan subaylarının geldiğini söylediler. Onlar niçin gelmişlerdi?

-Evet, onlar bizimle görüştükten sonra Nazilli’ye kadar gittiler sanıyorum.

   Çayyüzü’nde senin başlıca bir cephe tuttuğunu söylediler Efem?

-Doğru. Umurlu’da düşmanın bir hücumuna uğradık. Umurlu, Serçeköy, Menderes ve dağ hattı boyunca Köşk’e çekildik. Orada mukavemete başladık. Kuvvetlerimiz tahminen 2000 kişi kadardı. Bunların arasında her çeşitten ve her kılıktan zeybek asker, köylü, kadın ve ihtiyar vardı. Çayyüzü cephesinde bir sene kadar kaldık. Menderes ve Çayyüzü alayları nizami olarak teşekkül etti. Ben Menderes alayının efeleri arasında idim. Yörük Ali Çayyüzü alayına mensuptu. Bu cephe yavaş yavaş askeri birliklere intikal etti, biz de Üçyol’a gittik… Öte yüzden Ödemiş cihetinden soğuk haberler geliyordu. Kıllıoğlu ile birlikte Yörük Ali Efe’ye haber saldık, geldi, görüştük. Düşmanın kuvvetlenmesine meydan vermemek için harekete geçilmesi lazım geldiğine iman etmiştik. Sonra öteki arkadaşların naklettikleri gibi Aktaş mevkiinde bir muharebe verdik.  Bu savaş hakikaten kanlı oldu. Üç buçuk kişilik zaif kuvvetlerimiz kahramanca döğüştü. Bu savaşta kadın zeybekler bile vardı. Orada Tireli Gökçen Efe’nin mertliğine, kahramanlığına ve insanlığına bir daha hayran oldum… Burada işler başlangıçta biraz iyi gitti. Fakat sonradan bize düşmanın bombası, makineli tüfeği göz açtırmadı. Gökçen bizim sağımızı tutuyordu. Başında 2-3- yüz kadar zeybek vardı. Bundan başka, Hüseyin Efe’nin 70-80 kişilik kuvveti de bizi destekledi. Yine yan tarafımızda bulunan Koca Mustafa Efe ve kızanları beni çok korudular.

   Savaş bitince zeybekler dağıldı mı Efe?

-Hayır, geriye çekildik. Gökçen Efe ile buluştuk, vaziyeti müzakere ettik. Köşk cephesinden haber yoktu. Burada bir şey yapamadık denemez amma geriyi Aydın yüzünü de düşünmek gerekti. Gökçen de Aydın cephesine dönmemizi tavsiye etti. Köşk’e geldik, bir müddet Çifte Kahvelerde karargâh kurduk.

   Sancakdar Efe, akasyaların gölgesine kadar sokulan güneşten kaçınmak istedi, yer değiştirdi. Harap kahve binasının gerisinde sinekler uçuşan bakkaldan bir sigara getirtti, yağmurların bir mevsim durmadan sızdığı duvarlarında duran harap binaya baktı:

-Bu yapı evvelce böyle değildi. Üstünde otel gibi odalar vardı. Burada Başbakan Saraçoğlu, Rahmetli Mahmut Esat Bozkurt birer gecelik misafirimiz oldular. Milli Mücadelenin Galip Hocası da (Celal Bayar) burada ekmek yedi, su içti. Neydi o günler? Allah öyle müşkül günleri bir daha getirmesin.

   Bu sırada Yörük Ali Efe’nin karargâhı nerde idi?

-Sultanhisar’ında.
Sen ne yapıyordun?

-Ben bu sırada Akıncılık vazifesini üzerime almıştım. Cephelerden içeriye sarkıyor, düşman hakkında bilgi topluyordum. İçerde zaman zaman yaptığımız baskınlar cavuru hem aldatıyor hem de şaşırtıyordu. Köylerde, bahçelerde adamlarımız vardı. Düşmandan asıl malumatı onlar toplar bize haber verirlerdi. Bunların yardımı ile bir iki tane casus bile yakaladık. Topalak’ta yakaladığımız casusu Nazilli’deki askeri makamlara teslim ettik. Bundan bir yıl kadar sonra buralarda tutunmak kabil olmadı. Yörük ve Kıllıoğlu ile beraber Yenipazar’a geçtik. Düşman Nazilli’yi tutunca biz de Ortakçı’da bir cephe tuttuk. Ben bu sırada tekrar Akıncı oldum. Ordu makamları bu vazifemi serbestçe yapabilmem için elime bir vesika da verdiler. Bununla işgal dışındaki levazım merkezlerinden er, silah ve para alabiliyordum. Bu vazife ile ta Alaşehir’e kadar gittim. Bir gün Kara Menderes’te (Küçük Menderes) korkunç bir pusuya düştüm.

   Nasıl pusu?

-Senin anlayacağın, Kara Menderes’e doğru yürüyorduk. Belevi civarında düşman yollara tamamen hâkim olmuş. Bizim ise hiç bir şeyden haberimiz yoktu. Aydın, Aydın güzel Aydın, Ah bir kere kurtulaydın… Şarkısını mırıldanarak kayıtsızca ilerliyorduk. Birden bire yaylım ateşi başladı. Kordonu yarıp çıkmak için çok dikkat ve emek sarf ettik. Ölüm muhakkaktı. Düşman eline geçip kıtır kıtır kesilmektense, canı dişe takıp mukavemette inad etmek lazımdı. Bu tabiye bizi kurtardı. Çalı diplerine sinen cavurların üçü beşi bir arada kurşunlarımızla delik deşik olmuştu.

   Efe’nin zor şartlar altında çalıştığı muhakkaktı. Kendisinden bir kaç hatıranın tablosunu rica ettiğim zaman güldü, şöyle bir Yahudi hikâyesi anlattı:

-Sultanhisar’da çetecilik yapan bir Deli Nesim vardı. Bu adam işgal bölgesi içindeki köyleri dolaşır, iğne düğme satardı. Topal bir eşeği de vardı. Kendisini eskiden tanıdığım için akıncılık sırasında dostlaştırdım da. Bir gün, ülen Nesim, dediğimi tutmazsan Musa şefaat etmesin, havra yüzü görme, düşmanın harekâtından bana dosdoğru haberler getireceksin, dedim. Evvela sözlerime pek aldırış etmedi, mavzeri gösterdim, o zaman işin ciddi olduğunu anladı. İtaat etti, vazifesini sadakatle yaptı.

   Ne gibi?

-Aramızda bir parola vardı, o da dümbek çalmaktı. O, köylere gelirken dümbek çaldı mı, orada düşmanın bir şeyler yaptığını anlardım. Nesim’den aldığımız malumat keşfimi ekseriya itmam ederdi. Karargâha verdiğim raporlar da Nesim’in adı mutlaka geçerdi.

   Bunun hiç kimse, bahusus Yunanlılar tarafından farkına varılmadı mı?

-Hayır, kendisi esasen biraz coşkun ve taşkındı. Ondan kimse şüphe bile etmezdi. Fakat karakol mevcutları, devriye postaları, kuvvet kaydırmaları gibi malumatı nasıl toplayacağını iyice öğrenmişti. Bir gün de dağda harita ve kroki çıkaran üç düşman subayına rastladım. Hiç bir şey yapmadan çekilip dönüş yollarında pusu kurdum. Fakat bir kadının ihaneti yüzünden bunları avlamak mümkün olmadı. Bu kadının ismini veremem. O zaman bu alçağı yakaladım. Cezasını verecektim, Dokuzun Mehmed elimden aldı. Canını ana olmasına ve kadınlığına bağışladım.


   İlk mukavemet sırasında sizi teşkilatlandıran size zahir olan muhitte kimlerdi Sancakdar Oğlu?

-Beyim bu işi milletçe beraber yaptık. Eğer bu sorunuza cevap vermek gerekse yaz: Türk Milleti…

   Ali Efe, kaşlarımın indiğini görünce cevabını yumuşattı:

-Mesela, Yenipazar’da Askerlik şube reisi Fettah Bey’den çok istifade ettik.

   Büyük bozgun Afyon dağlarında başlarken sen nerede idin Efe?

-Vazifemizin sona ermek üzere bulunduğu sıraları anlamak istiyorsun. Biz bu zaman tamamıyla ordunun içine karışmıştık. Bir gün Fettah Bey kızılca kıyametin kopmak üzere bulunduğunu söyledi. Halkı uyarın, gafil olmasınlar, mühim hadiselere intizar ediyoruz, dedi. Söylediğini yaptık. Halkı uyardık. Yörük Ali’de bizim tarafa geçti. Afyon cephesi yarılmış düşman fena halde bozulmuştu. Biz dağdan dağa Nazilli üstünden aştık, Avra köyüne ulaştık. Burada Üçüncü Tümen Komutanı Çolak İbrahim Bey’e iltihak ettik. Bu kuvvetlerle birlikte Alaşehir üzerinden Tepe Yaylasına oradan da Ödemiş’e aktık.

   Efe burada çok heyecanlandı ve ilave etti:

-Bizi burada Aydın cephesine çektiler. Yörük’le İbrahim Bey Ödemiş yüzünden takibe devam ettiler. Ben o sırada buraya geldim.

   Çifte kahvenin sırtlarını göstererek:

-Şu sırtlara geldiğim zaman vakit gece yarısı idi. Ovada neşe, çığlık, ölüm, şenlik yan yana ve kucak kucağa idi. Bahçelerde, yollarda binlerce meşale yanıyor, tek tük silah seslerine arada sırada yaylım ateşleri katılıyordu. Aydın ise son yangın felaketine uğramıştı. Yollarda önümüzü kesen kadınların boynumuza sarıldıklarını, ihtiyarların atlarımızın üzengisi ile birlikte alınlarımızdan öptüklerini görüyorduk. Aydın’a ulaştığımız zaman herşey yok olmuştu.2-3 bin kişi Forbes kumpanyasının tesisleri, saçakları altına sığınmış, bir kurtuluş tarihinin en ibret verici tablosunu seyrediyorlardı. Kurşunlu Han’ı henüz yanmamıştı. Orası tıklım tıklım doluydu.

   Takibe nereye kadar devam ettin?

-Ben Balatçık’tan geri döndüm. Aydın’da iki gün kaldım. Sonra Salavatlı’ya geldim.

   Mücadele sırasında yara aldın mı Efe?

-Almadım. Fakat gönlüm ölenlerin acısı ile milletimizin uğradığı felakete çok zaman yaralı kaldı.

   Efem konuşmanın sona erdiğini anladı, cüzdanından bir zeybek fotoğrafı çıkardı ve bana doğru uzattı.

   Eğer dedi, gerekirse bu zeybekle birlikte düşmanla çarpışmaya yine hazırım. Bu benim oğlumdur. Şimdi o uzaklarda babasının cepkenle, poturla yaptığını sırma kılıçla teşkilatla yapmak için talim görmektedir.

   Zeybek kılığına giren bu genç Teğmene dikkatle baktım. Onun da yüzünde Sancakdar oğullarına yaraşan heybet ve yiğitlik nişanesi vardı…’’ [1]

Bugün Sancakdarın Ali Efe’nin ismi nerede yaşatılıyor? Kaç kişi milli kahraman, Kuvayı Milliye Efesi Sancaktarın Ali Efe’yi tanıyor? Ve kurtuluş günlerinde hangi zeybek, efe dernekleri mensupları ve adına ‘’Efeler Diyarı’’ denilen yörelerin yöneticileri kabrini ziyaret ediyor? Üzülüyoruz… Ve hatırlatıyoruz… Çünkü bugün bu isimsiz kahramanlar sayesinde varız…

[1] Efelerden Haber-Kemal Özkaynak-25/9/1945