Yaşı tutanlar hatırlayacaktır; bizim bir dönem milli maç hikâyelerimiz muhteşemdi. Her seferinde mehter marşıyla gidip, İzmir marşıyla dönen, 8-0 yenildikten sonra bile kaleci Yaşar’ın gözüne kaçan güneşi konuşan, Galler’i tek golle yenince sevinen, ‘parçalayacağız’ diyerek çıktığımız her maçın hüsranında gazetelere ‘yenildik ama ezilmedik’ manşetleri atan bir Millet idik.

Sonra Jupp Derwall diye biri geldi, yetenek, sevmek ve istek kadar, futbolun bize bilimsel metotlarla yaklaşılması gereken yanları olduğunu da gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada bunun ne kadar farkındayız bilemiyorum ama, Mustafa Denizli ile başlayan süreçten günümüze bu metotla çalışan yerli hocalara sahip olabildik. Sonucunu alabildik mi? Tartışılır… Çünkü burada da sürdürülebilir olmayı beceremedik.

Bu örneği niye verdim? Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi tanıtımı tek çatı altında toplayan Türkiye Tanıtım Grubu’ndan bahsederken ‘Dünyada Türk rüzgârı estireceğiz’ dedi. İyi niyetle söylendiğinden şüphem yok. Ama yazının başında belirttiğim dolduruşla ve duyguyla aynı seviyede.

Çünkü Türkiye’nin dünyada rüzgâr estirmesi değil, dünya ekonomisine farklı ürün ve hizmetleriyle imza atması gerekiyor. Bakan’ın haklı olduğu bir konu var. Sunulan ürün ve hizmetin fiyatı, ülkenin marka değerinden direkt etkileniyor.

O zaman şöyle son 10 yılda yapılanların bir özeleştirisi ve faturasının ortaya çıkarılması gerekmiyor mu? Hadi diyelim olan oldu; bu saatten sonraya bakalım. Türkiye’nin dünyada marka olabileceği elinde ne var?

Markalaşmayı zamana bırakalım. Dünyada olmayıp, bize ait olan bir teknoloji var mı? Dünyada olmayıp, bizde olan açık hava müzesinin bile turizm üzerinden karşılığını alamayan bir ülkeyiz. Hâlâ deniz kum güneş satıyoruz. O da yerlerde sürünen fiyatlara…

Yine dünyada olmayıp, bizde olan tarım ürünlerimiz ya da potansiyelimiz var. Bırakın satmayı ithal muz, ithal et yiyoruz. Bina yapmak için dünyada ağaç bakımından sayılı ülkelerden biri olmamıza rağmen zeytin ağaçlarını sökmeye kalkıyoruz.

Geçenlerde bir açıklama geldi. Otomotiv sektöründe 2 yeni model ilk kez Türkiye’den sunulacakmış. Teknolojisi de geliri de sana ait olmayan bir satış. Vergi rekortmenlerinin başında ihracatta bir numara olan otomotiv firmalarını gördünüz mü? Göremezsiniz; çünkü yoklar.

Bakan Zeybekçi bunu eski tanıtım fonlarını kapatıp, tek çatı altında toplayan Türkiye Tanıtım Grubu’nu öne çıkarmak ve moral vermek için söylemiş belli ki… Yine iyi niyetle düşünmeye çalışıyorum ama adama sorarlar:

Eski tanıtım fonlarına ne oldu? Hangi gerekçelerle kaldırıldı? İstismar yaşandıysa hesabı soruldu mu? Ortada bir soruşturma var mı?

Madem yok; yeni sistem eskisinden farklı ne yapacak? Üstelik orada sektörlerin ihtiyaçlarına göre hareket etme olanağı vardı. Şimdi faaliyetinizi hangi sektörün ihtiyaç ve beklentilerine göre yapacaksınız?

Velhasıl kelam Bakan, belki iyi niyetle ama geleneği bozmadan yine konuşmuş olmak için konuşmuş. Günlük manşet ve spot vermiş. Haberin içi boş. Rüzgâr meselesine dönersek. Yapacağınız işin planını, hesabını iyi yapmalısınız. Niye mi? İki tane atasözüyle anlatayım.

“Dağ başına harman yapma, savurursun yel için; sel önüne değirmen yapma, öğütürsün sel için.”

Hesap kitap yapmadan, sloganla yola çıkarsanız da atalarımız şöyle der:

“Rüzgâr eken, fırtına biçer.”