MÜSİAD, 16-17 Kasım tarihleri arasında gerçekleştireceği ‘Küresel Katılım Finans Zirvesi’nde insani finans çağrısı yapıyor. Peki, insani finans olur mu? Bugünkü bankacılık anlayışı içerisinde bunun gerçekleşmesi mümkün değil.

Ama çağrıyı yarına ilişkin okursanız durum değişiyor. Çünkü geleceğin daralan parasal koşulları içerisinde, bilhassa üretim odaklı düşünenlerin yeni bir formül bulması ihtiyacı kaçınılmaz.

Burada en büyük hata, meseleyi kendi içerisinde çok tartışmalı olan ve bugünkü bankacılık sisteminden de yapı olarak çok uzak olmayan katılım bankacılığında aramak olur. Çünkü katılım bankacılığı başlıklar değişse de, bugünün bankacılık anlayışının kılık değiştirmiş halidir.

Daha açık tabirle, sistemin kuruyan para kaynaklarına yenilerini yaratma eylemidir. Nitekim bu alanla en çok İngiliz finans kuruluşlarının ilgileniyor olması da bunun güzel bir göstergesi.

Aslında bir televizyon programında dinlediğim MÜSİAD Başkanı Abdurrahman Kaan da ‘insani finans’ ile çok daha farklı bir başlık açmaya çalıştıklarını anlatıyor. Nitekim kurumunun resmi internet sitesindeki ‘Başkan’ köşesindeki yazıda da altını çiziyor.

Fakat konuyu bugünkü kamuoyu algıları ve kabullenilmişlikleri içinde doğru yansıtmak ne kadar mümkün, emin değilim. Çok basit haliyle finansın ekonominin kendisi değil, üretimin kaçınılmaz bir enstrümanı olduğunu vurguluyor, ki aslında böyle.

Dünyanın kumar ekonomisi içerisinde çıldırmasıyla mevcut duruma gelindi ve bu sürdürülebilir değil. Bu yüzden insani finans kavramını tanımlarken, zaten var olan bir başlıktan okumak gerekiyor. Proje bankacılığı…

Ne yazık ki bilhassa bizim gibi, mevcut finans sisteminin vurgun kapısı haline gelmiş, bu hali de kolay finansman tembelliğiyle desteklenmiş ülkelerde proje bankacılığı işlemiyor. Kredi başvurusundaki müteşebbise malı mülkü yani teminatı soruluyor da, parayı ne amaçla istediğiyle gerçekten ilgilenilmiyor. Zira bu sistemin doğası bu.

Oysa proje bankacılığı içerisinde risk sermaye şirketlerini de, finans kuruluşlarını da barındıran bir yapı. Müteşebbis projesiyle başvuruyor ve kredi değil, proje ortaklığı talep ediliyor. Eğer proje, gerçekten verimli, kazançlı ve endüstriyel ise, yol haritası da belirlenerek banka buna dâhil oluyor.

Belli bir sürenin sonunda da ister hissedar olarak devam ediyor, isterse çekilebiliyor. Bu yapı esasen borsa kavramını da olması gereken noktaya çekiyor. Borsada oynayanlar yerine, sağlıklı bilanço yapısına sahip ve faaliyetleriyle değeri esas alınan şirketlerden gerçekten hisse alanlar, yani uzun vadeli ortaklar öne çıkıyor.

Şüphesiz burada bankacılık sektörünün çok büyük açmazları var. İlk aklınıza gelenin para olduğuna eminim; ama değil.

Bu yapılar içerisinde projeleri gerçekten değerlendirecek, sektörel analizlerini yapabilecek, projenin uygunluğuna karar verecek ya da ‘yapmayın’ diyecek uzmanların var olmayışı.

Böyle bir sisteme geçerken, kamunun sunduğu istatistiklerin gerçekliğinden, bankacılıktaki uzmanlığa, proje yaratacak reel sektör yapısından denetimi sağlayacak kurumlara kadar geniş bir yapılanma şart.

Aksi takdirde parayı doğru proje ile buluşturamaz ya da buluştursanız bile haksız rekabete kurban edersiniz. Ama MÜSİAD’ın bu çıkışını çok önemsiyorum. Önyargısız bir biçimde de finansçılarla değil, reel sektöre inananlarla tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü aksi propaganda yapılacaktır.

Mutlaka bir projebank ile desteklenmeli, bu havuzda projelerle yatırımcıları buluşturacak sistemler oluşturmalıyız. Hepsinden önemlisi ekonomi yönetimini yani iktidarları bir an önce planlı ekonomiye geçen, insanı rakamlara kurban etmekten vazgeçen bir anlayışa döndürmeliyiz.

Sözün özü şu: İnsani finans olur. Ama önce üretime inanan insanlar ve yapılar oluşturmalıyız. Sonrası, çarpan etkisiyle inanamayacağınız sonuçlar verecektir.