Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Ulaştırma Bakanlığı yapan kişiler ve bunların çevresinde bulunan yönetim kadrosundakiler, uzun bir müddetten beri, Kanal İstanbul projesi yönündeki bir ısrarı devam ettirmekteler. Kanal İstanbul Projesi etrafında sergiledikleri bu ısrarcı tutumla siyaset üretmeye çalışıyorlar. Özellikle de 24 Haziran 2018 seçimleri evvelinde kampanyalarının önemli bir kozu olarak siyaset yönünde çok kullandılar, dillendirdiler. İktidar çevresinin en yukarıdan aşağıya doğru bütün yöneticilerince paylaşılan ve kullanılan bu argüman hakkında şahsi kanaatim tamamen aksi yöndedir. Kanal İstanbul, götürmesi ihtimal dahilinde pek çok şey olan, buna karşılık getirileri şüpheli bir projedir, zaten savunanlarca da getirileri açıklıkla ortaya konulabilmiş değildir. Savunanlar öncelikle konuyla ilgili endişelerini dile getiren, projenin doğurması muhtemel olacak deniz, yer bilimi, çevre, hukuk problemlerine dair ortaya koydukları sorulara cevap da verebilmiş değillerdir. Zaten bütün bu iddialara karşı duyarsızdırlar. Hesaptan, kitaptan uzak ve plansızca, düşüncesizce çıkılan bir yol söz konusudur. Bu tutum bilim çevrelerini, aydınlarımızı, bizleri endişelendirmektedir. Bahis konusu proje ile ülkemizin sonu hüsran olacak bir maceraya sürüklenmekte olduğu endişesi içerisindeyim. Geri dönülmesi, telafisi imkânsız zararlarla karşı karşıya gelebileceğimiz ihtimali çok yüksek görünüyor. Şahsi inancım netlikle bu yöndedir.

Kanal İstanbul projesinin getirmesi muhtemel olan onlarca problemin milletimiz, ülkemiz açısından altından kalkılamaz olacağını düşünüyor, bu duygu, düşünce, kanaat ve inançlarımın bir sonucu olarak da KANAL İSTANBUL PROJESİNİN MUTLAKA VE MUTLAKA REDDEDİLMESİNİ; UNUTULARAK RAFA KALDIRILMASINI BİR ZARURET OLARAK GÖRDÜĞÜMÜ İFADE ETMEK İSTİYORUM. Bilimi, bilimin işaret etmekte olduğu yanlışları, tehlikeleri görmezden/duymazdan/aldırmazdan gelerek yürünecek bir yolun kesinlikle bizlere zarar vereceği inancındayım. Endişemiz, ülke adınadır milletimiz adınadır.

Bir kısmı yer bilimci, bir kısmı çevrebilimci, bir kısmı deniz bilimcisi ve oşinografi uzmanı onlarca bilim insanının ve ilgili oda, kurum, dernek, vakıf vb yaptıkları araştırmalar var. Hukukçuların yazıları, itirazları var. Araştırmalar uyarı niteliğinde… Bir kısmı ise feryat niteliğinde… Bunların hiç mi hiç değeri yoktur. Onlarca bilim insanı yalan yanlış şeyler mi söylemekteler? Prof. Mikdat Kadıoğlu, Prof. Ayşe Nur Tütüncü, Doç. Ali Akkaya, Prof. Ali Can Doğan gibi birçok bilim insanının ortaya koymaya çalıştıkları bilgilerin hiç mi önemi yoktur? Acaba bu insanlar bunca bilgi birikimleri ve araştırmalar sonucu ne demeye çalışıyorlar?..

İktidar ve bu iktidara projenin faydalı olduğu olacağı konusunda telkinde bulunarak ikna edenlerin bulunduğu kesindir. Bunlar, her kim iseler, kendileri konuyla ilgili yayınlanan bilimsel çalışmaları, verilen raporları hiçe saydıkları gibi akıl sattıkları yöneticilerin de adeta gözlerini karartmış, kulakları duymaz etmişlerdir. Hâlbuki bu ülkenin yetiştirdiği birçok bilim insanı konuya ilişkin çalışmalarında bütün endişelerini ve muhalefet sebeplerini ortaya koymuşlardır. Bunları görmezden gelmek, bunlara kulak tıkamak aklın mantığın alacağı iş değildir. Prof. Dr. Sedat Kalem’in, yerbilimcisi Prof. Dr. Naci Görür, Prof. Dr. Cemal Saydam’ın, Prof. Doğan Kantarcı’nın, Doçent Pelin Giritlioğlu’nun, Türkiye Mimarlar Mühendisler Odası Birliği Mimarlar Odasının, Çevre Mühendisleri Odasının, jeofizikçilerin, yer bilimcisi bilim insanlarının, deniz bilimcisi Prof. Dr. Emin Özsoy’un, daha onlarca belki yüzlerce insanın yazdıklarının, incelediklerini raporlarladıklarının satırını okusalar zaten bu işten vazgeçmeleri gerekirdi. Bilime karşı inatla ve cehaletle ne kadar yol yürünebilir?

Karadeniz ile Marmara’yı birbirine bağlamayı hedef alan fikirlerin 16. Yüzyıldan beri dile getirildiğini biliyoruz, muhtelif değişik teklifle, yine değişik güzergâhlar kullanılarak sunulan fikirler olagelmiş… 1990’da TÜBİTAK dergisinde bu fikrin yenilenmesinden sonra 1994’te rahmetli Ecevit’in bu konuda bir düşünce beyanı var.

Haliç Kongre Merkezi’nde 2011 Haziran’ında konu Sayın Erdoğan tarafından “BÜYÜK ÇILGIN PROJE” olarak takdim edildi. İki soru hep gündemdedir… “Hangi problemi çözmek için” birinci soru, ikincisi hangi mali kaynakla?..

-Zaten kıt olan kaynak ve imkânların tüketilmesine sebep olacak,

-Problem çözücü olması imkânsız olan üstelik yeni ve çok büyük problemler getireceği aşikâr olan,

-Ülke gerçekleri ile bağdaşmayan (hukuki, coğrafi, jeolojik, ekolojik, kentsel, kültürel ekonomik bakımdan) bir projede körü körüne ısrarın sebebi ne olabilirdi? İnsanın aklına kötü niyetli dış dinamikler; bilgisizlik, birikimsizlik, liyakatsizlik gibi sebepler ile yabancı ve yerli büyük kapital çevrelerinin yutturmacası gibi durumlar geliyor…

Bu projenin Türkiye yararına bir proje olması imkânsızdır. Türkiye’ye düşmanlık için kurgulanan ve insanımıza eziyet getirecek bir planlamadır.

150 metre genişlikli, 25 metre derinlikte bir su kanalının en dar yeri 700 metre en geniş yeri 4200 metre olan Allah vergisi İstanbul Boğazı’na alternatif olarak sunulabilmesi ya saflıktır ya da insanları saf yerine koymaktır.

Geniş, derin, seyrüsefer açısından rahat bir boğaz geçişine bu kanalı alternatif olarak tercih hiçbir ülkenin, hiçbir gemicinin aklına gelmez. Hatıra binaen Katar gemileri mi geçecek?..

Siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduran yabancı/yerli bazı patronların planladığını, sahneye koyduğunu, yetkilileri kandırdığını sandığımız bu projeyi Türkiye’ye diz çöktürecek derecede tehlikeli görmekteyiz. Reddi gerekir, unutulması gerekir.

Bu projeyi savunanlar sosyal ekonomik bir fayda maliyet analizi ortaya koymuş değillerdir.

Fakat yukarıda bir kısmının isimlerini verdiğimiz bilim adamları, ilgili meslek ve bazı sivil toplum kuruluşları onlarca/yüzlerce makale inceleme raporlama ile duydukları endişeleri dile getirmişler, doğacak sakıncalar üzerinde birçok kaygı sıralamışlardır. Bunları duymamak olacak bir iş değildir.

Karadeniz’e sularını boşaltan Don, Dinyeper, Dinyester ve Tuna’nın getirdikleri ile beslenen Karadeniz’i adeta muslukla Marmara’ya açarsanız doğacak problemlerin ne olduğu yazılıyor, çiziliyor. Kulaklar buna da kapalı… Kuvvetli su akışının Karadeniz’i boşaltması, tuz oranı dengesinin bozulması; önce Karadeniz’in sonra Marmara’nın yaşayacağı muhtemel çevre sıkıntıları, canlı ve doğal hayatının karşılaşacağı tehlikeler… Bunlara da aldırmıyorlar.

45 kilometre toprak kazılacak, 4,5 milyar ton artık çıkacağı, 600.000.000 metreküp kayaç patlatma yapılacağı söyleniyor. Yeşil alanlar kayıp olacakmış, mümbit Trakya toprağı kuruyacakmış, tabii afet halinde kanal ve çevresinde konuşlanan büyük yapılaşma ve insan nüfusu çok büyük tehlikeye maruz kalırmış… Düşünen yok… Yapılan, yaptırılan jeofizik etüdlerine, yer bilimi verilerine de kulak asılmıyor. Kendilerine haklılık kazandıracak yönde bazı bilim adamlarından “fay tehlikesi olmayacağı” yönünde beyan aldılar. Fay ya vardır ya yoktur. Akıl tutulması böyle bir şey mi?

Bir kanal niye yapılır, planlanır? Öncelikle yolu kısaltmak sonra da zamandan ve yakıttan tasarruf etmek için… İstanbul Boğazına paralel ikinci bir suyolunun ne yol kısalığı, ne zaman, ne yakıt tasarrufu olamaz, Süveyş’in 35 gün, Panama’nın 30 günlük bir seyir süresini ve yolu kısalttığı biliniyor. Bu kanallarda iki denizin birleşmesi söz konusu; denizlerin akıntısı da yok… Oşinografik problemlerin hiçbir önem arzetmeyeceği düşünülemez. Marmara’daki “düşük oksijen probleminin” büyüyeceğine ve bunun sonucunda salınacak hidrojen sülfür gazının Marmara kıyı şeridinde ve İstanbul’da devamlı hissedilecek dayanılması imkansız çürük yumurta kokusuna sebep olacağına dair bilim insanlarının ortaya koydukları iddianın hiç mi hiç önemi yoktur?..

Hukuki problemler

Kanal İstanbul Projesinin getirmesi muhtemel olan hukuki problemleri ikiye ayırarak incelemek gerekmektedir. Bir kere iç hukukumuzu ilgilendirecek pek çok sıkıntı olacaktır. Kadostral problemler, istimlak sıkıntıları, çevre hukuku vb. içinden çıkılması çok zor konuları gündeme taşıyacaktır. Şöyle bir sıralandı mı basit görünüyor. İstanbul’un batısından Trakya içlerine kadar uzanan büyük bir alanda, (kilometrelerce kare toprak parçasından bahsediyoruz) yapılacağı düşünülen bu boyuttaki büyük değişikliklerin hangi boyutlarda çevre, istimlak, kadastro problemlerine sebep olacağı düşünülemez. Getireceği sıkıntılar kolay aşılır şeyler olamaz. Bu işin üstesinden gelecek uygun altyapının olup olmadığı meçhuldür, ya da olmadığı meçhul değildir… Ben olmadığına inanıyorum. Bu büyük topraklar üzerinde oluşacak büyük rantın iştahları çekmekte olduğu da tartışmasızdır. Gözü kapalı projeye destek verenler bu ranttan pay alma konusunda yarışacak bir çevreye sahip bulunmaktalar… Değişmez hastalığımız “rantiye oyunları” zaten ortadadır, oyuncuları vaziyet almışlardır. Fırsat düşkünü rantiyecilerin iştahlarını kabartan bir iş olduğu açıktır. Baş döndürücü paralar ve kazançların elde edileceği, eskisi, yenisiyle birçok rantiyecinin beklediği bir projedir.

Konu, uluslararası hukuk açısından içinden çıkılması imkânsız boyuttadır. Boğazlar konusu, ilk olarak Lozan’da Montrö Sözleşmesi ile birlikte konu Uluslararası Hukuk boyutunda düzenlenmiştir. İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı uluslararası hukuk ve siyaset literatüründe “Türk Boğaz Geçiş Yolu” olarak tanımlanır. 160 deniz millik bu mesafenin İstanbul Boğazı 17 millik, Çanakkale Boğazı ise 36 millik bölümünü oluşturmaktadır. İki denizi birleştiren bu yol uluslararası hukuk açısından MİLLETLERARASI SUYOLU NİTELİĞİNDE OLUP YİNE MİLLETLERARASI SU REJİMİNE tabidir. Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan kıyıdaş ülkelerdir. Kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan ülkeler için ayrı düzenlenmiş statüler mevcuttur. Barış zamanı için, savaş zamanında, savaşta taraf veya taraf olmamaya dönük olan geçiş şartları söz konusudur. Savaş gemileri için ayrı ayrı tonaj tahditleri ve Karadeniz’de bulundurulacak tonaj miktarları düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu haliyle Montrö Sözleşmesi boğaz geçişi kontrolünü Türkiye bırakıldığı; Türkiye’nin güvenliğini ve konuya ilişkin egemenliğini düzenleyen bir sistemdir. Montrö hem uluslararası camia açısından hem de ülkemiz için, güvenliğin, istikrarın, güç dengesinin teminatıdır. Kıyıdaş olsun olmasın dünyada birçok ülke bu durumdan rahatsızdır; ABD’nin bile bugünkü sözleşmeyi Türkiye’nin aleyhine olacak bir şekilde yeniden düzenlemeyi hedeflediği düşünülmektedir. Mevcut hali uluslararası tartışmaya açabilecek ve diplomasi masasına çekerek Montrö etrafında bir tartışma yaratacak ve yeni arayışlara sebep olacak son ülke Türkiye olmalıdır. Ancak “Kanal İstanbul” diye dünya ülkeleri karşısına çıkacak ve boğaz trafiğini bu kanala yönlendirmeye kalkışan bir Türkiye, bunu yaptığı noktada, uluslararası camianın hiç de hoş olmayacak yeni düzenleme tekliflerine muhatap olacaktır. Proje, Montrö ile lehimize kurulu düzeni de altüst etmeye ve bizi dünya ülkeleri nezdinde zor durumda kalmaya mahkûm edecek bir özelliktedir. Reddi bu anlamda elzemdir. Küçük ve suni bir boğaz yaratıp etrafını beton bir yapılaşma ile, lüks villalar ve ticaret merkezi ile doldurarak bir rant merkezi kuracak olmanın halkımıza hiçbir yararı olmayacaktır. İstanbul içinse adeta bir idam fermanı olacaktır. Ukrayna’nın, Bulgaristan’ın, Yunanistan’ın, Gürcistan ve Rusya’nın bu hali kabul edebileceği de düşünülemez, zira Karadeniz’in ölümü onları da ilgilendirecektir.

50-60 milyar dolarla bile gerçekleşmesi zor görünen bu proje, Türkiye’nin altından kalkacağı bir proje değildir. Getirisi şüpheli hatta imkânsız, getirmeme ihtimali zirvede olan bir proje ile ülke cezalandırılmamalıdır. Rafa kaldırılmalı değil, unutulmalıdır. Uluslararası finans patronları bir 50-60 milyar dolar da böyle bir proje ile Türkiye’ye yeni borçlar yükleyecek olursa Türkiye bu işin altında kalacak bir borçlanma ile daha karşı karşıya gelmiş olacaktır. Sonumuz Yunanistan gibi olabilir…

Ülkeyi geri dönüşü şüpheli 50-60 milyar dolarlık yeni borca sürükleyeceği bilinen…

Sazlıdere ve Terkos’u devre dışı bırakabilecek ve diğer yandan içme suyu kaynaklarına verdiği zararlar ile de İstanbul’a susuzluk yaşatacak olduğu bilinen;

Trakya tarım arazilerini tuzlandıracak, kurutarak devre dışı bırakacağı kaçınılmaz görünen;

İç hukuk ve Montrö açısından derin yaralara sebep olacağı apaçık olan;

Marmara kıyı şeridini ve İstanbul’un çürük yumurta kokusunda mahkum edeceği iddia edilen;

LPG, LNG ve akaryakıtla geçiş yapan bir gemide yaşacak bir kazada (yangın, patlama, atık, gaz kaçağı) bir çevre felaketine yol açabileceği büyük ihtimal teşkil eden;

Karadeniz ve Marmara ile birlikte bütün bir çevresi için bir ÇEVRE FELAKETİ oluşturacak, bu PLANSIZ, BİLGİSİZ, ÇAPSIZ, HESAPSIZ, RANTÇI PROJEYE DUR DEMEK İNSANLIK VE VATANSEVERLİK GÖREVİDİR… HUKUKİ, COĞRAFİ, EKOLOJİK, KENTSEL KÜLTÜREL, EKONOMİK ANLAMDAKİ MAHZURLARI DUYMAMAK, KULAK ARKASI ETMEK, HERKESİ GELECEĞİMİZE KARŞI SORUMLU EDECEKTİR.

Hiçbir hukuki, akli, mantıki izahı olmayan bu projeyi unutmak lazımdır.

Bu proje akla, mantığa, ekonomiye, çevreye, kültüre, hukuka, coğrafyaya aykırıdır, Allah’ın yarattığı dengeye karşı gelmektir.

Montrö Sözleşmesi yürürlükte ve ülkemiz lehine iyi-kötü ama uluslararası bir statü ve kontrol imkanı sağlıyor iken bunu değiştirmeye kalkacak bir iddia ile dünyanın karşısına çıkmak anlamlı değildir, hayal ve abesle iştigaldir; gerçekten “ÇILGIN BİR İŞTİR”. Dolayısıyla, akla ziyan bir projedir.