Çete Emir Ayşe Efe

 

Milli Mücadele günlerinde yaşananlar, pek anlatılmayan kahramanlıklar ve çekilen acılar hakkında aslında pek çok yazılı kaynak var… Detaylı incelendiğinde görülecektir… İzmir yöresinde, Ödemiş Yıldız Kent Arşiv Müzesi Kütüphanesi ilgililer için bir kaynak niteliğindedir… Bugün biz ulaşabildiğimiz kaynakları inceleyerek, o günlerde Türk milletinin çektiği acıları, mücadele yöntemlerini, uğradığı ihanetleri ve alması gereken dersleri analiz edebiliyoruz…

Bu manada, içeriğine hiç dokunmadan, Milli Mücadele’nin kadın Efelerinden Yörük-Türkmen kadını, Aydın, İmamköylü milli kahraman Çete Emir Ayşe Efe’nin, kendi anlatımı ile hikâyesini hepimiz dikkatle okuyup, o günleri düşünüp, bu günlerde yaşayanları anlamalı ve yarın yaşanabilecekleri de hesap etmeliyiz…

 

“ Ayşe Çetin teyze dedim, senin kurtuluş savaşındaki zeybekliğini, yiğitliğini şundan bundan işittim. Ağzından dinlemeye geldim. Benimle konuşursan bunları bir kitapta, gazetede yazacağım. Bu sözlerimden haklı bir kıvanç duydu, mahcupluğa kaçan bir tevazu içinde:

-Benim dedi, borcum vatanımla Allah'ıma idi. Ben borçlarımı kusurlarımla birlikte ödedim sanıyorum. Eğer sözlerim bu yaştan sonra bir vatan hizmeti sayılacaksa konuşmaya hazırım. Dinleyin…

Kalemi kâğıdı çıkardığımı görünce kendini toparladı. Yirmi beş yıl uzakta duran hatıralarının derinliğinde dolaşır gibi gözünün ve ruhunun enginleştiğini hissediyordum. Ümmi kadın karanlık bir mahzenden ilerler gibi yavaş yavaş biraz da korka korka anlatmaya başladı.

-23 yaşında bir gelindim. İki çocuğum vardı. Kocam Ankara hastanesinde, Birinci Cihan Harbinde ölmüş, şehit olmuştu. Ben ha! Şuracıkta Aydın'a yakın İmam köyünde oturuyordum. Köyümüzde Yunan İzmir'e çıkmış diye haberler dolaşırken biz kadın, erkek toplanır bu felaketin millete getireceği kötülükleri konuşurduk. Bir gün kara haber geldi, çattı. Irz düşmanları Aydın'a gelmiş dediler. Bende bir gün Aydın'a indim. ‘Her taraf düşman olmuş nasıl gideceksin, nasıl döneceksin?’ diyenlere kulak bile asmadım. Asıl maksadım bir silah tedarik ederek azgın düşmanlara karşı koymaktı.  Param yoktu. Niyetimi bazı arkadaşlarla anama, babama, başkalarına açmadım. Asıl yavrularımı düşünüyordum. Dağlara düşersem, ölürsem bir şey yapamazsam yavrularım ne yapacaktı? Bazen onların kuru emzik çeken halleri gözümün önüne gelir, ağlarım. Bir mavzer tedarik etmek için param ve çarem yok gibi idi. Nihayet kararımı verdim. Gelinliğimin tek hatırası olan altın küpemi Aydın'da bir mavzer ile değiştirdim. Ve gizlice köy yolunu tuttum.

Eskiden hiç silah kullanmış mıydın teyze?

-Hayır, kızanım tarlalarda ve bahçe göçlerinde domuz kovalamak için kızlığımda çifte kullanmıştım. Yani senin anlayacağın silahın yabancısı değildim.

Silahı saklıca İmamköy'e nasıl getirdin Efe?

-Bana mavzeri bir asker kaçağı satmıştı. Yanında bir kolan da fişengi vardı. Pazardan iki dolu buğday aldım, daracık uzunca bir torbanın içine doldurdum. Cephanelerle melez yaptım. Peştemalımı büründüm, torbayı omuzladım mekanizmasını çıkarıp, çıplak koynuma soktum. Silahı boylu boyunca bürünceğimle gizledim ve ağır ağır yürümeğe başladım.

Senden hiç kimse şüphelenmedi mi, Yunan karakolları seni aramadı mı teyze?

-Cavur aklı bu! Kadının silah taşıyacağını ummadılar işte…

Sonra?

-Eve gelince tüfeği bacanın içine astım fakat kullanmasını bilmiyordum. Aradan bir kaç gün geçti. Komşumuzun erkeğine her şeyi açtım. Evimde bir silah bulunduğunu, ırz düşmanlarına bununla karşı koyacağımı söyledim. Bu adam bana: sen delirmişsin dedi. Israr ettim. Silahı bana kullanmasını öğret dedim. Mekanizmayı çevirmesini, yatağa tarak sürmesini, tetik çekmesini, ateş etmesini, nişan almasını öğretti. Evimin içinde birçok günler nişan temrinleri yaptım. Kötü haberler geliyordu. Ne olur ne olmaz diye o sene orağa erken girmiştik. Ekin tarlasında kan ter içinde çalışırken bana doğru bir insanın yaklaştığını gördüm. Omuzunda filinta vardı. Silah elde kaçan korkağı görünce içim yandı. Kadınlığımla bu korkağı kınadım ve olduğu yerde durdurdum.

Efe burada sinirli bir hal aldı.

-Sözüm cemaatten dışarı, köpoğlu, kız gibi tüfeği, çelik değnek gibi taşıyordu. Çektim, elinden aldım. Silahım böylece ikileşmiş oldu. Domuz beklemek bahanesiyle şuradan buradan ayrıca cephane istedim. Bunlarla tarlada dağda atış tecrübeleri yaptım. Bir gün Andona çiftliğinden silah sesleri geldi. Vazife saatinin çalmak üzere olduğu anlaşılıyordu.

Senden bu silahları isteyen olmadı mı? Bu sualin cevabı heyecanla anlattığı başka bir hikâyenin sözleri arasında kaybolup gitti.

-Bir komşu çocuğu yolda bir dürbün bulmuş, bana göstermeye geldi. Ayşe teyze dedi, ben bir şey buldum. Bu yavrunun elindeki avadanlığa dikkatle baktım, evirdim, çevirdim işe yarayabileceğini, gece, gündüz bozgun halinde geriye çekilen başsız askerlerimizden kalma olduğunu anladım.

Efe durdu, içini çekti.

-Yunan köye geliyor dediler. Çocuklarımı, kabri cennet olsun bir kadının evine bıraktım. Civardaki oyuklara çekildim. Yanımda benimle birlikte savaşa karar veren bir erkek vardı. Köyde soysuzun biri Ayşe'de silah var demiş. Bizi aramışlar, taramışlar, dağda bunu haber aldık, üç gün, üç gece aç, susuz bekledik. Yavrularımı özlemiştim. Bir öğle zamanında açlığın ve üzüntünün getirdiği yorgunlukla uyuya kalmışım. Onları kuru emzik çekerken rüyada gördüm. Duygu bu ya? Babası ile anasıyla, çocuklarıyla şehit olan bir aileyi kendimi düşündüm. Hak divanına nasıl yüzü ak varacağımızı andıkça seviniyordum.

Ne hazin günlerdi o günler, der gibi başını sağa sola salladı…

-Bu sırada yanımdaki arkadaş sırra kadem bastı. Niyeti haince idi. Arkasından bir kaç el ateş ettim fakat kurşun değmedi.

Yalnız kalınca ne yaptın?

-Efeler, kızanlar İmam köyünden Yunan'ı sürdüler diye haber aldım. Doğruca köy kahvesine indim. Sultanhisar'ın Salavatlı köyünden Halil İbrahim'le, Sancakdarın Ali Efe bana iyi muamele ettiler. ‘Bizimle gel’ dediler.

Ya çocukların?

-Onları bu defa da köylülerime ve Tanrı'ya emanet edecektim. Efeler bana ceket, pantalon bir de postal verdiler. Üstlüğümü aldım, silahlı, silahsız, asker, sivil yüzlerce kızanla Aydın üzerine yürüdük. Aydın, anamın, babamın, ceddimin vatanı Aydın. Konaklarıyla, minareleriyle, sırmalı bir gelin gibi Kepez sırtlarından çok şirin görünüyordu. Kahpe düşmanla bu sırtlarda üç gün çakmak çaldık. Bir öğle ısısında can tehlikesi bile geçirdim. Yanıyordum. Kırmızı bir testiden su içerken serseri bir kurşun destiyi karnından parçaladı da Allah'tan bana bişeycik olmadı.

Bu kızanlara kim kumanda ediyordu?

-Kumanda eden hemen ortada yok gibi idi. Cavur bozuldu öğleye doğru Aydın'a girdik. Halk bize koruklu şerbetler ve cacıklar ikram etti. Bana yepyeni bir mavzer verdiler.

Bu zaman Aydın'ı ne halde gördün Efe teyze?

-Aydın o gün mahşer kadar kalabalıktı. Ağlayanlar, sızlayanlar, sevinenler, pılışkaya koşanlarla kaynıyordu.

Bir mahallede mahzene dolmuş otuz kırk kişilik bir kaç Türk ailesinden bahsettiler. Oraya doğru yöneldim. Dedikleri yeri buldum. Haber doğru çıktı. Bu zavallılar düşmanın şehirden kovulduğunu henüz duymamışlardı. İç içe kilitli kapıları deldik, zavallıları hem kurtardık hem de Aydın'ın kurtuluşunu müjdeledik.

Bu sırada pusuya girmiş bir kahpeden korkmadın mı Efe?

-Korku da ne oluyor oğul? İnsan bir defa tüfeği patlatmasın, kanı görmesin, gördükten sonra bu işlerin korkusu, morkusu kalmaz. Bu sırada tuhaf bir manzaraya şahit oldum.

Ne oldu?

-Mahzenden çıkanlardan biri, kendilerini kurtaranın bir kadın olduğunu görünce hayret ve heyecandan tıkandı. Yere düştü. Belki de kalbi vardı. Hemen öldü, rahmet olsun.

Aydın kadınlarından seni arayan oldu mu?

-Çok! Hatta buyur eden bile oldu. İkindiye doğru konağa gidiyordum. Kanlar içinde bir civanın yerde yattığını gördüm. Yüreğim yandı. Bu ana kuzusunu kurtarmak istedim, inliyordu. Sırtlandım, gücüm yetmedi. Oradan bir süvari geçiyordu. Dur şu yaralıyı terkiye al emrini verdim, tutmadı.

Efe burada soğuyan yarasının tekrar kanadığını göstermek istemedi. Fakat ben ısrarla sordum;

Bu adamın cezasını vermedin mi teyze?

-Allah taksiratını af etsin! Ateş ettim, attan aşağıya yuvarlandığını gördüm. Az sonra her ikisini kızanlarla yardımlaşıp sıhhiyeye teslim ettim. İmam köyüne döndüm. Ayaklarım patlamıştı. Daha hoş, beş etmeden düşman Kızılcaköy'den Aydın'a dönmüş dediler. Köyde göç başladı. Mavzerimi eski bir yorgan içine sardım. Yavrularımın öksüz ve talihsiz yüzlerine bakarak ağlaya ağlaya babamla, anamla birlikte İmam köyünden muhacir olduk. Gece Menderes'e vardık. Geminin başı Aydın pazarı kadar kalabalıktı. Kızanlar sağa sola dağılmışlardı. Düşman beni bulsa belki de derime saman basacaktı. Çakmara vardık. İki, üç kızanla mezarlığı tuttuk, şosenin yanındaki büyük köprüye İtalyanlar gelmiş dediler.

Yavruların?

-Onlar da yanımda. Fakat anamı, babamı kaybetmiştim. İki şeye gözlerim gibi bakıyordum. Yavrularıma, silahıma. ‘Tehlike var’ dediler. Bunun üzerine üç efeyi maiyetime kızan verdiler. Yörük Ali Efe'yi aramaya koyulduk.

Efe teyze senin yaptıklarımdan Yörük Ali Efe haberdar mıydı?

-Tabi. Ali Efe'ye benim Dalama'da olduğumu söylemişler. Aydın'da yollarda yaptığım, yapmadığım baskınları anlatmışlar. ‘Kadın emzikli idi’ demişler. Kimisi düşmandan kaçtı, kimisi de yaralandı demiş. Babam da bu mecliste hazırmış, soysuzun biri arıma dokunur sözler bile söylemiş. Yörük Efe azarlamış, zavallı babam pek çok ağlamış.

Sen bu konuşmalar olurken neredeydin Efe?

-Ben Yörük Ali'yi arıyordum. Meğer o da beni aratıyormuş. Yolun kıyısında bir süvariye rastladık. Benim kim olduğumu anlayınca derhal attan indi. Ben atladım ata. Çocuklarımı da terkisine… Kozalaklı Dalama'da idi. Dalama'da biraz istirahat ettik. Az sonra Yörük Ali Efe'nin karargâhına gittim. Sevindi. Anamla, babamla burada buluşmamız pek acıklı oldu. Bizimle birlikte kızlar, dullar, kadınlar, delikanlılar, ihtiyarlar da hüngür hüngür ağladılar, yavrularımı tekrar onlara bıraktım.

Dizlerinin dibinde, torunu da efenin kahramanlığını bizimle birlikte dinliyordu. Saçlarını okşadı. Siyah gözlerini derin bir bakışla bana çevirdi:

-Şu oğlan dedi, (Yörük Ali için) namuslu ve merhametli adamdır. Bana erzakı nasıl istediğimi sordu. Çiyden diye cevap verdim. Beni Alfa unundan ekmekle, koyun eti ile beslediler. Karargâha her gelişte bir tutam banknot veriyorlardı.

Savaş hazırlığı yok mu idi?

-Vardı. Ödemiş taraflarında Mendegüme'ye baskın yapacaktık. Atlı, yaya, tüfekli, sopalı kızanlarla dağlardan aştık. Zekai Bey isminde bir subay da bizimle beraberdi. Onun askerleri bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Yolun bir yakasında Danişmentli İsmail Efe geri dönmemi, savaşın erkek için emrolunduğunu söyledi.

Ne cevap verdin?

-İmam nasihati istemem dedim. Burada teşkilat yapıldı.

Son bölüğünü manganı hatırlar mısın?

-Evet. Birinci bölüğün dördüncü mangasında idim…

Sana öteki erlerden farklı bir rütbe veya muharebe vazifesi verdiler mi?

-Hayır, sadece avcı neferi idim. Burada kalabalık asker ve zeybek vardı. Hücuma geçecek idik. Bir akşam bana Efe diyorlardı, yorgunluktan dalmışım. Birisi omuzumdan dürterek uyandırdı. Beklenmeyen bir zaman da muharebeye başlamıştık. Kurşunlar toplar atılıyordu. Makinalı tüfekler gır gır işliyordu, bu anda tuhaf bir manzara.

Ayşe Efe sözünü tamamlamadı güldü. Biz de güldük. Burasını atlamadan yaz dedi.

-Yanı başımızda Arnavut Tahir isminde biri korkmuş, ağlıyordu. Arkadaşlar beni misal gösterdiler. Bu bir kadındır utan ne için ağlıyorsun dediler. Çocuklarım, çocuklarım! Diye inledi. Senin çocuklarının başında kim var? Diye sordum. Anneleri cevabını verdi. Ben: Bak benimkilerin babası öldü, eğer anneleri de ölürse onlar Tanrı'ya emanet olsun. Seninkilerin hiç olmazsa anneleri sağ olacak dedim. Bu konuşma sırasında zavallı Arnavut'un muvazenesi bozuldu. Beni koru Efe diye bağırdı ve üstüme demet demet para yağdırmaya başladı. Paranın para etmediği, erliğin, mertliğin ve duygunun lazım olduğu bu toprak parçasının üstünde hareketini sarkıntılığa kadar ileri götürdü. Mavzerini ve kasaturasını kaptığım gibi onu şeytanı ile baş başa bıraktım, uzak bir taşın gerisinde mevzi aldım. Geceye doğru bölük hazırlandı. Kiraz parolasını duyunca yamaçtan aşağıya doğru akacaktık. Bu sırada bir top patladı. Düşman hazırlığın farkına varmıştı. Manga arkadaşım Sultanhisar'lı Bahir, serseri bir kurşunla ilk saatlerde vuruldu. Kanı ayaklarımın ucundan akıp gitti. Gülle, içi oyuk meşe ağacını yerinden köklemişti. Bu sırada kana hücum eden müthiş bir karınca salgınına uğradım.

Bizimkiler ateş etmedi mi?

-Topçumuz şehit düştü dedi. Bu konuşmadan sonrasını hatırlamıyorum. Bana sıtma nöbeti geldi. Ateşler içinde yuvarlanmışım. Bu sırada savaş durmuş, köy kadınları gelmişler, beni götürmüşler, soymuşlar, kanlı ve terli esvaplarımı değiştirmişler,  rahata vermişler.

Efeler köyde seni ziyaret etmediler mi?

-Gökçen Efe gelmişti. Bana yirmi beş lira bıraktı. O zamana kadar kendisini görmemiştim. Sarı yeşil gözlü, orta boylu yiğidim kabri nur olsun, beni görünce ağladı. Beraberce ağlaştık. Çekildi, gitti. Babamla, gelin arkadaşlarımla buluşunca çok ağlaştık.

Hastalıktan sonra ne yaptın?

-Eğrikavak'a gitmek üzere yola çıktık. Fakat Gökçen muhasarada dediler. İmdadına koşuyorduk, kurtuldu dediler, istirahat ettik.

Buradan dönüş nasıl oldu Efe?

-Kurban bayramı yaklaştı, bana izin çıktı. Atıma bindim, bölüğüme ve kızanlara veda ettim. Dalama'ya geldim. Avluda kocaman bir koç bağlı duruyordu. Bu benim gazamın hediyesi olarak yaranım Yörük Ali Efe tarafından gönderilmişti. Babamla, gelin arkadaşlarımla buluşunca çok ağlaştık. Yörük Emminin iyiliğini unutamam. Dalama'da hastalandım. Benim için Muğla'dan doktor getirtti. Kurbanlar kesildi, kavurmalar yendi. İzin doldu, cepheye dönmek istedim. Efe dedim, dönelim yeter. Bacı dedi, vatanın senden alacağı kalmadı. Sen borcunu fazlasıyla ödedin. Otur çocuklarına bak bu millet için çocuklar da lazım… Ordumuz kuvvetlenmişti. Efe'nin sözünü tuttum. Silahım vekilim oldu. Onu kundağından bir kaç defa öperek Yörük Ali Efe'ye teslim ettim. Bu emaneti kahpe, alçak birisine değil, bir merde, bir yiğide devretmesini istedim. Efe bundan heyecan duydu ve ağladı. Bizde ağladık.

O günün bir yadigârı bir hatırası var mı Efe teyze?

-O günlerin bende iki hatırası kaldı: Biri milletimin ve rahmetli Atatürk'ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyası, öteki de heyecanlı kalbimde daima yaşattığım vatan hizmeti…’’

 

* Kuvayımilliye Efeleri / Şahin Efe Yılmaz – Kaynak: Efelerden Haber-Kemal Özkaynak-26/8/1945