HESAP BOZMAK

 

Ulusal iradeyi ve direnişi küllerinden doğurmayı başardığımız, Anadolu topraklarında Cumhuriyet meşalemizi yaktığımız ilk günlerde alışık olmadıkları büyük şoklar yaşıyorlardı. Ardı ardına gelen devrimlerle şaşkına dönmüşlerdi. Kısa süreliğine de olsa takdirlerini sunarak Anadolu’yu rahat bırakmak zorunda kaldılar.

Onlar açısından yenilgiyi kabul etmek zor olacaktı. Ama hesap vaktini beklemeleri gerekiyordu.

Üstelik ülkeyi kuran ve yöneten kişi bir asiydi, direnişçiydi, örgütçüydü, planlı çalışıyordu ve kararlıydı. Enerjisini milletine aktarabiliyor, müthiş bir sinerji oluşturabiliyordu. İstese tüm yetkileri eline alabilirdi, kural tanımayabilirdi. O kadar başarının ardından kim ne diyebilirdi ki? Ama yapmıyordu. Eğer yapsaydı hesabı görmek daha kolay olabilirdi. Tek adamla uğraşmak zor olmazdı. Ama devrimler yapıyor ve bu devrimleri koruyacak kurumlar oluşturuyordu. Mekanizma gün geçtikçe sağlamlaşıyordu.

Hesabı O’nun olmayacağı süreçte görmek gerekiyordu. Yaklaşan yeni bir Dünya savaşı koşullarında Türkiye’nin başında olmamalıydı. İşleri zorlaştırabilirdi. İstemiyorlardı ama kıskanıyorlardı, hayranlıkla izliyorlardı. Hesap zamanını bekleyeceklerdi.

Mustafa Kemal yeniden şekillendirilen dünyada onlar açısından arzulanmayan bir girdi yapmıştı.

Yenildiler, izlediler, alkışladılar ve beklediler.

Aslına bakarsanız ebediyete intikaline de üzüldüler. İnsanlık ve uygarlık adına üzüldüler. Askerlik adına üzüldüler, jeopolitik adına üzüldüler, politika ve strateji adına üzüldüler. Çünkü sahne yavanlaşmıştı. Bundan sonra elde edecekleri başarı eksik takıma karşı maç kazanmak gibi olacaktı. Neyse yine de hesabı görmek yeterli olacaktı.

Kurgu başlıyor

Taze Cumhuriyetin rotası çizilmişti. Rota uygar dünyaydı. Ancak bu yolculuk istismar edilmeliydi. Gerekirse krediler, borçlar verilip bağımlılık yaratılmalıydı. Ekonomisi asla bağımsız olmamalıydı. Sanayileşme sınırlandırılmalı, otomobil, uçak vb. üretmemeliydi. Madenleri kontrolsüz çıkarılmamalıydı. Siyasette yer alan ve alacak kadrolar mümkünse etki altına alınmalı ve kontrol edilmeliydi. Her alanda etki ajanları olmalıydı.

Anadolu savaşında önemli ölçüde bütünleşen toplum yapısı parçalanmalıydı. Milli gövdeyi siyaseten sağ ve sol diye bölmek iyi olacaktı. Üstelik bunlar birbirine karşı iyice radikalleştirilmeliydi. Din istismarının karşılığı da güçlüydü. Yedekte tutulmalı ve ihtiyaç anında devreye sokulmalıydı.

Dış kurgucular açısından 1950’ler fena değildi. 1960’lara doğru işler biraz değişiyordu. Durumu fark eden ve kurucu değerlerden sapıldığını anlayan ve hatta sesli olarak ifade eden askerler, bürokratlar, akademisyenler, siyasetçiler ortaya çıkmıştı. Bu oluşumlar susturulmalı ve bölünmeliydi. 1960’lardaki uyanış bertaraf edilmeliydi. Bu çerçevede “Komünizmle Mücadele” ismi iyi gitmişti. Muhafazakâr insanların istismarı için uygundu. Diğer yandan sol cenahta sömürü sistemine karşı potansiyel tepki de kinetik tepkiye dönüşmekteydi. Bu karşıtlıklar kullanılabilir hassasiyetler de yaratıyordu. Bir yandan muhafazakârlık ve milli duyarlılıkların istismarı, diğer taraftan kötü giden sistem ve düzene karşı isyanın pompalanması ile kutuplaşmalar yaratılıyordu. Onlara neydi ki: Yesinler birbirini: Devrimciymiş, ülkücüymüş, sağcıymış, solcuymuş ne fark ederdi. Önemli olan 1922’nin ve 1923’ün hesabını görmekti. Kimse büyük oyunu bozamazdı. Zaten Ruslar da artık boş durmuyorlardı. Türkiye’deki toplumsal bölünme belki onların da işine gelebilirdi. Ama Türkiye’yi onlara da bırakmamak gerekti. Belki İstanbul ve Anadolu’nun paylaşımını bekletmek ve süreci kontrol ederek uyuşturmak daha iyi olabilirdi. Sıkıntı olduğunda ise tedbir almak zor olmayacaktı. Yetiştirilmiş ve yerleştirilmiş siyasetçiler, askerler, sivil bürokratlar ve olağanüstü süreçler devreye sokulabilirdi.

1970’ler boyunca toplumu sağcı-solcu olarak karşıtlaştırmak başarılmıştı. Müthiş ve derin bir etki yaratılmıştı. Kırılma artırılıyordu. Ancak o dönemde ülkenin bölünmesi işlerine gelmeyecekti. Başkaları da Boğazlara ve İstanbul’a çökmek isteyebilirlerdi. Toplum içinde yaratılan ayrışma ve çatışma kendi işgallerine de zarar verebilirdi. Türklerin garip bir toplum yapısı vardı. Solu radikalleştirip ülkesinden soğutmak için bahaneler yarattıkça sol görüşlülerin büyük kısmı son noktada Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yaslanıyor, kırmızı beyaz ay yıldızlı bayrağının gölgesinde toplanıyordu. Diğer taraftan 1960’ların sonunda kendilerine “Komünizmle Mücadele” vazifesi verilerek siyasallaştırılan ve sol görüşlülere karşı ellerine silah tutuşturulan “milliyetçi-ülkücü sağ” yapının büyük kısmı da gelinen son noktada yine Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yaslanıyor, kırmızı beyaz ay yıldızlı bayrağının gölgesinde aynı şeyleri söylüyorlardı. Düşmanlık yaratılabiliyor, ancak bölünme süreci başlatılamıyordu. Sağ ve sol yapılanmalar bir süreliğine budanıp başka işler yapılmalıydı.

Başka hangi hassasiyetler kullanılabilirdi?

Etnik ve dini yapı uygundu. Kürtlere vaatte bulunulduğunda karşılığı gelebilirdi. Bir de silahlı yapı kurulursa ve “gerilla” olarak sempati yaratılırsa fena olmazdı. Silahlı “direniş” bir süre sonra halk desteğini sağlayabilirdi. Bu işi sıkı tutmak gerekiyordu. İpin ucu elden bırakılmamalıydı. Türkler ve Kürt kökenli Türklerin büyük bölümü Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısı altında birlikte yaşamayı becerebilmişlerdi. Devlet makamlarını bile paylaşabiliyorlardı. Cumhurbaşkanları, bakanlar, generaller içinde Kürt kökenliler vardı. Bu oluşum da beklenen sonucu sağlamayabilirdi.

Geriye çok önemli bir diğer hassasiyet alanı kalmıştı. İyi kurgulanırsa operasyonel ve aktif bir kitlesi oluyordu: Din istismarı ve bu istismardan kaynaklanan muhafazakârlık örgütlü bir cehalete dönüştürülebilirdi. Bu hassasiyet İslam coğrafyasına hep karşılık bulmuştu. Üstelik her türlü tarikat/cemaat yapıları yüz küsur yıldır rahatlıkla yönlendirilebiliyordu. Biraz istihbarat çalışması ve paranın dayanılmaz gücü hepsini kul ve köle yapmaya yetmekteydi. Bu konunun üzerinden gitmek daha iyi sonuç veriyordu. Din, para, politika ve aşırılıklar.

Aşırılıklar çok önemliydi. Din istismarına dayalı çıkar yapılanmalarında kurgulu işler çok daha kolay yürütülüyordu. Ruhların rüzgârla şişirilmesi ve egonun yükseltilmesi aşırılık için yeterli oluyordu. Yapılan hatalı tutum ve davranışlar bile misyon açısından doğru tutum ve davranışlar olarak adlandırılabiliyor ve kamuoyuna o şekilde anlatılıyordu. Lider kadrolarda kişisel hataların artması harikaydı. İşte orada aşırılık yaratılabiliyordu. Şişirilen ego aşırılığa gitmekten korkmaz hale geliyordu. Gücün, kudretin süratli artışı kontrolsüz ve pervasız davranışları sıradanlaştırıyordu. İstenen tam da buydu. İstismar edilecek hususlar rahatlıkla bulunup sonuçları kullanılabiliyordu. Bu yöntem Orta Doğu’da ve Afrika’daki Müslüman ülkelerde yüz yılı aşkın bir süredir sonuç vermekteydi. Türkiye’de de denenmeliydi.

Dinin siyasal ve çıkarsal istismarı

Kutuplaşan toplum yapısında bile karşıt görüşlerin Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yaklaşarak birleşebilmesinin önlenmesi, kırmızı beyaz ay yıldızlı bayrağın bütünleştirici özelliğinin bertaraf edilebilmesi için en geçerli yöntem dinin siyasal ve çıkarsal istismarı olacaktı. “Yeşil Kuşak” stratejisinin gereği olarak 1980 sonrasında yaratılan kontrollü boşluk zaten istenen fırsatı yaratmıştı. 1990’ların sonundan itibaren düğmeye basılacaktı.

Sonrası hepimizce malum.

Bugün ve Önümüzdeki Dönem

Bugünlere gelindiğinde ise şunları söylemek mümkün:

  • Türkiye Cumhuriyeti ve M. Kemal ATATÜRK ile hesaplaşma planları ve çalışmaları devam ediyor ve edecek,
  • Etnik bölücülükle din tabanlı istismarın varlığımıza karşı aynı zamanda fakat farklı alan ve yöntemlerle kullanılabildiğine şahit olabiliriz,
  • Bölgesel jeopolitik mücadelede kayıplara uğramamız istenecek,
  • Siyaset dünyası ve yönetsel düzenin yeniden yapılanması dış etkiyle şekillendirilmeye çalışılacak,
  • Cehaletin örgütlenmesine karşı fazlasıyla uyanık olmak gerekecek.

Önümüzdeki dönemde bazı zorluklar yaşayabiliriz. Sıkı bir mücadeleye girmek durumunda olabiliriz. Ancak eninde sonunda 1922-1923 ile hesaplaşmak ve Cumhuriyet’i sonlandırmak isteyen dış kurgucu- iç iş birlikçilerle hesaplaşacağız. Hesaplarını bozacağız. Bir kez daha yanıldıklarını ve yenildiklerini göreceğiz.

Oyunları tutmayacak.

Sağı da bizim, solu da bizim diyeceğiz. M. Kemal ATATÜRK sevdalısı, Cumhuriyet’in çocuğu, Ay Yıldızın altında toplanabilen herkes ve her düşünce bize aittir diyeceğiz. Damarlarımızdaki asil kana inanacağız.

Yeter ki akıllar, yürekler ve beklentiler dışarıda olmasın. Bir çıkış olacaktır.

 

Rafet ASLANTAŞ

ANKA Enstitüsü Başkanı