Washington Post’un 7 Ağustos 2003 tarihli nüshasında o sırada ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olan Condoleezza Rice bir makale yayınlamıştı. “Transforming The Middle East/ Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” başlıklı makalede mütekiben Dışişleri Bakanı da olacak Rice Fas’tan Basra körfezine kadar içinde Türkiye’nin de bulunduğu 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini anlatmıştı. Bazıları masal gibi dinledi. Takip eden süreçte 2006 yılına gelindiğinde ABD Silahlı Kuvvetlerinden Albay Ralph Peter’s’ “Büyük Orta Doğu (BOP)” olarak adlandırılan proje kapsamında bölünecek ve yeni kurulacak devletleri gösteren ayrıntılı bir harita çalışması yapacaktı. Bu harita ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanıyordu. “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı ve metniyle haritanın neden hazırlandığı da anlatılmıştı.

Söz konusu projenin uygulamaya sokulması sonrasında bölgemizde şiddet, kaos ve kargaşa hiç eksik olmadı. Sonrasında “Büyük Orta Doğu ve Genişletilmiş Kuzey Afrika” olarak adlandırılan bu büyük satranç hamlesi; yüzbinlerce insanın ölümüne, sakat kalmasına, evlerinden yurtlarından ayrılmalarına, topluluklar arasında dinsel, mezhepsel, etnik kin ve düşmanlıkların artmasına neden oldu. Yine bu dönemde dini radikal unsurların rol kapma çabalarının karşılık bulduğunu, orta çağa yakışan düşünce ve davranış sistematiklerini savunan sapık zihniyetli teröristlerin canlara kastettiğini gördük. Her şey yeni haritaların, paylaşım/nüfuz alanlarının oluşturulabilmesi ve belli ülkelerin ulusal çıkarlarını diğerlerine üstün kılınması içindi. Karışıklık ve şekillenme istenen ülkelerde birbiri ardı sıra düğmelere basıldı. Tabi her düğmesine basılan ülkenin ve milletin gösterdiği tepki farklı oldu. Ama konuya kurban edilen ülkelerdeki ortak payda din olgusunun ve ve potansiyel etnik sorunların öne çıkarılmasıydı. Sonrasında yaşananları hepimiz hatırlıyoruz.

2016 bitiyor. Ülkemizde yaşayan aklı selim her insanın zihnininde deli sorular uçuşuyor. Son dönemde gördüğümüz rüyalar bile derin anlamlar içeriyor. Neler oluyor, neler olacak anlamaya çalışıyoruz. 21. Yüzyıl 20. Yüzyılı tekrar mı edecek? Büyük savaşlar mı yaşanacak? Ülkemiz işgal mi edilecek? Geleceğimiz var mı, varsa karanlık mı, aydınlık mı? sorularının yoğunluğu birey ve toplumda sistematik gerilim ve stres artışını da tetikliyor. Devleti robotlar yönetmediğine göre bu stres artışı doğal olarak devleti yönetenlerde ve sistemde de karşılık buluyor. Son günlerde yöneticilerce özellikle Tv’lere verilen ropörtajlarda aşırı gerilimli yüz ifadelerinin, maksadı aşacak aşırı söylemlerin yanı sıra tedirginlik yaratacak düzeyde değişik bir espri anlayışına da rastlıyoruz. Ekonomik ve politik açıdan güncel hassasiyet taşıyan konularla ilgili sorulara yetkililerce verilen bazı yanıtların şaka ve algı sınırlarını zorladığını gözlüyoruz. Anlayacağınız durum kritik.

Neyse biz gelelim küresel ve bölgesel düzlemin nasıl yönetildiğine ve olası değişikliklere. Şu soruları sorup yanıt arayalım.
– ABD geçiş dönemi ve 2017’de Orta Doğu havzasında ne yapacak, ne yapmak istiyor? Şansı ne?
– Rusya Federasyonu’nun ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin hamleleri ve etkinlikleri artacak mı?
– İran’ın olası tutumu nedir?
– Suriye ve Irak BOP planlarından sıyrılabilecek mi?
– Türkiye nereye ve nasıl gitmeli? Sanghay İşbirliği Örgütü tercihi doğru mudur?
Aslında bu soruların yanıtları kitaplar alır. Fakat burada amaç odaklı kısa bir değerlendirme yapacağım.
– ABD öznesinde yeni bir dönemin başlayacağı aşikâr. Küresel oyunun, akademik zenginliğin, ekonomik dinamizmin, kültürel çeşitliliğin ve her tülü istihbarat operasyonlarının başat oyuncusu bir etme-bulma sürecine mi giriyor? Bindiği küreselleşme treninden iniyor mu? Yoksa kısa bir süreliğine içe dönüş mü yapacak?

09 Kasım 2016 sabahı seçim sonuçlarıyla ilgili yaptığım ilk değerlendirmede şunları paylaşmıştım: …Tanımladığımız sistem (ABD) son yıllarda patinaj yapan, kontrolü kaybeden, milli amacından sapan, acımasız politikalarını vekalet savaşları formatına indiren ve belki de en tartışılır dönemini yaşamıştır. Uluslararası sermaye kendi öncelik ve taleplerini devletin üstüne çıkararak yapıyı tehdit eder hale gelmiştir. Uluslararası sermayenin dönemsel ilkeleri ve aslında ilkesizliği başta ABD olmak üzere tüm Dünya’yı “yeni dünya düzeni”ne doğru itmiştir. Bu birçok devlet gibi yakın gelecekte ABD’nin de bölünme riskini beraberinde getirmiştir. Bu noktada devreye devletin gerçek kurgucuları girer. ABD’nin son dönem siyasi tarihi bize göstermiştir ki eninde sonunda Pentagon’un dediği olur. Bu seçimde ABD sistemi CIA’nin yetersiz ve kontrolsüz maceracılığının yerine Pentagonun kontrollü maceracılığını tercih etmiştir…
Hatırlatmak istedim.

Şimdi konuya tekrar dönelim. Silah, enerji ve finans zenginlerinin genel desteğindeki Cumhuriyetçiler aslında kolay çalışabilecekleri ve yönlendirebilecekleri bir başkana kavuştular diyebiliriz. Elimizdeki açık kaynak verileriyle biyografik istihbarat açısından yaklaştığımızda Trump’ın öne çıkan kişilik özelliklerini: kontrolsüz bir özgüven, narsist yapı, tüccarlıktan kaynaklanan faydacılık, basit düşünme ve kısa vadeli plan yapma alışkanlığı, başarı ve kazanca odaklanma olarak sayabiliriz. (İlgilenenler için Trump ve ailesini yakından tanıyan ve konuyla ilgili iki kitap yazan Gwenda Blair ve “TrumpNation” (Trump Millet) kitabının da yazarı olan, Timothy L. O’Brien’ın açıklamalarını takip etmelerini öneririm.)

Öne çıkan bu kişilik özelliklerine sahip olan bir yönetici aslında çok iyi yönetilir ve yönlendirilir. Etkin planlayıcılar ve ikna ediciler bu özelliklerdeki bir kişiyi gayet güzel değerlendirirler. Muhafazâkar geçmişi de düşünüldüğünde 2. Bush’tan bile daha iyi sonuçlar alabilirler.

Bu durumda Obama döneminde yürütülen politikalardan sonuç alınacağına inanmayan, uluslararası sermayenin ABD ekonomisini değil, milli ekonominin uluslararası para istemini şekillendirmesini savunan tüm çevreler, göçmenlerden rahatsızlık duyanlar ve yurt içinde daralan ekonomiden etkilenenler ve taşradaki kalbi kırıklar; bütün bu insanlar beklentilerini karşılmak için gün sayıyorlar. En önemlisi Obama döneminde bütçesi kısılan ve denenmiş stratejiler yerine macera kokan senaryolara payanda yapılan PENTAGON’un gelenekselcileri bekliyor.
Beklenti içindeki tüm çevreler 2017’den başlayarak NATO bütçesine verilen payı, uluslararası organizasyonların bütçelerine yapılan katkıları, güdümlü partner devletlere ve hatta örgütlere yapılacak askeri destekleri ve yardımları da tartışacaklar.

Bir basmak yukarı çıkalım. Küresel şekillenme ve güvenlik boyutlarında durumu nasıl okumalıyız? Kuşkusuz ABD Obama dönemine göre daha net tavırlar gösterecek. Yeni dönemde yumuşak gücün arkasına saklanmış acımasız, sinsi ve istihbarat ağırlıklı hal tarzlarının yerini güce dayanan, daha belirgin ve alışılagelmiş hal tarzlarına terk edeceğini söyleyebiliriz. Dış politika ve güvenlik stratejilerinde ağırlıklı hedefin Çin Halk Cumhuriyeti olacağı görülüyor. ABD zaten daha önce askeri kuvvet ve yeteneklerinin yüzde 60’nı Pasifiğe yönlendirdiğini açıklamıştı. Orta Doğu’yu ise vekâlet savaşlarıyla şekillendirecekti. Ama olmadı.
ABD’nin Orta Doğu’ya kuvvetle dönmesini bekleyebilir miyiz? Cumhuriyetçiler ve ABD Devlet kadroları Obama Yönetiminin görev süresi doluncaya kadar geleneklerin ötesinde, fazladan ve sıradışı risk alma olasılığını bertaraf etmiş görünüyor. Yeni dönemde Pentagon merkezli ABD örgütlenmesinin iki düşman güç olarak ÇHC ve Radikal İslami Örgütlenmeleri görmeye devam edeceğini düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde bir farklılık olarak bu tehdit şemasına İslami Siyasal Yapılanma ve Organizasyonların ilave edildiğini görebiliriz. Bunların bir kısmının kullanım süresinin dolması bekleniyor olabilir. Bu açıdan bakıldığında Orta Doğu coğrafyasında BOP’un nitelik ve kan değiştirmesi beklenebilir.
ABD cephesinden bakıldığında Orta Doğu’da;
+ Küresel pazarlıklara bağlı olarak Rusya Federasyonu ile müşterek planlamalar içine girilebileceğini,
+ İran’la görünenin aksine Şii tabanlı yapılanmaları da kapsayacak şekilde örtülü ya da açıktan çalışmalar yapılabileceğini,
+ PYD kartının mevcut veya değişik isimler altında ve net olarak kullanılmaya devam edileceğini,
+ Suriye’de Rusya Federasyonu’nun nüfuz alanının tanınması karşılığında Irak’ta kalıcı etkinin sürdürülebileceğini,
+ Irak’ta nüfuz alanının sürdürülebilir kılınmasının İran’la kuvvetli temastan geçtiği bilinciyle hareket edileceğini,
+ İsrail’in çıkarlarının korunmaya devam edileceğini, ancak dış politikanın İsrail’in hedeflerinden ziyade ABD’nin çıkarlarına göre önceliklendirileceğini,
+ Türkiye ile çıkar odaklı ve yoğunlukla tek taraflı ilişkilerin devamı yönünde yolların aranacağını ve görünürde Türk siyaseti/kamuoyuna halden anlıyoruz ifadeleri yansıtılsa da aslında Türkiye’de ABD açısından 50 yıldır elde edilen kazanımları kaybetmeme yolunda her yolun deneneceği bir dönemin yaşanabileceğini, öte yandan Türkiye’de Atatürkçü yaklaşımın ve Cumhuriyet değerlerinin dışında geçer akçe olmayacağının anlaşıldığını da söyleyebilirim.
+ ABD açısından bölgede bir daha Müslüman Kardeşler (İhvan) türü Din tabanlı bir enstrüman kullanılacağını değerlendirmiyorum. Bunun yerine önümüzdeki dönemde özellikle etnik ve ana mezhepsel unsurlarla net sonuçlar alınmaya çalışılacağını düşünüyorum.

– Rusya Federasyonu’nun olası hamlelerini ve etkinliklerini kısaca değerlendirelim.
Borçlarını ödeyen, doğalgaz kaynağını ve enerji hatlarını silah gibi kullanabilen, Silahlı Kuvvetleri’nde 2020 Askeri Stratejisi’ni devreye sokan, bu çerçevede silah sistemlerini yenileyen, modernizasyon çalışmalarını aksatmadan yürüten, 1990 sonrasında Doğu Avrupa’da kaybettiği etki alanında NATO’ya yanıt olabilecek nitelikte silah sistemlerini yeniden konuşlandıran, Karadeniz Filosu ve Baltık Filosunu koordineli olarak kullanabildiğini gösteren, Karadeniz’den Akdeniz’e ring seferleri gibi askeri hareketlilik gerçekleştiren, Suriye/Tartus Üssü’nü yeniden faal hale getiren, buna içinde hava unsurları olan Lazkiye Üssü’nü ekleyen, “Libya’da yaptığımız hatayı Suriye’de tekrarlamayacağız” ifadesini Dünya’ya deklare edip bunun gereğini yapan, Batı ülkelerinin teşvik ve kışkırtmalarıyla gücünün üstünde eyleme kalkışan Ukrayna’nın elinden Kırım’ı alan ve son olarak NATO’nun ve ABD’nin doğu bekçisi Türkiye ile krizi atlatmayı başarıp artan seviyede işbirliği ortamı yaratan bir Rusya şüphesiz ki yeniden küresel değiştirici rolüne evrilmiştir. Ekonomik yapısında kırılganlık olsa da savunma sanayi ve enerji sektöründeki gücü, zor durumları atlatmasına yetecektir. Üstelik Dünya’nın en önemli nükleer silah kapasitelerinden birine sahiptir. İstihbarat yapılanması ve kültürü tartışmasızdır. Devletin başında istihbarat tedrisatından gelmiş bir lider ve RF açısından alışılmış sıradanlığın çok ötesinde başarılı diplomasi kullanabilen yetenekli bir ekip bulunmaktadır. Öyle ki son dönemde özellikle ABD ve AB cephesinden senkronize olarak gelen ani diplomatik salvolara bile kıvrak, sakin ve zeki karşılıklar verildiğine fazlaca tanık olduk. Darısı bizim başımıza. Rusya Devlet gücünün yanı sıra STÖ’leri ve basını da eskiye göre daha şeffaf ve etkili kullanabilmektedir. Bu alanda Stratejist Aleksandr DUGİN’in son dönemde yürttüğü etkili çalışmaları ve inisiyatif alma becerisini dikkatle izlemek gerek. Sayın Dugin’le ANKA Enstitüsü olarak biz de görüşmüştük. O görüşmede de karşı taraf açısından aklı başında bir STÖ’nün ve temsilcisinin ne kadar etkili olduğunu gördük. Bir diğer etkili enstrüman da Sputnik. Sputnik anlık ve doğruluğu yüksek haberleriyle her geçen gün daha fazla takip edilmekte. Şimdi bütün bu verileri üst üste koyup sağlıklı bir değerlendirme yapacak olursak RF’nin Kafkaslar, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da hissedilir büyüklükte bir etkisinin olduğunu ve artık yeniden küresel oyun kuruculuğa hak kazandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bakış açısından hareketle RF’nin Suriye başta olmak üzere Orta Doğu’ya kalıcı olarak geldiğini, bölgedeki askeri gücünü ve hedefini politik duruşla da desteklediğini soğukkanlı ve akılcı hareket ettiğini görüyoruz. Önümüzdeki dönemde Dünya dengelerinde sürpriz bir gelişme olmazsa RF’nin Suriye nüfuz alanında sürekli bir hakimiyet kuracağını, İran ve Şii kartını bırakmayacağını, Şii’ler üzerinde Irak’ta kısmi etki yaratabileceğini söyleyebiliriz. İzlenen tutarlı politikalar ve sahaya hakimiyet rakiplerinizde de ciddiyet ve pazarlığa açıklık yaratır. RF Orta Doğu’da sabırlı, tutarlı ve akıllı hamleler yapmaktadır. Önümüzdeki dönemde RF ve ABD’nin Suriye ve Irak’ta kendileri açısından nüfuz alanlarının garantilenmesi, emanetçilerin belirlenmesi ve riskin azaltılması yönünde koordineli çalışmalar yaptıklarını görebiliriz.

İnandığım ve yıllardır seslendirdiğim bir gerçek var. O da modern devletlerin savaşı topraklarında kabul etmeyecekleri gerçeğidir. Bu gerçek göz önünde bulundurulduğunda Rusya için ülkesinin güvenliğinin Akdeniz’den başladığını anlamamız gerek.

İlk bölümünün sonuna geldik. Önümüzdeki dönemde ABD ve RF arasında her iki devlet açısından da düşük gerilimli ilişkilerin arzulanacağı, hatta sorunlu bölgelerde nüfuz alanlarının oluşturulmasına yönelik koordineli çalışmaların (açık ya da örtülü) yapılabileceğini söyleyebilirim. Bu süreci sadece çok düşük olasılıklı bir çılgın hamle bozabilir. Sanırım buna da izin vermek istemezler. İki oyun kurucunun itidalli olması ortalığın süt liman hale geleceği anlamına da gelmemelidir. Özellikle ülkemizin iç bölge ve yakın dış etki alanında kontrollü gerilim artışlarını da beklememiz gerekiyor.

Makalenin devamını önümüzdeki günlerde paylaşacağım. Müteakip bölümde; İran’ın olası tutumu, Suriye ve Irak BOP planlarından sıyrılabilecek mi? Türkiye nereye ve nasıl gitmeli? Sanghay İşbirliği Örgütü tercihi doğru mudur? sorularını irdeleyeceğim.

Rafet ASLANTAŞ
ANKA Enstitüsü Başkanı