EGEMENLİK ULUSUNDUR

Uluç Gürkan

Türk ulusu, en güçsüz olduğu bir sırada gerçekleştirdiği Kurtuluş Savaşı ile dünyanın en güçlü devletlerini ve ordularını dize getirmiş, ülke bütünlüğünü sağlayarak bağımsızlığını kazanmıştır. Böylece emperyalizm çağını sona erdirerek, dünyanın tüm ezilen uluslarına ve sömürgelerine bağımsızlık yolunu açmıştır.

Bu, tarihte eşi görülmedik büyük bir başarıdır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış, parçalanıp işgal edilmiş bir ülke; orduları dağıtılmış, silahları elinden alınmış savaş yorgunu, harap ve bitik bir ulus bunu nasıl gerçekleştirmiştir?

Bu sorunun yanıtı bizi Atatürk’e; Atatürk’ün “ulusal irade”ye olan inancına ve güvenine götürmektedir…

Atatürk Anadolu’ya, umudun neredeyse tükendiği bir sırada, ülkede ve yönetim kademelerinde bağımsız yaşama arzusunun dahi iflas ettiği bir sırada çıkmıştı… Tek başınaydı, silahsız ve ordusuzdu. Bir sade yurttaştı. Osmanlı Paşası rütbelerini söküp atmıştı, Padişah fetvası ile idama mahkûm edilmiş bir sakıncalı piyadeydi… Kafasında, işgalcileri emperyalistleri kovmak, yeniden yapılanmayı, taban demokrasisini, uluslaşmayı halkın katkısıyla bir değişimi harekete geçirmek amacı vardı. Emperyalistlere karşı bir ulusu ayaklandırmaktı hedefi…

Atatürk, her şeyden önce yıkıntı halinde olan bu toplumu canlandırmayı başarmak, bireylerin katılımını sağlamak zorunda olduğuna inanıyordu. Bunu da egemenliğin ulusa devrederek gerçekleştireceğini düşünüyordu. “Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, O’nun karşısında zincirler erir, taçlar, tahtlar batar, yok olur” diyordu…

Atatürk bu amaçla, Kurtuluş Savaşı’nı başlatırken, ulusal iradeyi demokratik süreç içinde harekete geçirmiştir. Sivas ve Erzurum Kongreleri’nin ardından, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi bu süreci perçinlemiştir…

Sivas ve Erzurum Kongrelerinin en çarpıcı niteliği, kararlarının demokrasi kurallarına uygunluğu ve kurtuluş için Türkiye halkının bireysel inisiyatifini demokratik yöntemle harekete geçirme çağrısıdır.

Ülke işgal altındayken Ankara’da açılan Meclis de ülkemizdeki siyasal egemenlik anlayışını köklü ve kalıcı bir biçimde değişmiştir. Egemenliği, aynı zamanda bir sömürü ve baskı aracı olarak kullanılan kimi “doğaüstü” güçlerden almış, “kayıtsız ve şartsız” olarak ulusa, halka devretmiştir…

Meclis, 23 Nisan 1920 günü yayınladığı açılış bildirisiyle, “Türkiye halkını emperyalizm ve kapitalizmin tahakkümün ve zulmünden kurtararak irade ve egemenliğine sahip kılma” amacını dünyaya ilan etmiştir.

Bunu da gerçekleştirmiştir…

Atatürk ve silah arkadaşları, bir yandan kurtuluş mücadelemizi örgütlerken, bir yandan da ülkenin altı yüz yıllık hukuk, siyaset ve egemenlik kavramları ile kurumlarını yeni ve çağdaş bir anlayışın kavramları ile kurumları ile değiştirmişlerdir. Bu süreci kısaca “Türk devrimi” olarak tanımlayabiliriz…

Türk devrimi tek boyutlu değildir.

Atatürk devrimleri kültürel, siyasi ve ekonomik alanlarda olmuştur. 1920’lerde ve 1930’larda çok dikkatli hesaplanmış reformlar dizisiyle “İslami” denilen kurumlar toplu olarak çağdaş demokratik kurumlarla değiştirilmiştir. Padişahı tahttan indirilmiş, siyasi yönetim biçimi olarak demokrasi modeli olan Cumhuriyet sistemini kurulmuştur. Kısa bir süre sonra da dini kaynaklı iktidarın göstergesi olan halifelik kaldırılmıştır.

Millet Meclisi ve onun dayandığı ulusal irade, Türkiye’de bütün siyasal varlığımızın çıkış noktası, açık deyişiyle yaşam kaynağı olmuştur. Türkiye, Kurtuluş Savaşıyla birlikte demokratikleşme sürecini başlatmıştır. Demokratikleşme, Kurtuluş Savaşı sürecinde belirlenen bir oluşumdur.

Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş süreçlerinde gerçekleşen bütün siyasal oluşumların temelinde, bu ilke, “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olması” ilkesi vardır. Askeri zaferler de, cumhuriyetin ilanı da, demokrasinin benimsenmesi de, kalkınmanın gerçekleştirilmesi de hep bu ilkenin sonucudur.

Türkiye  Büyük Millet Meclisi, bu yapısıyla bir askeri zaferin ürünü değildir; tam tersine, askeri zafer, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ürünüdür. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden önce, ne bir devlet, ne bir cumhuriyet, ne de bir ordu vardır; devleti de, cumhuriyeti de, orduyu da, Türkiye Büyük Millet Meclisi kurmuştur.

Bu olay özellikle önemlidir.

Kimi ülkelerde savaşlar, ayaklanmalar, şiddet eylemleri veya siyasal bunalımlar, bazen demokrasiyi askıya almak, parlamentoyu kapatmak veya parlamentonun yetkilerini yürütme organına devretmek için gerekçe olarak kullanılır; Türkiye’de ise bunun tam tersi olmuştur.

Türkiye, Millet Meclisi ile birlikte, bir yenilgi ve çöküntü ortamında, açık anlatımıyla ülke işgal altındayken,  demokrasiye adım atmıştır. O zamandan beri Türkiye durmaksızın laik ve demokratik bir ülke olma girişimlerine devam etmiştir.

Atatürk’ün Utkusu

Türk ulusunun Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleştirdiği bağımsızlık mücadelesi, Batılı emperyalist ülkeler için hiç beklemedikleri tarihi bir darbe olmuştur. Bunu ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee şöyle aktarmıştır:

“Yeryüzünde hiçbir devrim, Kemalist Türk Devrimi kadar dünyada şaşkınlık yaratmadı…” [1]

Batılı devletler şaşkınlık yaşarken, emperyalist Batının tutsağı mazlum milletlerin kalbi ve kulağı Ankara’ya, Türk Devrimi’ne odaklanmıştır. Atatürk Asya’dan Latin Amerika’ya çok sayıda mazlum milletin kahramanı haline gelmiştir.

Hindistan’ın efsanevi lideri Mahatma Ghandi, Türkiye’de kurtuluşun 30 Ağustos Büyük Zaferi’nin haberini alınca düzenlediği basın toplantısında coşkusunu şöyle dillendirmiştir:

 “Türkiye Orduları bir devir kapatmıştır. Şimdi mazlum ve tutsak devletler ve uluslar artık vazgeçilmez bir reçeteye sahiptirler. Mustafa Kemal’in utkusu, dünya için özgürlük ve bağımsızlık sancağıdır.” [2]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Pakistan’ın ilk Devlet Başkanı olan Hint Müslümanlarının lideri M. Ali Cinnah da 30 Ağustos zaferi için benzeri doğrultuda bir açıklama yapmıştır:

Ne bizi ne de her kıtada yaşamakta olan tutsak ve mazlum ulusları bundan sonra tutamayacaksınız.

Mustafa Kemal ve Türkler ki, kendileri için hazırlanan tabutu yayılmacıların başına geçirmişlerdir. Şimdi dünyada başlarına tabutlar geçirilecek başkaları da benzer sonuçlara hazırlanmalıdırlar.” [3]

Dünyaca ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, Türk Devrimi’nin en derin etki yaptığı ülkenin Hindistan olduğuna dikkat çekmiştir:

“Bu büyük ülkede (Hindistan’da) gerek Müslümanlar, gerek Hindular, İngiliz koloni idaresine karşı özerklik ve bağımsızlık hareketlerinde, Türkiye’de gelişen olayları ilham almışlar ve Türkler ile dayanışma halinde bulunmuşlardır.” [4]

Hindistan, Anadolu’daki Yunan işgal kuvvetlerinin Ankara’yı almak ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni ortadan kaldırmak için başlattığı genel saldırı karşısında Mustafa Kemal’in Asya ülkelerini emperyalizme karşı ortak mücadele çağrısına duyarsız kalmamıştır.

İngiltere, Yunanistan’a destek için sömürgesi Hindistan’dan asker toplamak istemiş, ancak Gandi, Müslümanlar ile birlikte “non-cooperation (işbirliğine hayır)” hareketini başlatmış ve bu girişimi engellemiştir. [5]

Hindistan-Türkiye ilişkilerini bu dönemde ayrıntılarıyla araştıran Hintli Müslüman tarihçi Muhammed Sadık’a göre, “Türk Devrim hareketi, Hindistan’da milli bilinçlenmenin başlangıcını gösterir.” [6]

Dönemin İngiltere Krali V. George’nin, daha sonra tahta çıkınca 1936 yılında Yalova Köşkü’nde Atatürk’ün misafir olan oğlu Veliaht Prens Edward ile yazışması Muhammed Sadık’ı doğrulayan çarpıcı bir örnektir.

Prens Edward’ın 1921 yılında ülkesinin sömürgesi olan Hindistan’ı ziyaretinde top ve trampet sesleri arasında gemisinden inmiştir. Ancak büyük bir düş kırıklığı yaşamıştır. Kendisini karşılamaya sadece birkaç mihrace ile birkaç yerli görevli gelmiştir.

Üzülmüştür… Babası V. George’a bir mektup yazar ve sorar:

“Acaba bu durum, Gandi’nin düzenlediği bir aşağılama gösterisi midir?”

İngiliz Kralından gelen yanıt tarihe geçmiştir:

“Hayır! Bunun nedenini Mustafa Kemal’in açtığı Kurtuluş Savaşında aramak daha doğru olur…” [7]

[1]  Aktaran; Ahmet Taner Kışlalı, Bir Türkün Ölümü  (Ankara: Ümit Yayıncılık, 1997) s. 16

[2]  Mahatma Gandi, 8 Eylül 1922 günlü basın toplantısı

[3]  M. Ali Cinnah; 11 Eylül 1922 günlü açıklaması

[4]  Halil İnalcık, Devlet-i’ Aliyye (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlar, 2016) ss. 359-360

[5]  Halil İnalcık, “Tarih ve Politika”,  Ankara Üniversitesi Rektörlüğü 100. Yıl Salonu’nda 29.06.2006 günü sunulan konferans metni.

[6]   Muhammed Salih, The Turkish Revolution and the Indian L,beration Movement  (New Delhi, 1983) Aktaran: İnalcık, a.g.e.,  s.360

[7]  Ahmet Taner Kışlalı, Bir Türkün Ölümü, s. 15