Giriş

Çin Halk Cumhuriyeti, özellikle son çeyrek yüzyılda yakaladığı ekonomik büyüme ve buna koşut olarak özellikle 2000 yılından itibaren artan politik, diplomatik ağırlığıyla dünya siyasetinde başat güçlerden biri haline gelmiştir. “Dünyanın fabrikası” olarak nitelenen ülke, 19 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğü olan ABD’nin ardından, 12 trilyon dolarlık ekonomik büyüklükle dünyanın en büyük ikinci ekonomisidir. Dünyanın en büyük ihracatçısıdır. Dünyanın en büyük döviz rezervlerine sahiptir ve dünyanın en büyük enerji tüketicisidir. Dünyanın en büyük 1000 şirketi içinde, ABD, İngiltere, Japonya merkezli şirketlerin sayısı azalırken, Çin şirketlerinin sayısı artmaktadır. Benzer durum dünyanın ilk 10 şirketi için de geçerlidir. Forbes dergisinin “2016 Yılı Dünyanın En Büyük 25 Şirketi” listesinde ilk 3 sırayı Çin şirketleri almıştır. En büyük 25 şirket içinde, toplam 7 Çinli şirket vardır.[1] Dünya ekonomisinin lokomotifi ve 1.4 milyarı bulan nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, ekonomik gücünü, yumuşak gücü besleyen, bilim ve teknolojiyi önceleyen, orta sınıfı güçlendirmeye çalışan, silahlı kuvvetlere büyük önem veren bir anlayışla yönetmektedir. Küresel sorunlara ilişkin artık daha sık görüş bildirse ve ağırlığını hissettirse de, çok fazla konuşan, çok yüksek sesle konuşan bir ülke olmamaya da dikkat etmektedir. Sessiz ve derinden ilerlemeyi, tepki çekmemeyi yeğlemektedir.

Kabalalık nüfusu ve bünyesindeki farklı etnik – dinsel kimlikler nedeniyle iç istikrarını korumakta çok hassas, çok dikkatli olan Çin; bölgesinde ve yakın çevresindeki sorunlarda – özellikle Japonya’yla yaşadıklarında – bölge dışı güçlerin, özellikle de ABD’nin müdahalelerine sert tepki vermektedir. Bu amaçla ordusunu, bilhassa deniz ve hava gücünü geliştirmektedir. Yeni bir uçak gemisi filosu yapmaktadır. Güney Çin Denizi’nde Çin ile Japonya ve onu destekleyen ABD arasındaki gerginliğinin sürekli gündemde olduğu dönemde, Çin’in yapımını sürdürdüğü uçak gemileri, tasarımından üretimine dek tamamen Çin malıdır. 15 yıl içinde çok sayıda uçak gemisi yapmayı amaçlayan Çin’in bir uçak gemisi vardır. ABD’nin ise 11 uçak gemisi bulunmaktadır.

1 – Çin’in Ekonomik Hamleleri

Afrika’dan Avrupa’ya, Orta Asya’dan ABD’ye varan geniş bir alanda en büyük yatırımcılar arasında olan Çin, en son hazırladığı 5 Yıllık Kalkınma Planı kapsamında gündemine aldığı sürdürülebilir ve nitelikli büyümeye “yeni normal” adını vermiştir. 2008 yılında başlayan küresel iktisadi bunalımın da etkisiyle Çin’in büyüme oranı, çeyrek yüzyıl boyunca gerçekleşen yüzde 9 – 10 bandından yüzde 6.5 – 7 bandına inse de, ülke iç tüketime ve kamu yatırımlarına öncelik vererek, bu durumu telafi etmeye yönelmiştir. Ekonomide hizmet sektörünün payının artırılması, çevreyle uyumlu sanayileşme, büyüme, şehirleşme ve enerji politikaları; ileri teknoloji ihtiva eden üretim ve ihracat; katma değeri yüksek ürünler; inovasyona dayalı sanayi stratejisi öne çıkmıştır. Bu kapsamda kamu yönetiminde, bankacılık ve finans sektöründe önemli düzenlemeler yapılmıştır ve yapılmaktadır. Devletin planlaması, yönlendirmesi ve eşgüdümünde sosyalist bir ekonomi modelini benimseyen, üretim araçları üzerindeki kamu mülkiyeti iddiasından uzaklaşmakta olan, uygulamaları devlet kapitalizmiyle açıklanan Çin’deki özel şirketlerde Çin Komünist Partisi’nin önemli isimlerinin, partiye bağlı yapıların, devletin hisseleri vardır. Ayrıca Çin’de farklı bölgelerde farklı yönetmelik ve uygulamalar da söz konusudur.

Küresel ekonomik düzenle uyumu da gözeten Çin; fikri mülkiyet hakları konusunda da önemli adımlar atmaktadır. Vergi reformu, kamu kurum ve kuruluşlarının reformu, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele, adil rekabet koşulları, güçlü hukuk düzeni, devlet bankalarının özelleştirilmesi de gündemdedir. Alınan önlemler ve ileri teknolojiye yönelim sonucu, enerji daha verimli kullanılmaktadır. Demir, bakır, kömür talebi bir miktar azalmıştır. Bu azalış, Çin’e enerji ve hammadde satan ülkeleri ve şirketleri olumsuz etkilemiştir. Çin, daha az verimli sanayi kollarından daha verimli sanayi kollarına yönelirken, kentli nüfus artmakta, sağlık ve eğitime daha çok harcama yapılmaktadır. Hizmet sektörü de gelişmektedir.

ABD ekonomisindeki duraklama da dikkate alındığında, önümüzdeki 10 yıl, en fazla 15 yıl içinde, Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olacağına ilişkin beklenti yüksektir. Yıllık ARGE bütçesi 200 milyar doları geçen, 300 bin doktoralı mühendisi olan Çin, dünya ekonomisinden üçte bir oranında pay alan Asya Pasifik bölgesinin lideri olmanın ötesinde, dünya ekonomisinin lideri olmayı hedeflemektedir. Bu kapsamda son birkaç yıldır Yeni İpek Yolu Projesi ile gündemdedir. “Bir Kuşak, Bir Yol Projesi” olarak da anılan proje, Asya, Avrupa ve Afrika’yı ticaret üzerinden birbirine bağlamayı amaçlamaktadır. Deniz, kara ve demiryolları ağlarıyla bir bütün oluşturan proje hayata geçince, dünyada nüfusun üçte ikisini, ekonominin üçte birini etkileyecektir.

Anımsatmak gerekirse, Çin’de reform ve dışa açılma kapsamında 1970’ten itibaren öncelik, ihracatı artırmak ve yabancı sermayeyi çekmek olmuştur. Bu hedeflere de büyük ölçüde ulaşılmıştır. Ancak, 2008 küresel ekonomik bunalımıyla birlikte yurt dışından Çin’e gelen yabancı sermaye, yabancı yatırım azalmıştır. Dış talep azalınca, Çin’in ihracatı da düşmüştür. Bunun üzerine Çin, ihracata dayalı büyüme stratejisinde değişiklik yapmıştır. Bir Kuşak Bir Yol Projesi’, “yeni normal” stratejisi, gelir dağılımını düzeltme atılımı, ekonomik – bürokratik reformların hızlandırılması, çevreyle uyumlu büyüme ve sanayileşme hamlesi, küresel krizle birlikte öne çıkan arayışların ürünleridir. Vurgulamak gerekir ki, nüfusunun beşte biri orta ve üst sınıf olan Çin’de halen en önemli sorun yoksulluk ve işsizliktir.

Çin; ekonomik ve diplomatik atakları kapsamında, demiryollarının yanında limanları ve denizyollarını da çok önemser. Dünyanın 3 büyük limanından ikisi Şanghay ve Hong Kong’dadır. Çin gemi üretiminde, deniz ticaret filosunda, balıkçılıkta iddialıdır. Küresel ticaret açısından olmazsa olmaz olan lojistik sektörü, en iddialı olduğu alanlardan biridir. Çin dışında çok fazla liman satın alması veya inşa etmesi bu iddianın kanıtıdır. Dünya çelik üretiminde ilk sıradadır, çelik üretimindeki payı yüzde 50’ye yakındır. Deniz taşımacılığında Yunanistan ve Japonya’dan sonra üçüncüdür.

Çin öncülüğünde, 100 milyar dolar kuruluş sermayesiyle kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası, altyapı yatırımlarına yılda 15 milyar dolar kaynak aktaracaktır. Yine Çin öncülüğünde hayata geçen İpek Yolu Fonu da ilk aşamada 40 milyar dolarlık kaynağa sahiptir. Her iki kuruluş da, özellikle büyük ölçekli altyapı projelerine kaynak sağlayacaktır. 2014’te kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası’nda, sermayenin yarısını Çin koymuştur. 31 Mart 2015’e kadar başvuran ülkeler kurucu üye olmuştur. Bankada hiçbir üyenin ülkenin veto hakkı yoktur. Temsil oranı ülkelerin GSMH esasına göre belirlenmiştir. Yeni üyeler katıldıkça, eski üyelerin payının azalması öngörülmüştür. Banka bu yönüyle IMF, Dünya Bankası gibi kurumlardan ayrılmaktadır. Çünkü bu kurumlarda ABD’nin nüfuzu güçlüdür. Yeni üyelerin katılması veya mevcut üyelerin ekonomilerindeki büyüme işleyişe yansımaz. Türkiye dâhil 57 kurucusu üyesi olan Asya Altyapı Yatırım Bankası, ulaşım ağının yaygınlaşması ve gümrüklerde eşgüdüm sağlanması projelerini gündeme almıştır. Limanlara, sivil havacılığa, lojistik hizmetlere, finans kurumlarına, ileri teknoloji yatırımlarına yardımcı olacaktır.

BRICS[2] ülkelerinin birlikte kurdukları BRICS Kalkınma Bankası ve BRICS İş Konseyi’ne de Çin öncülük etmiştir. BRICS beşlisinin dünya nüfusundaki payı yüzde 45’tir. Dünya ekonomisi içindeki payı yüzde 20’yi geçmiştir. Toplam döviz rezervleri 4.5 trilyon dolara yaklaşmıştır. Çin ve Brezilya, aralarındaki ticarette ABD Doları’nı devre dışı bırakmıştır. Çin bu hamleleriyle, hem Asya ekonomilerini, gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini birbirine yakınlaştırmakta, hem kendisi yatırımcı olarak öne çıkmakta, hem politik ve diplomatik nüfuzunu artırmaktadır. 2024 yılına dek 1 trilyon 250 milyar dolar dış yatırım yapmayı amaçlayan Çin; bu yatırımları özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu yolla söz konusu ülkelerde yumuşak gücünü artırmayı amaçlamaktadır.

Zenginleşmeye ve izlenen ekonomi politikalarına koşut olarak, Çin’de şehirleşme ve orta sınıflaşma hızlıdır. Bu durum; halkın harcama, tüketim, beslenme, tatil alışkanlığını, yaşam biçimini etkilemektedir. Misal; sanal ortamda ticareti ve alışverişi çok seven Çin, dünyanın en büyük sanal ortamda satış yapan şirketi olan Ali Baba’ya sahiptir. Ali Baba, 11 Kasım 2015’te, sanal ortamda 1 gün içinde 15 milyar dolarlık satış yapmıştır. Misal; pahalı markalara ilgi artmaktadır. Lüks tüketimde, pahalı otomotiv satışında ilk sıradadır. Misal; her yıl daha fazla Çinli turist yurtdışına çıkmaktadır. 2020 yılında 500 milyon Çinlinin yurt dışına çıkması beklenmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki Türkiye’nin Çin’e yönelik özgün bir turizm politikası yoktur. Türkiye’ye 2014’te 200 bin, 2015’te 300 bin Çinli turist gelmiştir. “Deniz, güneş, kum turizmiyle” arası iyi olmayan; tarih ve kültür turizmine meraklı olan Çinli turistlerin tercihlerini, ihtiyaçlarını gözeten bir turizm stratejisi geliştirmek şarttır. Artan ekonomik ve politik gücüne, görünürlüğüne ve yumuşak güç kullanmadaki başarısına koşut olarak Çin’in kendisi de son 10 yılda turizm patlaması yaşamaktadır. Öyle ki, 2016’da turizmden 146 milyar dolar kazanarak, turizmden en fazla gelir elde eden ikinci ülke olmuştur.  

2 – Çin’in Batı’yla Rekabetinin Boyutları 

Çin’in Avrupa Birliği’yle (AB) siyasi, diplomatik ilişkileri dengelidir. AB’den coğrafya ve nüfus olarak büyük olan Çin’deki AB kaynaklı yatırımlar, küresel bunalım nedeniyle azalmış, üçte biri de durmuştur. Çin ise Avrupa’daki yatırımlarını sürdürmektedir. Özellikle Almanya ve İngiltere’yle ilişkileri güçlüdür. Doğu Avrupa’da da yatırımlarına devam etmektedir. Çin’in Avrupa’daki yatırımları, Avrupa’nın Çin’deki yatırımlarının iki katıdır. Başka ülkelerdeki özelleştirmelerle yakından ilgilenen, bu yolla o ülkelerin ekonomilerinde giderek daha etkili bir oyuncu olan Çin, bu kapsamda Avrupa’daki etkinliğini de artırmaktadır. Çin’in İngiltere’yle 2015’te imzaladığı milyarlarca sterlin tutarındaki yatırım anlaşması, İngiltere’yle gelişen ilişkilerinin kanıtıdır. İngiltere’de, uzun yıllar sonra yapımı kararlaştırılan nükleer santralin üçte biri Çin’e ait olacaktır.

Çin’in öncülük ettiği Asya Altyapı Yatırım Bankası’na, ABD’nin tüm uyarılarına rağmen, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi Avrupa’nın büyük ülkeleri, ABD’nin yakın müttefikleri olan Güney Kore ve Avustralya da katılmıştır. Çin; İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi olan, İngiltere’nin bölgedeki uzantısı olarak anılan Avustralya’da da nüfuz sahibidir. Avustralya’nın sattığı değerli madenlerin en büyük alıcısıdır. Bu ülkenin sadece ekonomisinde değil, toplumsal, kültürel yaşamında da etkisini artırmaktadır. Avustralya’da bankalardan emlak şirketlerine, sanayi tesislerinden spor kulüplerine kadar geniş bir alanda Çinlilerin yatırımları söz konusudur. Çin’in bu adımlarına karşılık Batılı ülkeler de kendi kamuoylarına Çin’in yükselişini korku öznesi olarak sunmaktadır. Çin’e yönelik tepki, Çin korkusunun artmasını körüklemektedir. 2013’te yayınlanan bir PEW anketine göre; pek çok ülkede küresel güç dengesinin Çin lehine değiştiği, Çin’in er geç ABD’nin yerini alıp, süper güç olacağı düşünülmektedir.

Çin’in ABD’yle ilişkileri ise politik anlamda gerilimli, ekonomik bağlamda güçlüdür. Ekonomik olarak adeta karşılıklı bağımlılık söz konusudur. ABD’nin en borçlu olduğu ülke Çin’dir. Çin’in elinde 1.2 trilyon dolar tutarında ABD bono ve tahvili vardır. İki ülke arasında dev ölçekte ticaret yapılmaktadır. Çin’de en çok yatırım yapan üç ülkeden biridir. ABD’de yaklaşık 250 bin Çinli öğrenci eğitim görmektedir. ABD Başkanı Trump, 2017’de göreve geldikten kısa süre sonra Çin’e mesaj vermek için, diplomatik teamüllere aykırı olarak Tayvan lideriyle telefonla görüşmüştür. Çin’e karşı kasten gerilimi yükselten açıklamalar yapmış, Çin’in ekonomi politikalarını eleştirmiştir. Hatta tek Çin politikasını bile tartışmaya açabileceğini açıklamıştır. Çin ise ABD’nin gündeme getirdiği korumacı ticaret politikalarına karşı çıkmıştır. Serbest ticareti savunmuştur. Çin lideri Şi Cinping şöyle demiştir: “Uluslararası mali krizler gibi küresel sorunların sebebi küreselleşme değil, aşırı kazanç peşinde koşanlardır. Korumacı politikalar izlemek karanlık bir odaya kapanmak gibidir. Bu durumda kendinizi rüzgâr ve yağmurdan koruyabilirsiniz. Fakat aynı zamanda hava ve ışıktan da yalıtmış olursunuz”.[3]

Askeri anlamda ABD, Çin’le tek başına Asya Pasifik’te mücadele edecek güçte değildir. O nedenle bölgesel müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeye, bu amaçla özellikle 2010’dan bu yana yeni ittifaklar geliştirmeye çalışmaktadır. Ortadoğu’daki müttefiklerine, taşeronluğunu yapan terör örgütlerine yeni görevler vermektedir. Bu bölgedeki yığınağını bir miktar azaltan, NATO’daki müttefiklerine “Pamuk eller cebe, artık daha fazla inisiyatif alın” diyen ABD; deniz gücünün üçte ikisini Çin’i çevrelemek için seferber etmiştir. ABD, Tokyo ile Pekin arasındaki Senkaku / Diaoyu adaları bunalımında Japonya’yı desteklemekte, ona güvenlik şemsiyesi sunmaktadır. Askeri alanda da ilişkilerini geliştirmektedir. Japonya da ordusunu güçlendirmekte, silahlanmaya ağırlık vermektedir. ABD ve Japonya, Çin’in Japonya ile yaşadığı gerginlikten, Pasifik’te yaptığı hamlelerden (kara suları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, balıkçılık, petrol, doğalgaz sondajları), Japon Denizi’ndeki sürtüşmelerden tedirgin olsalar da, Çin’e karşı askeri adım atmaları mümkün değildir.

ABD’nin bu ataklarına Çin hem bölgesel hamlelerle yanıt vermiştir, hem de Rusya’yla arasındaki ilişkiyi stratejik ittifak düzeyine çıkarmıştır. Çin’in; Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve Ortadoğu’da siyasi, iktisadi, hatta askeri ağırlığını artırması da ABD’yi endişelendirmektedir. Çin; savunma bütçesini büyütürken, savaş uçağı ve denizaltı teknolojisine yatırım yaparken, sadece anavatanı koruyan bir orduyla yetinmeyeceğini göstermiştir. Bu adımlarının asıl amacı; açık denizlerde etkili olan, iktisadi çıkarlarını sınırların çok ötesinde koruyabilen bir orduya sahip olmaktır. Denizaşırı görevlere uygun olarak yapılandırılan bir ordu, Çin’in iktisadi ve siyasi yükselişiyle uyumludur. Kısacası Çin; karada, havada, denizde, uzayda, siber güvenlikte ve nükleer düzlemde teknolojisini sürekli güncelleyen bir askeri güç olmayı hedeflemektedir.

Çin; ABD’nin uzun yıllar “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika ülkeleriyle ve bölgedeki enerji kaynaklarıyla da yakından ilgilenmektedir. Küba, Brezilya, Meksika, Arjantin, Venezüella gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirmektedir. Venezüella’yla hacimli petrol anlaşmaları imzalamıştır. Küba açıklarında enerji sondajları yapmaktadır. Bu ülkelerin altyapı yatırımlarına kaynak sağlamakta, uygun koşullarda kredi vermekte, karşılıksız yardım yapmaktadır. Yeraltı kaynaklarının çıkarılıp işlenmesine, ekonomiye kazandırılmasına yardım ederken, yatırım ve yardım kapasitesine yaslanan yumuşak gücünü de kullanmaktadır. 

Çin; hem etkili bir ekonomik, politik ve teknolojik güç olmak, hem de batıyla rekabet edebilmek için, bilimsel çalışmaları teşvik etmektedir. Bu amaçla büyük mali kaynaklar ayırmaktadır. Kuzey Amerika ve Avrupa’daki Çinli bilim insanlarının çalışmalarından en üst düzeyde yararlanmaktadır. 500 bin dolayında Çinli yurt dışındaki üniversitelerde okurken, 250 binden fazla yabancı öğrenci de Çin’deki üniversitelerde öğrenim görmektedir. Bunların çoğunluğu Asya ve Afrika’dan gelen gençler olmakla birlikte, Avrupa ve ABD’den gelen gençler de vardır. “21. yüzyılın başlangıcından bugüne Çinli bilim insanlarının ürettiği bilimsel makale sayısını hiçbir ülke yakalayamamıştır. Tsinghua ve Pekin üniversiteleri gibi çok sayıda Çin üniversitesi bugün dünyanın saygın araştırma kurumları arasında yer almaktadır. Çin çıkışlı bilimsel yayınların hacmi Thomson – Reuters’e göre; 2000 yılında 20 binden, 2010’da 130 bine tırmanmıştır. Çin, bilimsel yayın üretiminde ABD’nin ardından ikincidir. 2020’de dünyanın en büyük bilimsel bilgi üreticisi olacağı öngörülmektedir. Özellikle kimya ve malzeme bilimi alanında rakipsizdir”.[4]

Dünyanın potansiyel müşteri olarak en büyük pazarı sayılan Çin, 2020 yılı için enerji, sağlık, tıp, biyoloji, bilgi teknolojileri ve temiz enerji gibi alanlara ağırlık vermektedir. Bilim ve teknolojide özellikle, ekonomik büyümesini güçlendirecek teknolojilere yönelmektedir. En nitelikli akademik dergiler arasında en üst düzeydeki yüzde 1’lik dergilerde basılan Çin kökenli makale sayısı, son 20 yılda 13 kat artmıştır. Dünyanın yükselen 100 üniversitesini sıralayan araştırmaya göre; ilk 10 içinde 9 tane, ilk 100 içinde de 40 tane Çin üniversitesi vardır. Listede ABD’den 11, İngiltere’den 9 üniversite bulunmaktadır. Çin; büyük ekonomik açılımını ve egemenliğini, bilim, teknoloji ve mükemmel bir üniversite üretim sistemiyle desteklemenin şart olduğunu, halkının refah düzeyini yükseltmenin, üst düzey bilim ve teknolojiden geçtiğini bilmektedir. Dünyada söz sahibi olmanın, bilim ve teknolojiye dayalı ekonomiden geçtiğinin bilincindedir. Sömürge olmamanın, batının pazarı olmamanın yolunun bilim ve teknolojide güçlü olmaktan geçtiğinin farkındadır.[5] 


[1] www.sozcu.com.tr/2016/ekonomi/dunyanin-en-buyuk-sirketleri-2016-1261187

 

[2] BRICS ülkeleri ile kastedilen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan beşlidir.

 

[3] “Ekonomik kalkınma insanlar içindir”, Aydınlık, 18. 01. 2017.

 

[4] “Çin bilimde yeni süper güç”, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Eki, 22. 07. 2011, Der: Reyhan Oksay.

 

[5] Orhan Bursalı, “Hızla geçen treni mööleyen dostlarımızı anımsadım”, Cumhuriyet, 16. 08. 2016.