Biz Türkler Ergenekon’dan Samsun’a kadar zorlu ve büyük bir yolculuk yaptık. Binlerce yıllık birikimin ve köklü izlerin, kadim uygarlıkların çağrısına ve aslında ilk durağa geri geldik. Anadolu başladığımız yerdi; Sümer’di, Eti’ydi.

En kutsal bağ uygarlık bağıdır. İsimler, semboller değişse de coğrafyamızda var olan derin uygarlık izleri kaderimize birer kodlama oldu. Kodları çözdüğümüz sürece rahat ettik, kodlara sırtımızı döndüğümüzde ise zarara uğradık, zayıfladık. Biz zayıfladıkça tehdidimiz arttı. Önce algısal, sonra fiili kuşatmalara ve saldırılara maruz kaldık. Akıl, beden ve ruhumuza prangalar vurulmaya çalışıldı. Son büyük travmalardan birini 100 yıl önce yaşadık. Atlatmayı başardık, ancak benzer koşullar sürekli denenecekti.

Çözüm yolunun ve sistematiğinin rastlantılara bırakılmaması için ve tüm olası saldırılara karşı bir dayanak ve yönergeye ihtiyaç duyulmaktaydı. Büyük bir cömertlikle o ihtiyaç karşılandı. Hazine gibi bilgiler sunuldu. Sorun alanı nedir? Çözüm yolu nedir? Değer verilmesi gereken nedir? Uzak durulması gereken nedir? Sistemsel kavrayış nasıl sağlanır? Kalıcılık nasıl gerçekleştirilir? Gelişme ve ilerleme nasıl sağlanır? Adeta bir başvuru rehberi hazırlandı. Tüm bunlar 57 yıllık bir süre içinde sunuldu.

Okudu, kendini geliştirdi, düşündü, planladı, uyguladı, yazdı, emanet etti ve selamlaştı.

Kadim Türk Tarihi’nin Büyük Görevlisi Ebedi Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ulu ruhunu selâmlarken O’nu bize armağan eden Sonsuz Yaratan’a minnetimi vurgulamak istiyorum.

Lloyd GEORGE “Yüzyıllar bir veya iki dahi yetiştirir. XX. Yüzyılın dâhisinin Türkiye’den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?” derken çok haklıydı. Şimdi bir hatırata gidelim. Em. Hava Albay Kemal İNTEPE’nin bir yazısından alıntı. [1]

1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun’daki İngiliz İşgal Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığından şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf; ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan görevli olarak ayrıldığını ve fakat vapurdan gönderdiği telgrafta istifa ettiğini, eğer Samsun’a inecek olursa tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini’ istemekte idi. Kumandanlığımın bu emrini en iyi şekilde yerine getirebilmem için ilk iş olarak tabur subaylarımı toplayarak kendilerine telsiz emrini okudum ve gerekli emirleri verdim…

19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Bir olay çıkmaması için taburumla bütün iskele ve civarını kordon altına aldım. Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalığın heyecanı son haddini buldu. Bir de gördüm ki her askerimin arkasında siyah çizmeli kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.

Vapur iyice göründü. Bazı il ve belediye görevlileri sandallarla vapurun demirleyeceği yere doğru gitmeye başladılar.

Görevimi, iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek ben de motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim.  Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. İskelede beni selamlayan iki tayfaya; ‘Vapurdaki generali görmek istediğimi’ söyledim. Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi içeriye aldı. Herkes ayakta idi. Ortadaki mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir.’ Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan dahi geçirmemiştim. Tercümanım bir an durakladı. Kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti. Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktık. Öteki sandallar da vapurun etrafına varmışlardı. Gemiye çıkmış olan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra vapurdan benim motorumla ayrıldık. İskeleye vardığımızda muavinim koşarak yanıma geldi. Kendisine; Taburu safta toplamasını, silah çattırmasını ve Türk makamlarına teslim olmalarını söyledim. Biraz durakladıktan sonra emir tekrarı yaparak selam verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı. Yanılmamıştım. Onlar hakkında edinmiş olduğum bilgiler doğru çıkmıştı. Mustafa Kemal Paşa; benim yanıma, o siyah çizmeli kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle –tabi kendi şoförümle birlikte- misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdiler. Taburumun erleri de; Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirilmişler. Kurtuluş savaşımızın sonuna kadar Ankara’da, Ogüstüs Mabedi’nin yanındaki Hacıbayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap bir evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bir süre bu evde oturdum.

Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki Türk esirlerle değiştirildik. İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve divanı harbe verildim. Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa, fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnat edilen suç ‘taburumu hiç direnmeden teslim edişim’ idi. Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim: ‘Sayın hâkimler Başbakanımız Lloyd GEORGE’e Avam Kamarası’nda şöyle bir soru sorulmuştur: Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkardık ve o tarihten bu yana milyarları bulan (sterling) masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler ve Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya muhacerete zorlandılar. Bizim kazancımız nedir? Bu soruya karşılık Başbakan Lıoyd GEORGE şunu söylemiştir: ‘Yüzyıllar bir veya iki dahi yetiştirir. XX. Yüzyılın dâhisinin Türkiye’den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?’ Görüyorsunuz sayın hâkimler, karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği, XX. Yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gidecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.’ Beraat ettim ve terhise tabi oldum.”

Söz konusu Binbaşı sonraki yaşamında da Türkiye’ye gelmiş ve Atatürk’ü ziyaret etmiştir.

Savaştığı devletlerin başbakanlarının, subaylarının bile takdirine mazhar olmak her yiğide kısmet olmamıştır. Büyüklük başka bir şeydir. Her bünye sindiremez.

16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket eden inanmış bir ekip bir ülkenin ve belki tüm coğrafyanın kaderini değiştirmişti. Gemide Mustafa Kemal ve heyeti 22, er ve erbaşlar 25, müşavir ve kâtipler 8, gemi personeli 21 olmak üzere toplam 76 kişi bulunmaktaydı. Kıyı kıyı giden 1878 İskoç yapımı gemi tarihe adını yazdırmıştı. Samsun Limanında tedbir alan isimsiz kahramanlar ise büyük savaşın ilk kahramanlarıydı.

Sabahın temiz kokusunda büyük teşkilatçı, istihbarat ve harekât bilgesi Mustafa Kemal Paşa 19’lu rakamların ışığında Samsun’a ayak basmıştı. Gösterişsiz ama güçlü bir karşılama yapılmıştı. İnanmış gözler, kararlı sözler vardı. İlk telgraflar ilk umutlar olacaktı; 19 Mayıs 1919’da Samsun’da görevli bir telgraf memuru olan rahmetli Ali Remzi COŞKUNER’in hatıratı:

 “Askerlik görevimi yaparken eğitimim olması nedeniyle telgrafhanede görev verilmişti. 1918 yılı sonlarında Mondros Mütarekesi ile 1919 başlarında birliğimiz salıverildi. Fransız işgali altında olması sebebiyle memleketim Antakya’ya gidemedim. Arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine Samsun’a gittim. Telgrafhaneye başvurarak maniple denilen aleti ve Mors alfabesi bildiğimi ve askerlik sırasında telgrafhanede çalıştığımı söyleyince, kadro olmadığı halde ihtiyaç nedeniyle beni görevlendirdiler. Akşamları kahvehanede toplandığımız ve umutsuzluk içinde vatanımızın elden gittiğini düşündüğümüz 1919 Mayıs’ında Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiğini duyduk. Halkın çoğunluğu ‘Mustafa Kemal Paşa da diğer gelip gidenler gibi fes kapmaya gelmiş biridir’ görüşündeydi.

Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.

— Buyurun Paşam.

— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor.

— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!

Sonra şu konuşma geçti aramızda: ‘Bu konu vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim. Bir elini makineye koy, diğerini ben tutacağım, yıldırım çarparsa seni de çarpar beni de!’ ‘Ama Paşam!’ ‘Ya ölürüz ya vatan kurtulur!’ Ceketinin cebindeki ipek mendili çıkartıp maniplenin üstüne koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka çare kalmamıştı.  Elimi bırakması için yaptığım ısrarlara aldırmadı ve elimi bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi. Yazdım.  Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı, alelacele bir şeyler yazdı. Onu da Havza’ya ilettim. Sonra Amasya ile de şifreli bir görüşme yaptı. Sonra elini sırtıma koydu ve ‘Oh, çok şükür vatan kurtuldu!’ dedi ve maiyeti ile birlikte gitti. Birden aptallaşmıştım, ter içinde kalmıştım. Oturduğum yerden uzun süre kalkamadım.  Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyuyordu. Fes kapmaya gelmiş birisi olamazdı. O bir vatanperverdi. Atatürk’e olan hayranlığım böyle yağmurlu bir gecede başlamıştır.” [2]

Başarılı her bir planın ve özellikle büyük planlamaların tartışmasız bir mecburiyeti, bir ön hazırlığı ve kararlılığı vardır. Büyük Önderi Nutuk’tan dinleyelim: “…Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”

“…daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz…” sözü ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz Havza ve Amasya ile yapılan şifreli telgraflaşmalar size neler ifade ediyor? Burada büyük bir planlamanın ve şu anda bile olmayan mahrem bir milli örgütlenmenin ve kararlılığın izleri var. Saygı duruşunda avuçlarımız kızarana kadar alkışlamamız lazım.

Başlangıçlar belirsizdir. Güçlü olur irade gösterirseniz belirsizlikler aydınlanır. Koşullar lehinize dönmeye başlar. Bir dava yoluna çıkarken riskler elbette göze alınacaktır. Ekip inanmış insanlardan oluşmalıdır. Sorumluluk ve riskleri taşıyamayacak, korkak kişilikli insanlar tasfiye edilmelidir.

19 Mayıs 1919 sabahına dönelim. 3. Ordu Müfettişi sıfatıyla Mustafa Kemal’in Şehir Mutasarrıfı ve 15. Tümen Komutanıyla gerçekleştirdiği ilk görüşmelerden sonra iki radikal karar alındı. Türk-Rum ilişkileri ve kavgaları konusunda sorduğu sorularına Mutasarrıfın verdiği duyarsız ve Türkleri haksız bulan yanıtları neticesinde Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey’den bir süre sonra mutasarrıf değişikliğinin yapılması istendi. Kurtuluş için aynı heyecanı ve düşünceyi paylaşmayan 15’nci Tümen Komutanı’nın yerine ise heyette olan ve aslında Sivas’taki 3. Kolordu’nun başına geçmek üzere planlanan Refet Bey derhal atandı.  Bu sayede müteakip safha için Samsun’da güvenli bir ortam tesis edildi.

Başlangıçlar kolay değildir. Zorluklar adeta ilk sınavdır. Koşullar sizi değil siz koşulları kontrol etmelisiniz. Siz güçlü olacaksınız ki çevreniz de güçlü olsun.

Şimdi Kazım Özalp Paşa’ya kulak verelim: “Samsun’dan Havza’ya gidecektik. Mustafa Kemal Paşa kuramsal olarak IX. Ordu Müfettişi idi. ‘Kuramsal’ olarak diyorum, çünkü komuta edeceği birlikler yalnız şeklen vardı. Ben, Kurmay Başkanı, Refik (Saydam) da Sağlık Dairesi Başkanı idi. Samsun’dan Havza’ya otomobille gidecektik. O tarihte bütün yurtta, ya (T) modeli Ford otomobilleri yahut Almanlardan kalan ünlü Benz otomobilleri vardı. Ford’lar yeni yeni geliyordu. Samsun’da ise bir tane eski Benz’lerden bulunuyordu. Yollar yeni yağmurdan çıkmış, berbattı. Otomobil haraptı. İkide bir duruyor, arıza yapıyor, tekrar yol alıyorduk. Siz, o zamanki bu otuz beş yaşında, muzaffer komutanın hareket canlılığı ve sabırsızlığını tasavvur edemezsiniz. Kendisi şoförün yanında oturuyor, zaman zaman direksiyonu eline alıyordu. Arkada benimle Doktor Refik (Saydam) ve Doktor İbrahim Tali (Öngören) oturuyorduk. O, şoförün işine karıştıkça yan gözle birbirimize bakıyorduk. Yan gözle diyorum, çünkü bir farkına varırsa hesap vermekten güç kurtulurduk.

Fakat ne olduysa oldu, yan gözle bakışarak anlatmak istemediğimiz, korktuğumuz başımıza geldi. Makine bir dönemeçte bir daha kolay kolay harekete gelmeyecek halde durdu, kaldı. Bize yapacak iş, inmek ve beklemekti. Onu yaptık. Bir köşeye çekilerek sabırlı ve işi oluruna bırakarak beklemeye başladık.

Mustafa Kemal Paşa, Havza’ya gidebilmek için bir araç bulmak gereksinimi duyarak yanımıza geldi ve Refik Saydam’a gülerek dedi ki:

‘Doktor… Havza’ya kadar yürüyebilir misin?’

Sonunda, yarım saat ilerideki köye gidip, oradan araba bulmayı kararlaştırdık. Hep beraber yola çıktık. Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

‘Size, yorulmamanız için bir çare önereceğim. Dağ başını duman almış marşını biliyor musunuz?’

İtiraf edeyim ki orada olanlardan hiçbirimiz bu marşı bilmiyorduk. Bunun üzerine kendi gür ve dinç sesiyle, notasını da tekrarlayarak başladı:

Dağ başını duman almış,

Gümüş dere durmaz akar.

Güneş ufuktan şimdi doğar,

Yürüyelim arkadaşlar…’

Kendisinden ilk defa, bu marşı Havza yolunda dinledim. 19 Mayıs 1919’da yanında olan mutlulardan biriyim. Rahat rahat söyleyebilirim ki, Mustafa Kemal Paşa, milli mücadeleye başladığının ilk marşını burada söylemiştir. Daha sonra Ankara Halkevi’nde, Gaziantep gecesinde, bir daha bu marşı söyletir ve söylerken gördüm:

‘Bu ağaçlar güzel kuşlar

Yürüyelim arkadaşlar…’

Güneş ufuktan şimdi doğar,

Yürüyelim arkadaşlar!

Sesimizi yer, gök, su dinlesin;

Sert adımlarla her yer inlesin!

Bu gök, deniz nerede var,

Nerede bu dağlar, taşlar.

Bu ağaçlar, güzel kuşlar

Yürüyelim arkadaşlar!

Sesimizi yer, gök, su dinlesin;

Sert adımlarla her yer inlesin!

Her geceyi güneş boğar

Ülkemizin günü doğar,

Yol uzun olsa da ne var,

Yürüyelim arkadaşlar!

Sesimizi yer, gök, su dinlesin;

Sert adımlarla her yer inlesin!” [3]

Başka söze gerek yok. Sayfalarca yazılabilecek makaleyi burada bitirmek istiyorum.

Güneş ufuktan şimdi doğar,

Yürüyelim arkadaşlar!

[1] Em. Hava Albay Kemal İNTEPE, Silahlı Kuvvetler Dergisi, 1984 / 291, Baskı Nu: 103

[2] http://www.telekomculardernegi.org.tr/haber-3517-ataturk%E2%80%99un-samsun%E2%80%99dan-cektigi-telgraf.html, http://www.karadenizdesonnokta.com.tr/telgraf-memuru-ahmet-remziyi-dinleyelim-makale,2639.html

[3] Özalp Atatürk’ü Anlatıyor, Kazım Özalp , General, 1969, Tef. No:12,

   Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Prof. Dr. Utkan Kocatürk. Atatürk     

    Araştırma Merkezi, Ankara. ISBN: 975-16-1191-1. Sayfa: 132