Pancılık akımları genişleyerek yayılırken Avrupa’nın ortalarında Almanlar ile Ruslar arasında sıkışıp kalan Macarlar da kendilerini kurtarmak üzere ulusal çıkarları doğrultusunda iki emperyalist güce karşı yeni bir birleştirici bir yol arıyorlardı. Cermenler ve Slavlar kadar geniş nüfusa sahip olmayan Macar devleti, Avusturya’dan ayrıldıktan sonra kendi gelmiş oldukları kökenlerine uygun bir yeni birleştirici akımı, Pan-Turanizm olarak başkent Budapeşte’den resmen ilan ediyorlardı. Cermenler gibi Avrupalı olmayan ve Ural-Altay bölgesinden göç ederek Avrupa kıtasına gelen Macarlar, bir Pancılık akımı yaratarak Ruslara ve Cermenlere karşı kendilerini koruyamayınca, bunun üzerine Hazar kökenli Macar aydınlarının öncülüğünde, İran bölgesinin kuzeyinde yer alan Turan bölgesinde bir büyük birlik kurmayı hedefleyen Pan-Turanizm akımını Avrasya hegemonyasında yeni bir alternatif olarak ortaya koyuyorlardı. Macar Musevilerinin öncülüğünde örgütlenen bu yeni akım, Hazar döneminden gelme bir birikimi Türkler ile akraba bir boy olan Macarların önüne koyuyordu. Onuncu yüzyılda Tuna nehri kıyılarında bir krallık kurmuş olan Macarlar, Almanların ve Rusların dayattıkları Pancılık akımlarına karşı hem kendilerini korumak hem de geldikleri bölge ile yaşadıkları bölgeler arasında bir köprü oluşturabilmek üzere Pan-Turanizme yöneliyorlardı. Rusya sonrası bir bölgesel hegemonya arayan Macar Turancıları arzu edildiği gibi Slavlara ve Cermenlere karşı güçlü bir alternatif oluşturamadılar. Rusların ve Cermenlerin alternatif akımları Pan-Ortodoksculuk ya da Pan-İslamizm olarak devreye girdiği aşamada, Macar Turancıları bu dini hegemonya arayışına karşı bir Pan-Judaizmi ya da Pan-Siyonizmi açıktan ortaya koyarak savunamadılar. Bu yüzden de Avrasya’nın geleceği ile ilgili akımlar arasındaki yarışta Pan-Turanizm biraz geride kalıyordu.

Macaristan’da doğan Pan-Turanizm akımı yeterince etkili olamayınca, bu akımı daha da güçlendirmek üzere Türkcülük akımlarından yararlanmak istenildi ve Pan-Turanizm’in tamamlayıcısı bir doğrultuda Pan-Türkizmi’de devreye sokarak sonuç almaya çalıştılar ama gene de Cermenlere ve Ruslara karşı başarılı olamadılar. O dönemde Türkçülük Macaristan’da değil ama Rusya’da yaygınlaşıyordu. Ayrıca Paris’e giderek eğitim alan Osmanlı aydınlarının da Jön-Türk akımına kapılmaları yüzünden, Türk dünyasına yönelen birleştirici bir hareket olmak açısından Rusya ve Fransa gibi devletler öne çıkıyordu. İngiltere’nin Budapeşte üzerinden Avrasya Türk dünyası ile yakından ilgilenmesi ve Vambery gibi bir Türkoloğu Orta Asya bölgesine göndermesi üzerine gündeme gelen, Pan-Türkizm akımı da Jön-Türkizm akımı ile birlikte devreye giriyordu. Pan-Turanizmin yaratmış olduğu ortamdan yararlanan Türkçüler, hem Fransa üzerinden İsviçre’de Türkçülüğe yöneliyorlar, hem de Macaristan üzerinden yeni bir Pan-Türkizmi Osmanlı ülkesine taşımaya öncelik veriyorlardı. Pan-Turanizmi desteklemek üzere öne çıkarılan Pan-Türkizm akımı, kısa bir süre içinde daha etkili olarak öne çıkıyor ve Osmanlı sonrası dönem için bir Türk devletinin kurulmasını sağlayacak derecede önemli siyasal birikimi imparatorluk sonrası dönemde devreye girebilecek düzeyde öne çıkarıyordu. Paris’teki Jön-Türk birikimi Budapeşte’deki Pan-Türkizm akımı ile birleşince, Anadolu yarımadası üzerinde çağdaş Türk devleti kuracak düzeyde birleştirici bir Türkçü açılım gündeme getiriliyordu. Daha sonra Türk milliyetçiliğini bir akım olarak geliştiren bu birikim, bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkması açısından da yardımcı oluyordu. Avrasya’nın geleceği için Cermenler ve Ruslar arasındaki çekişmeye Budapeşte merkezli Pan-Turanizm üzerinden, Türkler de Pan-Türkizm akımını bu aşamada devreye sokarak katılıyorlardı. Böylece yirminci yüzyılın yeni dünya düzeni arayışı merkezi alanda bir çekişme ile öne çıkıyordu.

Avrasya toprakları orta dünya olarak Pancılık akımları arasında bir yarış alanına dönüşürken Pan-Turanizm ve Pan-Türkizm akımları arasındaki işbirliği, Osmanlı hinterlandının merkezinde bir Türk devletini tarih sahnesine çıkarıyordu. Böylece Birinci Dünya savaşı sürecinde Atlantik güçleri dünyanın merkezine gelmeye hazırlanırken, birer büyük Avrasya İmparatorluğu kurmak isteyen Rusların ve Almanların önü kesiliyordu. Geleceğe dönük iki emperyal projenin önü kesilirken, bölgenin diğer kalabalık nüfusunu oluşturan Türklerin önü bölgesel boşluğun doldurulması açısından açılıyordu. Böylece Jön-Türklük ile Pan-Türkizm birleşmesinden meydana gelen Türkçülük akımı hızla örgütlenerek kendi devletini orta dünyanın merkezinde oluştururken, bu coğrafya da yeni bir devlet kurmaya yönelen ve Osmanlı sonrası dönemde merkezi alana egemen olmak isteyen bir başka etnik ve dini grup olarak Museviler de hem Atlantik güçlerinin desteği ile Orta Doğu’ya geliyorlardı. Bu aşamadan sonra Siyonizm akımının desteğiyle oluşturulan yeni ortamda, Museviler Siyonizm akımı aracılığı ile bir siyasal arayış içerisine girerek iki bin yıl sonra bir Yahudi devletini merkezi coğrafyanın tam ortasında kuracak biçimde, kutsal toprakları ele geçirmek üzere harekete geçiyorlardı. Birinci dünya savaşı sonrasında bölgede bir Yahudi devleti kurarak tarih sahnesine çıkmak isteyen Siyonizm, o dönemin koşullarında ABD ve İngiltere’yi kullanarak ve Birinci cihan savaşı sonrasında hızlı bir biçimde Pan-Siyonizm akımına yöneliyordu. Böylece, merkezdeki kutsal topraklar üzerinde en az on milyon Yahudi’yi bir araya getirerek gelecekte Büyük İsrail devletinin çekirdeğini oluşturacak bir küçük İsrail devleti öncelikli olarak kuruluyordu.

Küçük İsrail devleti, bugün Filistin denilen bölgeye iki dünya savaşı sonrasında Yahudilerin iki bin yıl sonra dönmesi ile kuruluyordu. Bu küçücük devletin kurulabilmesi için gösterilen çabalar Filistinlileri topraklarından ediyor ve bu ülkede bir işgal durumu yaratılarak Milat öncesi dönemlere bir geri dönüş üzerinden, ilk ve orta çağlarda olduğu gibi yeni bir din devleti kuruluyordu. Rusya’da dışarıdan örgütlenen bir sosyalist sistem üzerinden hem Hıristiyan hem de Müslüman ülkelerde materyalist bir çizgide dinsizlik düzeni yaratılmak istenirken, bu duruma tamamen ters bir çizgide İslam dünyasının tam ortasında bir Yahudi devleti, dinci siyasal politikalar aracılığı ile ilan ediliyordu. Dünyanın tam ortasında iki bin yıl sonra kurulmuş olan Yahudi devletinin yaşayabilmesi için daha da büyüyerek güçlenmesi gerekiyordu. Bu yüzden İsrail’in sınırları hiçbir zaman kesin hatlarda belirlenmiyor ama komşu ülkeler sıcak çatışmalar ve savaşlar aracılığı ile zorlanarak İsrail devletinin ülkesi olacak topraklar dış baskılar aracılığı ile genişletilmeye çalışılıyordu. Saldırı savaşları ile Arap devletleri küçültülmeye çalışılırken, Siyonist hegemonya planları ile de bütün Orta Doğu’da etkin olacak bir Yahudi insiyatifi geliştirilmeye çalışılıyordu. İsrail kuruluş dönemini tamamladıktan sonra hızla büyüme ve genişleme yoluna gidiyordu. Sıcak çatışmalar bahane edilerek yaratılan savaşlar aracılığı ile Arapların toprakları ellerinden alınırken, Siyon tepesi merkezli Pan-Siyonizm akımı bütün merkezi coğrafya ülkelerinde egemen kılınmaya çalışılıyordu. İsrail için öncelik kendisini çevreleyen Orta Doğu ülkeleri olduğu için üç kıtanın ortasında ki kesişme noktası olan merkezi toprakların Yahudilerin yönetimi altına girmesi gerekiyordu. Pan-Siyonizm akımı bu açıdan bölgedeki iç hat ve dış hat komşu devletler ile yakınlığı geliştirerek, kendisini güvenlik altına alabilecek yeni bir düzen arayışı içine giriyordu. Bu doğrultuda, iç hat komşuların Müslüman devletler olması nedeniyle, bunları dengeleyecek Türkiye, Mısır ve İran gibi dış hat komşu devletlerin laik yönetimlere doğru yönlendirilmelerine çalışılıyordu. İşte bu bölgesel denge düzeninin kurulmasında Pan-Siyonizm akımı örgütlenerek, bölge devletlerinde İsrail’in etkinliğini artıracak ve Yahudi devletini etkin kılacak yeni politikaların Siyonist lobiler aracılığı ile dolaylı yollardan öne çıkarılmasına çalışılıyordu. Bölge devletlerinin İsrail’den güçlü olması önlenmek isteniyordu. Yahudi dinin siyasal örgütü olacak böyle bir devletin Hıristiyan ve Müslüman güçlere karşı kendini koruması isteniyordu.

Pan-Siyonizmin ilk ve ana hedefi Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi devletinin güvenliğinin öncelikli olarak sağlanması olmuştur. Bölge devletleri bu amaçla sürekli savaştırılarak zayıflatılmaya çalışılmıştır. Bütün devletler üzerinde iki büyük Atlantik gücü olan ABD ve İngiliz imparatorluğunun siyasal güçlerinden yararlanılmak istenmiştir. Uluslararası kapitalist sistem Yahudi bankerler aracılığı ile ele geçirilerek İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır. Bütün büyük ülkelerde son derece örgütlü Siyonist lobiler oluşturularak İsrail devletinin çıkarları doğrultusunda siyasal konjonktür ayarlanmaya çalışılmıştır. Dış dünyadaki Yahudi gücü, merkezi coğrafyada Siyonist hegemonyanın kurulmasında ve geliştirilmesinde planlı bir çizgide kullanılmıştır. Orta Dünya devletlerinde yaşamlarını sürdüren Yahudiler, Pan-Siyonizm uygulamaları doğrultusunda bir büyük bölgesel güç olarak örgütlenerek diğer emperyal güçlere karşı devreye sokulmuşlardır. Yahudi düşmanlığına karşı bölge devletlerinde yaşayan bütün Musevilerin birlikte hareket etmesi hedef olarak belirlenirken, Pan-Siyonizm bütün merkezi alanda çok etkili çalışmalar yürütmüştür. Bölge devletlerinin tarihi incelendiğinde bu durumun çeşitli örnekleri açıkça görülmektedir. İsrail’in varlığı Orta Doğu bölgesini Siyonist bir Orta Dünya’ya çevirirken, Pan-Siyonizmin çok etkili çalışmaları göze çarpmaktadır. Para gücünün en üst düzeyde kullanılması, terörün bölge ülkeleri için sürekli olarak bir istikrarsızlık unsuru olarak yönlendirilmesi, bütün bölge ülkelerindeki Musevi asıllı bazı insanların din dayanışması doğrultusunda İsrail’in çıkarları için bazı siyasal senaryolara alet edilmesi, Musevi asıllı birçok insanın kendi ülkelerinin yönetim kademelerinde İsrail lobisi olarak tavır koymaları Pan-Siyonizm akımının önde gelen girişimleri olarak bugüne kadar sürdürülmüştür.

Jeopolitik açıdan Orta Doğu bölgesinin Avrasya kıtasının bir parçası olduğu göz önüne getirilirse, Pan-Siyonizm hareketinin birinci önceliği merkezi ülkelerdeki Siyonist yapılanmanın oluşturulması olarak öne çıkmıştır. Ne var ki, siyasal tarihte Pancılık akımlarının çıktığı ve hedeflediği coğrafya Avrasya kıtası olduğu içindir ki, Pan-Siyonizm bütün Pancılık akımlarına karşı bir büyük birlikteliği Avrasya coğrafyasında örgütlemeye yönelmiştir. Amerika, Avrupa ve Afrika kıtalarındaki Yahudi Konseylerine benzer bir konsey yapılanması da Kazakistan’ın başkenti Astana merkezli olarak gündeme getirilmiştir. Türk dünyasının en büyük ve zengin ülkesi olan ve bu devletin Avrasya Yahudi Konseyi’nin çalışma merkezi olarak seçilmesi, Siyonist hareketin Türk dünyasına ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir. Türkler Avrasya kıtasının gelecekteki yapılanmasında sahip oldukları nüfus potansiyeli ile çok büyük bir ağırlığa sahip olurken ve bu kadar önemli bir avantajın Pan-Türkizm doğrultusunda gelişmesi gerekirken, araya Pan-Siyonizmin girmesi bütün dengeleri değiştirmekte, fiilen var olan Türk ağırlığı bu coğrafyadan dışlanırken, olmayan Musevi ağırlığı Pan-Siyonizm akımı üzerinden örgütlenerek öne çıkarılmaktadır. Uluslararası Siyonist lobiler ile parayı elinde tutan kapitalist lobilerdeki Musevi ağırlığı da İsrail’in güvenliğinin sağlanması doğrultusunda, Avrasya kıtasındaki hegemonya yarışında İsrail’in lehine olabilecek bir çizgide kullanılmaktadır. Türkiye’nin siyasal sahnesinde de benzeri ağırlıkların ülkenin ulusal çıkarlarına aykırı bir biçimde Siyonist çizgilerde kullanılması, Pan-Siyonizmin diğer Pancılık akımlarına karşı üstün olmasına katkıda bulunmaktadır. Benzeri durumlar diğer ulus devletlerin siyasetlerinde ortaya çıkmış ve ülkelerin geleceği açısından ciddi sorunlar çıkarmıştır. Devletler arası rekabet düzeninde, her devlet kendi örgütleri ile devreye girerek ulusal çıkarlarını korumaya çaba göstermiştir. Ne var ki, dünyanın gündeminde yer alan Avrasya sürecinin yapılandırılmasında Siyonist lobilerin etkin roller üstlenmeleri yüzünden, Rusya’nın Pan-Slavizmi ve Pan-Ortadoksçuluğu ile Almanya’nın Pan-Cermenizmi ve Pan-İslamizmi Avrasya yarışında geri kalmıştır. Türkiye’nin Pan-Türkizmi ile Macarların Pan-Turanizmi’de benzeri bir çıkmaza saplanıp kalınca, Siyonizm uluslararası konjonktürü Pan-Siyonizm doğrultusunda öne geçirmiştir.

İki yüz yıl önce başlayan Avrasya sürecinde, dünyanın merkezini ele geçirmek isteyenler Pancılık akımları ile bölgedeki ağırlıklarını artırmaya çalışırken hem birbirleriyle mücadele ederek birbirlerinin yollarını kesmişler, hem de aradan geçen uzun zaman dilimi boyunca uluslararası konjonktürü kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirerek, bu bölgede kendi ağırlıklarını öne çıkaramamışlardır. Bölgede Almanlar ve Ruslar büyük imparatorluk planları yaparken Macarlar ve Türkler var olabilmenin çabası içinde Pancılık akımlarına yönelmişlerdir. Ne var ki, bölgeye sonradan gelen İsrail devletinin Orta Doğu’daki konumunu Avrasya hegemonyası için kullanmak isteyen Siyonizm, Orta Doğu sonrasında, Balkanlar, Kafkaslar, Hazar, Rusya ve Orta Asya gibi bölgeleri de ele geçirerek dünya egemenliği arayışında Avrasya’nın egemen gücü olarak hareket etmektedir. Bu durumun gelişmesi için, Siyonizm bölgede son derece hesaplı uygulamaları devreye sokmakta ve rakiplerini tasfiye edecek bir yaklaşımı çeşitli uygulamalar üzerinden devletlere karşı geliştirmektedir. Pan-Slavizm Rus emperyalizmi, Pan-Cermenizm Alman emperyalizmi, Pan-Turanizm Macar faşizmi, Pan-Türkizm ise Türklerin faşizmi olarak kamuoyuna yansıtılarak, Pancılık akımları kötülenmiş ve zamanla tasfiyeye yönlendirilmiştir ama Pan-Siyonizm korunmuştur. Bugünün konjonktürü doğrultusunda bölgeye yansıyan politikalar ile Pan-Siyonizmin uygulama alanına getirmiş olduğu girişimler hep Siyonizmin bölge egemenliğine katkıda bulunmuştur.

Eyaletleşme; üniter devletleri parçalayarak, yerelleşme; merkezi devletleri tasfiye ederek, mezhepleşme; din üzerinden toplumları dağıtarak, etnik kavga; ulusları ortadan kaldırarak, şirketleşme; bölge halklarını ekonomi üzerinden emperyal kapitalist düzene bağlayarak, küreselleşme; döneminin bölgeye yansıyan önemli gelişmeleri olmuştur. Küresel emperyal dönemin bu yansımaları Avrasya coğrafyasındaki bütün devletleri ve milletleri dağılmaya doğru sürüklerken, bu gibi gelişmelerin aslında Siyonizmin önünü açarak, gelecekte bir Büyük İsrail projesinin bölgede etkili olmasını sağlayacak gibi görünmektedir. Küçük İsrail’in Büyük İsrail’e dönüşmesi için bölgedeki bütün devletlerin parçalanarak eyaletler halinde Kudüs merkezli bir Siyonist yapılanmanın içinde yer alması planlanmaktadır. İsrail’in işgal ettiği topraklarda güven içinde varlığını sürdürebilmesi için, gelecekte Avrasya devletlerinin çökertilerek tehdit olmaktan çıkartılması gerekmektedir. Orta Doğu devletlerini kendi beslediği terör örgütleri ile paramparça ederek eyaletler halinde Kudüs’e bağlamayı hedefleyen İsrail devleti, Balkanlar, Kafkaslar, Hazar ve Orta Asya gibi Avrasya bölgelerindeki devletler için de benzeri bir siyasal çözülme sürecini, bölge devletlerine dış destekler aracılığı ile dayatmaktadır. Bölge devletleri; yerelleşme, eyaletleşme, mezhepleşme, etnikleşme ile birlikte dışa bağımlı şirketleşme çıkmazlarından kurtulmadıkça İsrail’in Pan-Siyonizm örgütlenmeleri ile çökmekten ve dağılmaktan kurtulamayacak gibi görünmektedirler. Savaşı ve sıcak çatışmaları uluslararası komplolar ile birlikte Avrasya’nın her bölgesine taşıyan Siyonizm, bölgede Pancılık akımına soyunarak, merkezi alanda tam anlamıyla bir Yahudi egemenliği inşa etmeye çalışmaktadır. Siyonizmin dünya egemenliği projesi, Orta Doğu ile birlikte bütün Avrasya ülkelerini de haritadan silmeyi hedef aldığı için, öncelikle merkezi devletlerin bir araya gelerek savaşa karşı bir merkezi savunma örgütünü kurmaları gerekmektedir. Merkezi devletlerin öncülüğünde Avrasya kıtasının diğer bölgelerinde yer alan devletleri de içine alan daha büyük bir kıtasal oluşum, ancak Pan-Avrasyacı bir yaklaşım çerçevesinde mümkün olabilecektir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Pan-Slavizm, Pan-Cermenizm, Pan-Turanizm, Pan-Türkizm ve Pan-Arabizm gibi Pancılık akımlarının, en büyük emperyalizm olan Pan-Siyonizme karşı birleşerek büyük bir bütünsellik içinde Pan-Avrasyacılık yapmaları gerekmektedir. Pan-Avrasyacılık akımının çatısı altında bir araya gelecek olan bütün Pancılık akımları bu doğrultuda bir araya gelerek emperyalizme ve Siyonizme karşı varlıklarını ve geleceklerini güvence altına alabileceklerdir. Orta Doğu savaşı bu doğrultuda acilen durdurulmalıdır.