Müslüman dünyasında çok ilginç ve dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. ABD, İngiltere ve İsrail, İslam dünyasını istediği kıvama getirmek için yeni bir oyunu sahneye koyuyor. Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ikilisi Yemen’de askeri olarak rezil oldu. Coğrafi avantajlara ve bariz askeri üstünlüğe rağmen istedikleri sonucu alamadılar. Üstelik Batı dünyası ve Mısır gibi önemli Arap ülkeleri de arkalarında durdu. Irak ve Suriye’de de gelişmeler hem bu ikilinin hem de Batı ve İsrail’in aleyhine seyrediyor. Şimdi bu gelişmeleri tersine çevirmek için Batı’nın hazırladığı “İrtibat ve Yumuşama Stratejisi” devreye sokuluyor. Bu strateji ilk meyvelerini toplamaya başladı. Irak’a çengel atıldı. Yemen’de ittifak halinde olan İran’ın desteklediği Husi-Salih ittifakında çatlaklar yaratıldı.

Suudi Arabistan hâlâ anlaşılmadıysa

Suudi Arabistan, İkinci Dünya Savaşı sonrasında önceliği iç siyasi istikrara verdi. Ancak 1962’den sonra Arap dünyasında şahlanan milliyetçilik rüzgârları monarşileri devirmeye başlayınca, alarm zilleri çalmaya başladı. Suudi Krallığı bu maksatla Vahhabi inancını İslam dünyasına yaymayı ve bu şekilde milliyetçiliği frenlemeyi hedefledi. Bu amaca hizmet etmek üzere karargâhı Mekke’de olan hükümet dışı kuruluşlardan oluşan “Dünya İslam Ligini (Muslim World Leage)” kurdu. Milyarlarca doları gözden çıkardı.

1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Suudiler, Cemal Abdül Nasır’ın (1918-1970) antiemperyalist duruşunun karşısına, yeni bir jargonla “Müslüman Dayanışması ve Cihat” söylemi ile çıktı. 1969 yılında Filistin davasını desteklemek örtüsü ile İslam İşbirliği Konferansı’nın (Bugünkü 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı) kuruluşuna öncülük etti. Asıl amaç Suudi hanedanının varlığını devam ettirebileceği bir ortam yaratmaktı. Vahhabiliği ihraç etme politikası 1972’den sonra hızlandı. Bütün dünyada cami inşa etmek ve İslam Kültür Merkezleri (Vahhabi-Selefi merkezler olarak anlaşılmalı!) açmak için para muslukları sonuna kadar açıldı.

Öte yandan uzun süreç içinde Suudilerin samimiyeti konusunda Müslüman âleminde ciddi şüpheler oluşmaya başladı. Suudiler güvenlik meselelerini bütünüyle Batı’ya devretmişti. Her attıkları adım ABD ve İsrail ile uyum içindeydi. Batı’nın kucağında İslam savunuculuğu yapmak fazla inandırıcı gelmiyordu. ABD derin devleti Obama’ya rağmen, ikiz kulelerin vurulmasından Suudi Arabistan’ı sorumlu tutunca, hanedan yaşamak için ABD’ye iyice yapıştı. Yeni Başkan Trump, haraç almak da dâhil, Suudilerin ipini eline aldı. Bölgeyi ateşe atacak Sünni NATO kurma girişimini, Katar’ı da yanına çekerek Türkiye bozdu. Şimdiki planlar, ABD, İngiltere ve İsrail’in bölge planlarını boşa çıkarma potansiyeli olan iki ülkeyi hedef alıyor: İran ve Türkiye!

Taktik hamleler

Batı’nın yazdığı yeni senaryoda başrol oyuncusu Suudi Arabistan! Bu ülke bugünlerde Vahhabilik ihracına, İran’ın Şiiliği yayma çabalarını dengeleme girişimi olarak meşruiyet kazandırmak istiyor. Irak’ta, İran’ın etkisini azaltmak için Nasır’a özenerek “Arap Milliyetçiliği” kozunu kullanıyor. Arap milliyetçiliği ve İran-Irak Şiiliği arasındaki yapısal farklılıklardan faydalanarak Irak-İran arasında husumet çıkarıyor. Dengesiz ve tutarsız bir çizgisi olan Iraklı Şii lider Mukteda El Sadr, beklenmedik şekilde Suudi Arabistan’da ağırlandı. Dönüşünde Suudi Arabistan’ı “Baba” olarak tanımlayan Sadr, taraftarlarına “Suudiler aleyhine slogan atmayı” yasakladı! Irak ile Suudi Arabistan arasındaki 27 yıldır kapalı olan Arar sınır kapısı açıldı. Suudi-BAE ikilisi Irak’ın yeniden imarı için para musluklarını açmayı taahhüt ediyor.

Bu yeni planın öncelikli hedefi İran ve Türkiye, dolaylı hedefi Rusya ve Çin’dir. Dünyada Arap milliyetçiliğine en uzak ülke Suudi Arabistan’dır. Antiemperyalist kökleri olan Arap milliyetçiliği Batı ve İsrail’in kâbusudur. Tuzağa düşülürse, Irak ve Suriye bu şer cephesinin denetimine girer. Türkiye ve İran için hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Türkiye, bu girişimin İran’ı hedef aldığı rehavetine kapılırsa fena halde yanılır. Asıl hedef kendisidir. Şimdiden bu sinsi hamleyi boşa çıkaracak devlet girişimleri başlatılmalıdır.