Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

YENİDEN ULUS DEVLETLER

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Amerika Birleşik Devletlerine son başkanın seçilmesiyle birlikte, bugünkü uluslararası toplu durum küreselleşme sürecine tam anlamıyla karşı bir çizgiye gelmiştir. Sovyetler Birliğinin yirminci yüzyılın bitimine on yıl kala dağılmasıyla iki kutuplu dünyanın sonuna gelinmiştir. Bu durumdan yararlanmak isteyen küresel sermaye, ABD’nin konumunu kullanarak tek kutuplu bir dünyayı küreselleşme aracılığı ile tek bir dünya devletine dönüştürmek üzere yola çıkmıştır.  Ne var ki, aradan çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen, bir türlü küresel patronların istedikleri gibi küresel bir dünya devleti kurulamamıştır. Uluslararası tekelci şirketlerin zorlamalarıyla küresel bir düzene yönlendirilen bugünkü dünyada bütün çabalara ve uzun uğraşlara rağmen, böylesine yeni bir yapılanma gerçekleştirilemeyince,  zamanla dünya devletleri ve halklarından büyük tepkiler gelmeye başlamıştır. İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya bir türlü geçemeyen yerküre, aradan geçen otuz yıllık süre içerisinde, küreselleşmeye ve bunun doğrultusunda geliştirilen yeni emperyalizme karşı çıkan tepki hareketleri ve siyasal muhalefet girişimleri ile karşı karşıya gelmiştir. Tek merkezli bir dünya kurmak ütopyası ile yola çıkmış olan küresel sermaye, her türlü yolu deneyerek, açık ve gizli operasyonlar düzenleyerek bu amacı doğrultusunda olayları yönlendirmesine rağmen, bir türlü tek bir süper gücün etrafında toplanacak bir büyük dünya devleti kuramamıştır.

Sovyetler Birliğinin dağılma süreci ve sonrasında Amerika’nın başına gelen yeni başkanların ABD’nin çıkarları doğrultusunda küreselleşmeye sempatik bakmaları ve dolaylı yollardan bunu desteklemeleri, küreselleşme girişimini hızlandırarak öne çıkarırken, ABD tek süper güç olarak uluslararası yapılanmanın tam merkezinde durmuş ve bütün uluslararası kuruluşların bu doğrultuda yönlendirilmelerini planlı bir biçimde desteklemiştir. Soğuk savaş döneminde dünya siyaseti ve ekonomik ilişkileri de buzdolabına konulmuş bir durumda geleceğin yeni yapılanmasını beklerken, ABD kendi iç bütünlüğünü tam olarak gerçekleştirmeye çalışmış ve bu durumun getirmiş olduğu yeni güç ile de dünyadaki bütün sorunlara el koyarak dışarıdan müdahale etme yoluna gitmiştir. Soğuk savaş dengelerinde birçok uluslararası sorun geri çekilmesine rağmen, siyasal patlamalarla sıcaklaşan sorunlara da ABD dünyanın en büyük gücü ve aynı zamanda jandarması konumunda açıktan müdahale ederek, o dönemin koşullarında çözüm üretmeye çaba göstermiştir. Soğuk savaş döneminin yirminci yüzyılın sonlarında, SSCB’nin dağılması üzerine o dönemin koşullarında getirilmiş olan siyasal çözümlerin pek de gerçekçi olmadığı ve yeni dönemin konjonktüründe eski sorunlara yeni yanıtların bulunması gerektiği bir siyasal gerçeklik olarak öne çıkmıştır. Bu arada geçen zaman zarfında sorunlara çözüm geliştirme doğrultusunda yeni arayışlar ortaya çıkmıştır.

Çin, Hindistan ve Brezilya gibi çok büyük ve aşırı nüfuslu büyük devletler o dönemlerde eski sömürgeler konumunda geride tutulmaya dikkat edilmiş ve sonraki döneme doğru yeni gelişmeler ortaya çıktıkça bunlar da tek kutuplu düzenden çok kutuplu düzene geçiş aşamasında dünyanın yeni kutup merkezleri olarak görünmeye başlamışlardır. Bugün eski dünyanın patronu olarak yoluna devam eden ABD’nin karşısına çok daha büyük bir dev ülke olarak çıkan Çin Halk Cumhuriyeti bugünün dünyasında tıpkı eski SSCB gibi yeniden iki kutuplu bir uluslararası düzene geçişin oluşumuna yol açmıştır. Çeyrek yüzyılda ABD dünyanın tek patronu olamayınca, bu kez nüfus ve arazi büyüklüğüne sahip olan büyük devletler yeni kutup merkezi adayları olarak öne çıkmışlardır. Bu aşamada iki kutuptan tek kutba geçemeyen dünya yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu bir düzene doğru sürüklenmiştir. Batı bloku ile doğu bloku karışınca alan ve nüfus büyüklüğüne sahip olan yeni büyük ülkeler devreye girerek, küresel olayların gelişiminde belirleyici olmaya başlamışlardır. İki kutuplu dünya iki büyük federasyon dengesine oturmasına rağmen, ulus devletler dönemi imparatorlukların parçalanması sonrasında devam ediyordu. Batının sömürgeleri teker teker merkezden koparken ulus devlet statüsü içinde Birleşmiş Milletlere üye oluyorlardı. Yirminci yüzyılın başından sonuna kadar dünya haritasında yeni ulus devletler yer alınca, uluslaşma çizgisindeki oluşumlar sonucu devletlerin sayısı da iki yüzü geçiyordu.

Birleşmiş Milletlere üye olan devlet sayısı iki yüzü geçince, uluslararası alandaki gelişmeler genel olarak ulus devlet kriterlerine göre belirleniyordu. Var olan siyasal düzen içerisinde ulus devletlerin hepsi bir bütünün parçaları olarak ele alınırken, diğer yandan da gelmekte olan yeni yüzyılın zaman dilimi içinde ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş gibi bir yeni yapılanma, batı merkezli küresel emperyalizm düzeni çerçevesinde gündeme getiriliyordu. Bağımsızlığını yeni kazanmış olan eski sömürgeler giderek ulus devletleşmeye doğru gelişmeler gösterirken, emperyalist güçler geleceğin tek dünya yapılanmasını hazırlamak amacıyla, ulusal kimliklerin ötesine giderek ve alt kimlikler ile uğraşarak daha küçük boyutlarda eyalet ya da kent devletleri oluşturma çabası içine giriyorlardı. Yirminci yüzyılda eski sömürgeler uluslaşarak devletleşmeye çalışırken, geçmişten gelen bir sürecin sonucunda emperyalist aşamaya gelen büyük batılı devletler de, ulus devletleri geride bırakacak bir çizgide yeni bir dünya düzenini oluşturmaya çalışıyorlardı. Küresel bir imparatorluk çatısı altında ulus devletleri yeniden düzenlemek üzere farklı siyasal planlar ve programlarla hareket ediyorlardı. İmparatorluklar düzeni iki kutuplu bir yapılanmayla geride bırakılırken, kutupların çatısı altında güvenlik arayan yeni devletler önce uluslaşabilmek sonra da ulus devlet düzenlerini koruyabilmek için ellerinden gelen gayretleri gösteriyorlar, hatta daha da ileri giderek Birleşmiş Milletler’e bağlı bulunan diğer uluslararası kuruluşların desteklerinden de yararlanıyorlardı. Evrensel anlamda oluşturulan yeni siyasal yapılanmalar eski sömürgelerin uluslaşmalarına yardımcı olurken, batının önde gelen emperyalist devletleri yeni bir yaklaşım geliştirerek ve ulus devletler düzenini geride bırakarak ve de eski sömürgeler üzerinden bölgesel hazırlıklarını tamamlayarak, beş kıta üzerinde uluslararası finans- kapitalin denetiminde küresel bir imparatorluk oluşturabilmenin öncülüğüne soyunuyorlardı.

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte ABD’nin merkezinde yer alacağı bir evrensel imparatorluk arayışı öne çıkınca, uluslararası tekelci şirketler yeni dönemde küresel sermaye örgütlenmesi aracılığı ile bütün dünya devletleri üzerinde baskı düzeni kurarak, insanlığı ulus devlet dönemi sonrasına hazırlıyorlardı. Bütün uluslararası gelişmeler böylesine bir yönlendirme içine girince, uluslaşarak kendi ayrı ulus devletlerine sahip olan eski sömürge halkları iki arada bir derede kalıyorlar ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bir tarafta eski bir ulus devlet olarak sahip olunan siyasal yapı içinde uluslaşarak gelişmek süreci devam ediyordu. Öbür yanda ise tekelci şirketlerin küresel sermaye başlığı altında bir araya gelerek, örgütlü bir saldırıya geçmeleriyle de, Birleşmiş Milletler üyesi ulus devletlerin gene bu örgütün karar alarak kabul ettiği insan hakları kavramı çerçevesinde, etnik ve dinsel alt kimliklerin öne çıkarılmasıyla, bölünmeye doğru bir eyaletleşme yapılanmasına yönlendiriliyorlardı. Yirminci yüzyıla girerken ve sonrasında imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya iki yüz ulus devlet çıkartılırken, yüz yıl sonra gelinen küreselleşme aşamasında da yepyeni bir dünya düzeni oluşturmak üzere,  Birleşmiş Milletler insan hakları bildirisi doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını gündeme getirecek bir biçimde, iki bin eyalet devleti yapılanması olağanüstü bir biçimde batılı emperyalist merkezler tarafından destekleniyordu. İmparatorlukların parçalayarak ulus devletleri ortaya çıkaranlar şimdi de ulus devletleri iki bin eyalet devletinin öne çıkmasını sağlayacak biçimde bölerek, Birleşmiş Milletlere bağlı iki bin devletlik bir siyasal topluluk oluşturabilmenin arayışı içine giriyorlardı. Yirminci yüzyıl ulus devletler çağı olarak tarihte yerini alırken, yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık kazanacak eyalet devletlerinin çağı olarak şimdiden gündeme getiriliyor ve ulus devletlerin böylece geride bırakılacağı çok farklı bir döneme geçilmeye çalışılıyordu.

Büyük devletlerin uluslaşması kolay olmadığı için küçük devletlerin uluslaşmaları daha kolay gerçekleşebiliyordu. Küçük devletlerin normal olarak büyük devletlerin eyaletleri boyutunda oldukları dikkate alınırsa, bunların uluslaşmaları daha kolay oluyordu. Büyük ve küçük devletler yirminci yüzyılın uluslaşma sürecini ayrı ayrı yaşıyorlardı. Uluslaşma süreçleri ayrı etnik ve dinsel kökene sahip olan ülkelerin, bölgelerin ya da eyaletlerin uluslaşmasına katkı sağlarken, aynı süreç büyük ulus devletlerin de zaman içerisinde parçalanmalarına giden yolu açıyordu. Küçük devletler bütünleşmek ve güçlenmek için uluslaşmaya ağırlık verirken, büyük devletler de uluslaşmanın zararlarını önleyerek, getirdiği yeniliklerden yararlanabilmenin yollarının araştırması içindeydi. Çok büyük alanlara yayılmış olan büyük devletler, merkeze bağlı olan bütün eyaletlerin ve bölgelerin büyük devletin üst kimliği çatısı altında bir araya getirerek bir üst ulusal kimlik çatısı altında uluslaşmalarına giden yolu örgütlemeye çalışırken, dünyaya egemen olmak isteyen batılı emperyal devletler ise, Birleşmiş Milletlere kabul ettirdikleri insan hakları protokolleri ile büyük devletlerin milli sınırları içinde yer alan bölgelerin eyaletleşerek, daha küçük devletler görünümünde ortaya çıkmaları için girişimlerde bulunuyorlardı. Beş büyük kıtada var olan imparatorluklar daha alt bir yapı olan uluslaşma süreci ile ortadan kaldırılırken, yüz yıl sonra aynı uygulamanın ulus devletler üzerinde yapılmasıyla, iki bin eyalet devleti öne çıkarılarak ulus devlet modelinin uygulama alanından silinmesi hedefleniyordu. Avrupa kıtasında yirmiden fazla bölge bağlı olduğu ulus devletten ayrılarak tam bağımsızlığını isterken, aynı zamanda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş sürecine uygun bir biçimde davranarak devlet sayısının iki yüz den iki bine çıkması için zemin hazırlamaktadırlar.

Küreselleşme dönemi ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş aşamasında öne çıktığı için küresel emperyalizmin merkezi gücü olan küresel sermayenin patronları, var olan ulus devletleri yok etmek üzere alt kimlikçilik üzerinden bölücülük yaparak, kendi çıkarları doğrultusunda ülkelerini eyaletleşmeye doğru yönlendiriyorlardı. Böylesine çelişkili bir durum yüzünden büyük ve küçük devletler karşı karşıya geliyorlardı. Büyük devletler bölünmemek için yeni ittifaklara girerken, küçük devletler de kendilerini koruyabilmek üzere yeni yeni bölgesel birlikteliklere yöneliyorlardı. Birleşmiş Milletlerin benimsediği insan haklarının alt kimliklerin hortlatılmasına meydan vereceğini gören bazı devletler, birliklerini koruyabilmek amacıyla bu gibi protokollerden uzak durmaya çalışırlarken, bazı büyük devletler de ülke bütünlüğünün bozulmaması için uluslararası sözleşmelerin ülkeyi bölünmeye götürmesine karşı çıkarak, yollarına eskisi gibi büyük bir devlet halinde devam edebilmenin arayışı içine giriyorlardı. Büyük devletlerin çeşitli ülke ve bölgeleri sınırları içerisinde barındırmaları gerçeğinden hareket edilirse, alt kimlikçiliğin küçük ulusçuluğa ülkeyi sürüklemesine izin verilmemesi gibi bir durumu önleyebilmek amacıyla, büyük devletin temel yapılanması doğrultusunda bir üst ulusçuluğun bütünlüğü kurtarmak ve sürdürmek üzere gereklilik kazandığı görülüyordu. Bu çelişkili durum ile ilgili olarak, eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri makro ve mikro ulusçulukların bu yeni değişim aşamasında gündemde olduğunu açıkça dile getiriyordu. Bu konuda daha da ileri gidilerek yeni bir strateji belirlenmeye çalışılırken, öncelikle mikro ulusçuluklar ile ulus devletlerin parçalanması ve daha sonra da makro devletçilik yaparak daha büyük bölgesel devletlerin kurulması hedefleniyordu. Bu aşamada mikro milliyetçilik ulus devletleri ortadan kaldırmak için zorunlu görünürken, daha sonraki aşamada ise bölgesel ya da Avrupa Birliği örneğinde görüldüğü gibi kıtasal federasyonlara gidebilmek amacıyla, makro devletçilik küreselci merkezler tarafından öneriliyordu. Hedef iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devletine geçiş olduğu için, mikro milliyetçilik ile makro devletçilik birlikte düşünülüyordu. Var olan büyük ya da ulus devletleri koruyacak çizgide bir makro milliyetçilik ile küçük devletleri ayakta tutacak bir mikro devletçilik ise düşünülmüyordu. Ne var ki, ana hedef iki bin eyalet devleti olunca mikro devletçilik eyaletçilik ya da insan haklarcılık olarak ulus devletlere karşı yeniden gündeme getiriliyordu.

Küreselci güçlerin planlarına göre, dünyayı büyük sermayenin yönetimine terk edecekleri için şirketlerin oluşturduğu yeni üst yapı üzerinden ulus devlet düşmanlığı düzenli bir biçimde yapılmaktadır. Sosyalist sistemin çöküşü üzerine güçlenen kapitalist blok tek merkez olarak dünyaya saldırmaya başlamış ama bütün çabalara rağmen bir türlü tek merkezli bir küresel düzeni istedikleri gibi kuramamıştır. Mikro milliyetçilik planları ile ulus devletlere saldıranlar aynı zamanda insan hakları görünümünde bölücülük girişimleri ile Birleşmiş Milletler örgütü üyesi konumundaki ulus devletleri parçalayabilmenin her yolunu deniyorlar ama istedikleri parçalanma sonuçlarını alamıyorlardı. Çeyrek yüzyıl bir yanda küresel imparatorluk düzeni kurulurken, diğer yandan da tekelci şirketler aracılığı ile de eyalet devletlerine geçişin ön hazırlıkları tamamlanmaya çalışılıyordu. Ne var bütün çabalara ve girişimlere rağmen bir türlü istenen sonuç tam olarak elde edilemiyordu. Ulus devletlerin parçalanması için çalışan küresel sermaye bu doğrultuda Amerikan devletini de kullanmaya çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri bünyesi içinde bu yeni durum nedeniyle yeni anlaşmazlıklar çıkıyordu. Amerikan devleti içinde yer alan küreselci kadrolar küresel sermaye merkezlerinin istek ve çıkarları doğrultusunda hareket ederken, Amerikan ulusal çıkarlarına öncelik veren devletçi ve ulusalcı kadrolar ile karşı karşıya geliyorlardı. Amerikan sermayesi ulusalcı-küreselci diye ayrılırken, devlet bürokrasisi ile siyasal kadrolar da benzeri bir biçimde karşı karşıya geliyorlardı. Amerikan devletinin çıkarları ulus devletin gereksinmelerinin karşılanmasını zorunlu hale getirmesine karşılık tekelci sermayenin küresel çıkarları doğrultusundaki politikalara doğru devlet zorlanıyor ve dünyanın en büyük devleti olarak ABD küresel sermayenin çıkarlarına alet olarak süper güç olma şansını bir türlü kullanamıyordu. Son çeyrek asrın ABD başkanlarının küreselci emperyalizme teslim olması yüzünden Amerikan ulusal çıkarları bütün dünyada tehlikeye giriyordu.

ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore’den gelmesine rağmen, küresel sermayenin güdümündeki medya organları bu durumu görmezden gelerek, İran’ı başlıca nükleer tehdit olarak öne çıkarıyor ve bu nedenle de ABD kendisi için zorunlu olmamasına rağmen, Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri bozuluyor ve ciddi anlamda bir çıkar kaybına alet oluyordu. İran bir Orta Doğu ülkesi olarak ABD’ için değil ama İsrail için tehdit oluşturuyordu. İsrail için tehdit olan İran’ın nükleer çalışmaları İsrail lobilerinin denetimi altındaki medya üzerinden, sanki ABD’ye tehdit oluşturuyormuş gibi bir ters durum gerçeklere aykırı bir biçimde öne çıkarılıyordu. Amerikan medyası ile siyaset sahnesini de finanse ederek ele geçiren Siyonist lobiler,  Amerikan devletini Büyük İsrail projesi doğrultusunda üçüncü dünya savaşına zorluyorlardı. Siyonizm’in çıkarları için tanrıyı kıyamet senaryolarına sürüklemekten çekinmiyorlardı. Böyle bir savaşa girmenin tehlikelerini gören, üçüncü bir cihan savaşıyla hem ABD’nin hem de dünya düzeninin yıkılacağını gören ulusalcı çizgideki Amerikalılar, küresel emperyalizmin dayatmalarına karşı direnerek Siyonizm’in tehlikeli yıkıcı politikalarına karşı çıkıyorlardı. Küresel sermaye ile İsrail lobileri Siyonist kadroların elinde olduğu için, zamanla bunların aracılığı ile Amerikan devletinin ulusal çıkarlarına ters düşen siyasal gelişmelerle karşı karşıya kalıyordu. Kuzey Kore gibi gerçek bir nükleer güç olan ülke, arkadan ABD’yi açıktan tehdit ederken İsrail’i tehdit eden İran’ın on bin kilometre ötedeki ABD için öncelikle tehdit olarak gösterilmesi gibi bir yanlış yönelme,  ABD’nin süper güç olma politikalarını fazlasıyla sarsmıştır. Küçücük İsrail’i kontrol edemeyen ve bu ülkenin lobilerinin elinde oyuncak durumuna sürüklenen ve dünya barışını korumakta zorlanan ABD, süper güç konumunu kaybedince küresel politikalardan vazgeçerek, ulusal politikalara öncelik vermeye başlamıştır. Küreselci sermaye baskılarıyla yeni bir dünya imparatorluğuna doğru sürüklenen ABD,  uluslararası politikalar yüzünden fazlasıyla ulusal çıkarlarını kaybetme tehlikesi ile karşılaşmıştır. Dünya devleti iddialarını sürekli öne çıkarmasına rağmen, Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi çok büyük eyaletlerin ABD federasyonundan çıkarak bağımsız devlet olmaya çalışmaları, Amerika’nın önceliğinin küresel imparatorluk değil ama kendi ulus devletini korumak amacıyla,  eyaletler arasında uyum oluşturarak merkeze bağlılığı yeniden güçlendirmek olduğunu göstermiştir. Bu aşamada kendi ulus devletinin birliğini koruyamayan ABD’nin küresel imparatorluk peşinde koşmasının tam bir çelişki yarattığı anlaşılmıştır.

 Son başkan işbaşına gelene kadar, sürekli olarak Siyonist lobilerin kontrolü altındaki ABD başkanlarını seçen Amerikan devleti, uzun süre bocaladıktan sonra, ABD’nin Genel Kurmay merkezi olarak görev yapan Pentagon’un devletin iç istihbarat örgütü olan Federal büro ile işbirliği yaparak, son seçimlerde küresel sermayenin göz boyayan kadın adayına karşı, sert bir kimlik ile tanınan karşı adayın başkanlık konumuna getirdikleri görülmüştür. Devletin dış istihbarat örgütü küresel sermayenin kontrolü altına sürüklenince,  ilk kadın başkan senaryosuna teslim olarak ABD’yi üçüncü dünya savaşına sürükleyebilmenin koşulları yaratılmak istenmiştir. Çekişme ortamında kimsenin şans tanımadığı karşıt aday dikkatli bir senaryo ile başkanlık makamına taşınmıştır. Seçim kampanyasında Amerika’yı yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını söyleyerek her aşamada Amerika’nın ulusal çıkarlarına öncelik vererek ve ciddi bir ulusalcı politika izleyerek başkanlığı kazanan karşıt aday her türlü siyasal saldırı senaryolarına karşı ulusalcı politikalar ile ayakta kalarak Beyaz Saray denen üst yönetim makamına gelmiştir. İlk kadın başkan senaryosuna rağmen seçimleri kaybeden küresel sermaye Siyonist lobiler ile Armageddon isimli üçüncü dünya savaşı için ısrarlı biçimde çalışmalarını sürdürünce, seçimleri kazanan karşıt aday binlerce kamyon silahı Orta Doğu’ya götürerek bölge ülkelerine dağıtmış ve bunların paralarını da petrol kralı Suudilere ödeterek bölgedeki dünya dengelerini kontrol altına almaya çalışmıştır. Siyonizm’in üçüncü dünya savaşını Orta Doğu’da önlemeye çalışan yeni başkan daha sonraki çalışma dönemlerinde de ulusal politikalardan yana olmuş ve bu doğrultuda Amerikan ekonomisini de ulusalcı yeni bir yapılanmaya götürmüştür.

Süper güç ABD küresel bir güç olma doğrultusunda tekelci sermayenin yönlendirmesine maruz kalınca,  yeni başkan ilk kez ulusal ekonomiden söz etmeye başlamıştır. Küreselleşme döneminde yurt dışına gönderilen ve yabancı ülkelere yatırımlara zorlanan Amerikan sermayesini yeniden Amerikan ülkesine geri dönmesi için ikna etmeye çalışırken, ABD yavaş yavaş küresel politikalardan vazgeçerek ayakta kalma savaşı veren ulus devletlere açıktan maddi destek yardım programlarını başlatırken küresel şirketlere karşı da yeni ekonomik mücadeleleri başlatmıştır. Son dönemde ABD ulusalcı politikalara yönelirken, bu kez Amerikan devleti ile ters düşen Siyonist sermayenin egemenliğindeki Şangay yapılanmasının bulunduğu ülkenin devlet başkanı konumunda olan Çin cumhurbaşkanı, katıldığı uluslararası toplantılarda açıkça küreselleşme akımını desteklediğini defalarca söylemiştir. Küreselci ABD’nin Siyonizm yüzünden ulusalcı noktaya geldiği gibi, eskinin Komünist Çin’inin başkanı da günümüzde küreselciliği savunarak diğer kapitalist ve emperyalist devletler ile ortak hareket etmeye başlamıştır. Çin’in başkenti Pekin bir komünist yapı olarak ayakta iken aynı dönem içinde Şangay kapitalist bir kent olarak yapılanmıştır. Washington ABD ulus devletinin merkezi olarak hareket ederken,  New York kenti de sahip olduğu büyük Yahudi nüfus ile küresel sermayenin başkenti olarak davranmaya başlamıştır. ABD’de iki devletli yapı ortaya çıkarken benzeri bir gelişme Çin’de de öne çıkmıştır. Çin’de Pekin- Şangay, Rusya’da Moskova-Petersburg, Türkiye’de Ankara-İstanbul, İtalya’da Roma-Venedik ya da Fransa’da Paris-Marsilya gibi ikili yapılanmalar, hem ulus devletlerin milli ekonomik düzen kurmalarını engellemiş hem de küresel sermaye ile ulusal ekonomi dengelerinin oluşumunda alternatif roller oynamıştır.

ABD başkanlığını tanımayan ve Siyonizm’e alet olan küresel sermaye, New York’tan Şangay’a taşınırken, İsrail bir köprü kurmaya çalışmış ve bunun sonucunda küresel sermaye İsrail merkezli olarak ABD’den dışlanan Amerikan sermayesini Şangay’a götürerek, yenidünya düzeninde ABD’nin yerini Çin’in almasına yardımcı olmuştur. Dünya tarihinin ortaya koyduğu gibi küresel sermaye her zaman yükselen yeni ülkenin içinde yer alarak buranın ekonomisini kontrol etmiş ama başka zamanlarda da düşmekte olan ülkeleri, batan geminin fareler tarafından terk edilmesine benzer biçimde öncelikle küresel sermaye terk etmiştir. Bugün de New  York kökenli Amerikan sermayesinin Siyonist çizgide  ABD’yi terk ederek Şangay üzerinden Çin’i merkez ülke konumuna getirdiği görülmektedir . Özellikle son dönemde internet sistemi aracılığı ile elektronik yeni yapılanmada da Çin’in merkez ülke olarak seçilmesi bu durumu doğrulamaktadır. Geçmişten gelen dünya düzeninin patronu olan Amerikan devleti, küresel sermayenin doğu bölgelerine yönelmesi yüzünden merkezi konumunu yitirirken, Amerikan devleti çok hızlı gelişen bir iç savaş ortamı ile karşı karşıya kalmıştır. New York merkezli küresel sermaye yeni dönemde Şangay merkezli bir yenidünya düzeni oluştururken, Washington merkezli Amerikan ulus devletinin eski konumunu ve önemini elinden kaçırdığı anlaşılmaktadır. ABD yeni dönemde süper güç konumunu koruyamadığı için eyaletlerin karşıt politikalara yönelerek ulusal birliği tehdit etmesini önleyememiştir. Son olarak ortaya çıkan virüs sorunu sırasında New York merkezli doğu eyaletleri başkent Washington’a karşı ortak hareket edince, Washington da başkent olarak batıdaki en büyük eyalet olarak Kaliforniya’nın önderliğinde batı eyaletleri ile merkezi konumunu koruyabilmenin çabası içinde olmuştur. Sermaye bütün büyük ülkeleri merkez ve sahil yapılanmaları olarak ikiye bölerken, ABD’yi de son aşamada ikiye bölerek New York ile Washington’u karşı karşıya getirmiştir.

Corona virüs salgını senaryosunda da Çin’in küresel sermaye tarafından desteklenmesi ve ABD’li internetçilerin kendi ülkelerini bırakarak yenidünya elektronik sistemini Çin ortaklığı altında Şangay merkezli bir konuma getirmeleri de, Küresel sermayenin ABD’den uzaklaşarak Çin’e yaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır. Dünya tarihinde çok benzeri görülen sermayenin ülke değiştirmesi sürecinde küreselciler İsrail güdümünde batıyı ve batı blokunun patronu ABD’yi terk ederek, gelecek için doğuyu ve doğunun patronu Çin’i tercih ettiklerini açıkça ortaya koymaktadırlar. Bu yeni durum karşısında ABD bocalarken, öncelikle ulus devlet düzenini korumaya dikkat etmiştir. Çin giderek Şangay merkezli bir yapılanma içinde gelişmeler gösterirken, küresel sermaye yakın zamanda Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi ABD’nin en büyük eyaletlerini Amerikan Federasyonundan ayırarak ABD’nin ulusal birliğini parçalamaya kalkışabilir. Geçmişten gelen süper güç üstünlüğünü kaybeden ABD, yeni dönemde varlığını koruyabilmek için merkezi gücü ile hem eyaletlerine tam olarak sahip çıkmak zorundadır, hem de ülkede yeniden küreselcilerin şimdiye kadar önlediği uluslaşma ve ulusal ekonomi oluşturma süreçlerini tamamlamak durumundadır. Komünist Çin’i küresel emperyalist yapanlar, sonunda kapitalist süper gücü de ulusalcı olmak noktasına getirmişlerdir. Önümüzdeki dönemde ABD artık eskisi gibi hegemonya sahibi olmak istiyorsa, kesinlikle ulusalcı politikalar uygulayarak yoluna devam edebilecektir. Yeni dönemde dışlanan ABD, hem ulus devlet olmaya yönelecek hem de ulus devletleri küresel sermayenin hegemonyalarına karşı uluslararası alanda destekleyecektir. Sosyalist sistemin yıkılmasından bu yana kötülenen ve saldırılan ulus devlet olgusunun, bugün gelinen aşamada eskisinden çok farklı yeni bir konuma da olduğu görülmektedir. Ulus devletler artık batı emperyalizmi tarafından eskisi gibi tehdit edilmeyecekler ve gelecekte Çin üzerinden kurulacak olan emperyalist yeni elektronik dünya düzeni içerisinde giderek zorlanacaklardır. Son dönemde ortaya çıkan yeni ekonomik ve siyasal gelişmeler yeniden bir ulus devlet dönemini de kendiliğinden bütün dünyada başlatabilecektir. Ulus devletlerin tekrar ön plana çıkmasıyla birlikte küreselcilerin zorlandığı ve savaş süreçlerinin önü kesilerek kalıcı barışa açılan yeni bir dönem gündeme gelebilir.

Çeyrek yüzyıldır batılı emperyalistler tarafından zorlanan ulus devletler sürecinin iç ve dış çelişkiler yüzünden bir türlü tamamlanamaması göz önüne alınarak, yarım kalmış olan uluslaşma ve ulusal devletleşme oluşumlarının devamı sağlanarak, bunların dünya sahnesinde eskisinden daha güçlü bir biçimde yer almaları sağlanabilir. İkinci dünya savaşının galibi olan ABD’nin yeni dönemde üçüncü dünya savaşının yenilen tarafı olmaya doğru yönlendirilmesi için, bu doğrultuda hazırlanmış olan küresel sermaye merkezli çeşitli siyasal senaryolarının uygulama alanına getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum son zamanlarda birçok alanda yaşanan zorlama olaylar üzerinden fazlasıyla gözler önüne çıkmaktadır. Yeni ABD başkanı küresel sermayenin adayını yenerek işbaşına geldiğine göre, başkanlık makamına oturduğu devletin ulusal çıkarlarına eskisinden daha fazla önem vermek durumundadır. ABD’yi yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını, dış ülkelere gitmiş olan Amerikan sermayesinin yeniden ABD’ye geri getirileceğini ve önceliğin her alanda Amerikan devletinin olacağını dile getiren ulusalcı başkanın bu yeni tavrı ile yarım kalmış olan ulusalcılık ve ulus devletleşme süreçlerinin ikinci kez siyasal gündem de öne çıkarak, tamamlanma yoluna gideceği bugünün koşullarında görülebilmektedir. Böylesine büyük bir dönüşüm içerisine girmiş olan dünyanın en büyük devletinin küresel şirketlerle kavga ederek geri çekilmesi ve kendi siyasal düzeninin içine dönerek toparlanmaya çalışması, bütün dünya ülkeleri açısından dikkatli bir biçimde izlenmesi gereken çok önemli bir oluşumdur. Bugünkü konumu ile üç yüz yıllık bir geçmişi geride bırakan bir süper devletin, ayakta kalabilmek ve yola devam edebilmek üzere ulusalcı politikalara yönelmesi, yeryüzü haritasında yer alan bütün ulus devletler için ders verici çok önemli bir olgudur. Yeni dönemde küresel bir düzen tam olarak kurulamadığı için ulus devletler var olma haklarını öne çıkaracaklar ve bu doğrultuda sonsuza kadar yol alabilmek üzere mücadelelerini sürdüreceklerdir.

Önümüzdeki yeni dönem yeniden ulus devletler çağı olacaktır. Bir avuç aşırı zengin patronun çıkarları için oluşturulmak istenen küresel imparatorluk projesinin ulus devletleri yeniden sömürgeleştireceği yaşanan gelişmeler doğrultusunda kesinleştiği için, insanlık yeniden ulus devletler uygulamasına dönerek ulusal çıkarlar doğrultusunda geleceğe yönelecektir. Her türlü baskı ve alt kimlikçi bölücü senaryolara karşı yok edilemeyen ulusal toplum yapısı ve ulus devletlerin temelinde var olan ulus kavramının karşıt kesimler tarafından ileri sürüldüğü gibi hayali cemaatler olmadığı, aksine var olan ve yaşayan toplumsal ve siyasal gerçeklikler olduğunu bir kez daha bugünün dünyasında yaşanan olaylar ortaya koymuştur. Uluslar var olan ve yaşayan gerçeklikler olarak önümüzdeki dönemde kendilerini güçlendirerek, merkezi konumlarını koruyarak hem ulusal toplum hem de ulus devlet yapılanmalarının merkezinde yer aldıkları sağlam çekirdek özünü kararlı bir biçimde sürdürebileceklerdir. En büyük devlet ABD’nin yaşadığı çelişkili olaylar dizisinin de ortaya koyduğu gibi, küresel şirketler ile ulus devletlerarasındaki çekişmeleri ulus devletler kazanmıştır. Şimdiye kadar büyük baskılarla yok edilemeyen ulus devletler önümüzdeki dönemde küresel şirketlerin emperyalist saldırılarına karşı, bölgesel ya da küresel karşıt örgütlenmeler aracılığı ile hem öz savunma yolları ile kendilerini koruyacaklar, hem de insanlığa zarar veren küresel emperyalizm saldırılarına karşı kendilerini koruyacak ulusal plan ve programları da devreye sokacaklardır. Gelecekte yeni bir dünya olacak ama şimdiye kadar yok edilemeyen çağdaş uluslar ailesi de böylesine bir uluslararası yapılanmanın temelini oluşturacaktır.