Türkiye Cumhuriyeti dünyanın tam ortalarında merkezi bir devlet olarak tarih sahnesine çıkarken; Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz, Akdeniz gibi bölgelerden komşulara sahip olduğu gibi, güneyinde Akdeniz’den İran sınırlarına kadar ulaşan bin kilometreden uzun bir sınır boyunca iki büyük Arap devleti ile komşu olmuştur. Osmanlı döneminden gelme insan yerleşimi ve göçler yolu ile meydana gelen nüfus kaymaları ortaya belirli bir sosyolojik harita çıkarınca, imparatorlukların dağılması sonrasında her ülkenin nüfus yapısına göre ulus devlet kurulmuştur. Fransız devrimi sonrasında ilk ulus devletler Avrupa kıtasından kurulurken, ülkeler arasında ciddi nüfus kaymaları ortaya çıkmış ve ulus devletlere dayanan dünya haritası böylesine bir yapılanmaya göre yeniden biçimlenmiştir. Birinci dünya savaşına kadar Avrupa kıtasında bu doğrultuda gelişmeler olurken, Osmanlı İmparatorluğunu çökerterek merkezi coğrafya bölgelerini ele geçiren, İngiltere ve Fransa gibi sömürge imparatorlukları eski Osmanlı hinterlandı üzerinde sayıları otuza yaklaşan bir doğrultuda yeni devletler oluşturmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti bu emperyal tavra karşı çıkarak eski Osmanlı topraklarında bir ulusal kurtuluş savaşı veren Türk ulusunun kurduğu devlet olarak, birinci dünya savaşı sonrasında dünya haritası üzerindeki yerini almıştır.

Orta Doğu tarihi incelendiği zaman bugünkü batı uygarlığını yaratan ilk siyasal ve toplumsal gelişmelerin, Mezopotamya adı verilen orta dünya bölgesinde meydana geldiği genel olarak görülmektedir. Tarih öncesi dönemlerden başlayarak insanlığın en eski yerleşim ve yaşam alanları olan bu bölgede, son iki bin yıllık gelişmeler bölgedeki bugünkü sosyal yapılanmayı ortaya çıkarmıştır. Milat tarihinin başlangıcında gündeme gelen dini oluşumlar bölgedeki siyasal ve sosyal gelişmeler açısından öncü bir rol oynamıştır. İnsanlar kabile türü yaşamdan din esaslı toplum düzenlerine doğru gelişirken, dinlerin içinden çıkan tarikatlar ve cemaatler, tek tanrılı dinlerin doğduğu merkezi alan ve kutsal toprakların biçimlenmesinde etkili olmuşlardır. Dinler üzerinden cemaatler aracılığı ile tarikatlar yaşam düzeninde öne çıkarken, Avrupa’daki Fransız devrimi doğrultusunda başlayan uluslaşma süreçleri de, batının etkisi ile Orta Doğu bölgesinde ortaya çıkmıştır. Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan insan toplulukları, bulundukları ülkelerin coğrafyasına uygun bir tarzda geleceğe dönük uluslaşma süreçlerine, çatısı altında yaşadıkları devlet yapılarının etkileri ve yönlendirmeleri ile kavuşmuşlardır. Bölge halkları sonraki dönemlerde devam eden uluslaşma süreci içinde yeni bir toplumsal kimlik kazanmışlardır. İmparatorluklardan ulus devletlere geçerken, Avrupa benzeri yeni ulus devletlerin eski Osmanlı hinterlandı içinde de zamanla meydana geldiği görülmüştür. Avrupa kıtasında imparatorluklar ile ulus devletler çatışırken, Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan ahali içinde yer alan Yunanlılar imparatorluktan ayrılarak kendi ulus devletlerini on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı içinde kurarak, Osmanlı hinterlandı içinde de Avrupa ülkelerindekinin benzeri bir ulus devlete sahip olmuşlardır. Böylece başlayan uluslaşma süreci Balkanizasyonu gündeme getirerek merkezi imparatorluk olan Osmanlı devletinin parçalanmasına yol açmıştır. Bu gelişmenin daha sonraki aşamada gündeme getirdiği Orta Doğu bölgesindeki uluslaşma sürecinin tarih sahnesine çıkardığı yeni yapılanma, Arap ulusu olarak kimlik kazanmıştır. Arap yarımadası üzerinde oluşmaya başlayan Arap ulusu, yüzyıllar içinde önce Asya kıtasının içlerine doğru ve daha sonra da Kuzey Afrika’nın ortalarına kadar yayılarak bölge halklarının sosyolojik yapısının oluşumunda temel bir misyona sahip olmuştur.

İslam’ın doğuşu ve yayılması ile birlikte bölgede yaşayan Arap toplumlarının dini kimlikli yöneticileri, yeni kabul ettikleri dinin yaygınlık kazanabilmesi için İslam devletleri oluştururlarken, bölgenin temel halkı durumundaki Araplar önce bir ırk olarak ve daha sonra da kurulan devletler üzerinden Orta Doğu bölgesinin biçimlenmesi için çalışmışlardır. Dört halife dönemi sonrasında Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Emevi ve Abbasi imparatorlukları temelde Arap devletleri olarak ortaya çıkmış ve Arap ırkının o dönemde önde gelen bir yere sahip olmasında etkili olmuşlardır. Çok çeşitli bölgelere Araplar yayıldıkları için bir uluslaşma süreci yaşamamışlar ama İslam’ın devletini kuran doğrultuda Arap toplulukları bir arada hareket etmesini bilmişlerdir. Bugünkü merkezi coğrafyadaki büyük Arap nüfusunun oluşması, İslam devletlerinin savaşlar sonrasında bölgeye yayılmaları sayesinde tamamlanabilmiştir. Bu süreç içinde, Akdeniz’in doğusunda yer alan Orta Doğu bölgesinin Arap nüfusu, İslam’ın dünyaya yayılması çizgisinde zamanla Akdeniz kıyılarına yayılmıştır. Bu gibi gelişmeler sonrasında Akdeniz’in batısında yer alan İberik yarım adasına kadar giden Araplar, bu yarımadanın tam ortasında Endülüs Emevi devletini de kurarak, Avrupa tarihinde de İslam dini ile birlikte Arapların yer almasını, İspanya’da geçirdikleri yedi yüzyıllık devlet olma durumu ile gerçekleştirmişlerdir.

Orta Doğunun çeşitli ülkelerinde yüzlerce yıldır yaşayan Araplar, bazen devlet olma şansını yakalamışlar, bazen da dağınık topluluklar olarak Orta Doğu bölgesinin çeşitli yerlerinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır. İslam öncesinde Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi tek tanrılı dinlerin etkisi altında kalan Araplar, İslamiyet’in kutsal topraklarda ortaya çıkmasıyla birlikte hızla bu yeni dinin çatısı altında bir araya gelmişler ve oluşturdukları askeri birlikler ile dünyanın merkezi coğrafyasında Müslümanlığın taşıyıcısı olmuşlardır. Milattan önceki dönemlerde ilkel ve tek tanrılı dinlerin etkisiyle bölge halkları ile birlikte yaşamlarını sürdüren Araplar, sonraki dönemlerde hem bölgenin hem de İslam dininin temsilcileri olarak etkinlik kazanmışlardır. İslamiyet sonrasında Arapların başına geçen Emeviler ve Abbasiler kendi adları ile ifade edilen büyük imparatorluklarını kurduktan sonra, egemenlik altına aldıkları ülkelerin insan topluluklarının Müslümanlığı kabul etmesinde önemli roller oynamışlardır. Birçok din adamının eserleri incelendiğinde İslam’ın ve Arapların gelişimi birlikte ele alınmaktadır. Arapların Orta Doğu’da başlayan İslamiyet misyonu batıda İspanya’ya kadar gittiği gibi, doğuda da güney Asya ülkeleri üzerinden Çin seddine kadar olan geniş bölgelerde yayılma şansını elde etmiştir. Kuzeyde Rusya toprakları ile doğuda Malezya’ya kadar İslam’ın yayılmasında Arapların önemli taşıyıcı rolleri olmuştur.

Merkezi coğrafya da Arapların hükümranlığı bölgeye Türklerin gelmesine kadar devam etmiş ama Selçukluların onuncu yüzyılda Horasan bölgesinden kalkıp gelerek bugünkü İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Anadolu’ya yerleşmeleri üzerine bölgede bir Türk egemenliği dönemi başlamıştır. Çok kısa bir zaman dilimi içinde bölgeye yayılan Selçuklular, hem İslam dini ile tanışarak bu dinin çatısı altına girmişler hem de büyük bir İmparatorluk kurarak Orta Doğu alanının yeni egemen gücü konumuna gelmişlerdir. Gazneliler ve Karahanlıların da kurmuş olduğu Türk devletleri de Selçuklu dönemi öncesinde Türklerin İslamiyet’e girişinin ön hazırlıklarını sağlamış ve daha sonraki aşamada da merkezi alanda İslamiyet’in önde gelen bir din haline gelmesinde, Türkler üzerlerine düşen sorumlulukla hareket ederek tarihin başka bir yönde ilerlemesine katkıda bulunmuşlardır. Asya’dan gelerek Türkleri arkadan vuran Moğol istilası gibi olumsuz gelişmeler sonucunda, Selçuklu hegemonyası Orta Doğu’da uzun süreli bir egemenlik kuramamış ve birkaç yüzyıllık gelişmeler sonucunda Selçuklu devleti dörde bölünerek dağılırken, bu Türk imparatorluğunun yerini Selçuklu sonrasında kurulmuş olan Osmanlı Beyliğinin oluşturduğu bir başka Türk İmparatorluğu almıştır. Orta Doğu’nun kuzey bölgesinde yaşamakta olan Türkler din değiştirdikten sonra, İslamiyet’in kuzey kolunu oluşturmuşlardır. Onuncu yüzyılda göçler yolu ile merkezi alana gelen Türkler dünyanın ortasının yeni egemen gücü konumuna gelerek, Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altına giren bütün Orta Doğu bölgesini yönetmişlerdir. On üçüncü yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkmış olan Osmanlı devleti Orta Doğu ile birlikte, Kafkasya, Karadeniz, Balkanlar, Ege, Orta Doğu bölgeleri ile birlikte Kuzey Afrika bölgesini de sınırları içerisine katarak, on milyon kilometrekarelik bir alanda dünyanın merkezi imparatorluğunu yedi yüzyıl boyunca ayakta tutabilmişlerdir. Selçuklu döneminde Türkler ile Araplar zaman zaman karşı karşıya gelmişler ama Osmanlı döneminde ise iki ayrı millet kökeninden gelmelerine rağmen tek bir imparatorluğun çatısı altında birlikte bir yaşam düzenini kurarak ortak bir yaşam düzenini uzun uzunca bir dönem sürdürmüşlerdir.

Osmanlı İmparatorluğunun yirminci yüzyılın başlarında Birinci Dünya Savaşı sayesinde dağılması yüzünden Türkler ile Arapların ortak düzeni bozulmuştur. Anadolu’da bir Türk devleti Türk milliyetçiliğinin desteği ile kurulurken, Osmanlı yönetiminde gelişmiş olan Arapların yaşam düzeni Türkler’den ayrılmıştır. Balkan savaşları sonucunda yıkılma noktasına gelmiş olan Osmanlı’nın son büyük padişahı olarak, Abdülhamit imparatorluğu Araplar ile Türklerin bir İslam devleti çatısı altında yeniden bir araya gelmesiyle sürdürmek istemiş ama İngiltere’nin araya girmesi üzerine Türklerin ve Arapların birlikte oluşturacağı ortak İslam devleti projesi çöküntüye uğramıştır. İngilizler Türk milliyetçiliğini kışkırtarak Anadolu yarımadası üzerinde bir Türk devleti kurulmasını dolaylı yollardan desteklerken, öte yandan Arap milliyetçiliğini de destekleyerek Abdülhamit’in Şam merkezli kuracağı büyük İslam devletini Anadolu yarım adası ile Arap yarımadasını birbirlerinden ayırarak önlemiştir. İngiliz emperyalizmi tarafından Türkiye -Suriye sınırı aslında bir Türk-Arap sınırı olarak düşünülmüştür. Üç yarımadadan oluşan Osmanlı İmparatorluğunun Balkan yarımadasının ayrılması üzerine çöküşe geçmesi üzerine, Abdülhamit geride kalan iki yarım ada üzerinde Türk ve Arapların dayanışmasıyla bir merkezi İslam devleti oluşturmak isterken, Büyük Britanya İmparatorluğu Osmanlı sonrası dönemde merkezi alana egemen olmak için, Türk ve Arapların böylesine bir birliktelik oluşturmasını istememiş ve iki milliyetçilik akımını birbirlerine karşı kışkırtarak birleşmeyi önlemeye çalışmıştır.

Osmanlı devletinin ana unsuru olan Türkler, kuzey Müslümanları olarak Orta Doğu’dan dışlanırlarken, Orta Doğunun Arap nüfusu cetvel ile çizilen sınırlar üzerinden bazı yapay devletlere bölünmüşlerdir. Arap yarımadasını öncelikle güney ve kuzey olarak bölen İngiliz emperyalizmi, Mezopotamya bölgesinde Irak adı ile bilinen ayrı bir Arap devleti oluşturmuş, bu devletin Akdeniz ile bağlantısını kesmek üzere de yarımadanın kuzey batısında bir de Suriye adı ile başka bir devlet oluşumuna destek vermişlerdir. Üç büyük tek tanrılı dinin  sahneye çıkmış olduğu Filistin bölgesinin haritası çizilirken, Lübnan Suriye için, Ürdün ise Irak için birer tampon küçük devletçikler olarak yaratılmış ve böylece Filistin bölgesi güvence altına alınarak, gelecekte Yahudilerin bu bölgeye dönerek yeniden kendi devletlerini iki bin yıl sonra kurabilmelerinin önü açılmıştır. Suriye’nin üstünde kalan Anadolu yarımadası Türkiye Cumhuriyetine dönüşürken, Orta Doğu’nun birçok bölgesinden Türk asıllı topluluklar göç ederek yeni Türk devletinin vatandaşları olabilmek amacıyla bugün olduğu gibi o zaman da Anadolu yarımadasına göç etmişlerdir. Buna karşılık, Osmanlı döneminden kalma Arap topluluklarının da Anadolu yarımadasını terk ederek Arapların ülkesi olarak ilan edilmiş olan topraklara göç etmeleri de yeni uluslararası düzen tarafından desteklenmiştir. Böylece bir imparatorluk sonrası dönemde ulus devletler çağı Orta Doğu’ya getirilirken, Türkler ve Araplar ortak devlet çatısı altında yaşamak gibi eski bir statüden uzaklaşmışlardır. Lozan Antlaşması sonrasında Türkiye’nin sınırları belirlenirken, Türkler ve Arapların hangi devletin vatandaşları olacağı konusunda bir altı aylık karar verme ve geçiş süresi tanınarak bu süreç tamamlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortak devletleri ellerinden alınan Türkler ve Araplar ayrı devletler halinde yeni dünya haritası üzerinde ortaya çıkarlarken, yeni komşular olarak hareket etmesini öğrenmişler ve bu doğrultuda ikili ilişkileri geliştirerek, Orta Doğu bölgesinde gündeme gelen batı emperyalizmi döneminin sorunlarını birlikte aşabilmenin yollarını aramışlardır. Yirminci yüzyıl Orta Doğu tarihi incelendiği zaman Arap yarımadasının parçalanmasıyla oluşturulan yeni Arap devletleri ile bölgede Türklerin devleti olarak Türkiye Cumhuriyetinin karşılıklı olarak oluşturdukları komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin önem kazandığı görülmektedir. Yeni dönemde Türk-Arap ilişkilerinin artması ve bu doğrultuda bölge devletleri arasında her türlü emperyal müdahaleye karşı ortak direnişin örgütlenmesini önlemek üzere, batı blokunun önde gelen büyük devletleri merkezi alana müdahale ederek, eskisi gibi bir Türk-Arap dayanışmasının ortaya çıkmasını önlemek için çaba göstermişlerdir. Bu doğrultuda eski Osmanlı bölgesinde yeni kurulan ulus devletlerin Türkiye ile birlikte bölgesel pakt oluşturmasını önleyerek, Türk devletini Arap sınırında yer alan komşu devletler olan güneydeki sınır komşuları ile karşı karşıya getirmek ana amaçları olmuştur.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında bölgedeki en önemli gelişme iki bin yıllık bir tarih sonrasında üçüncü kez bir Yahudi devletinin kurulmasıdır. Birinci Dünya Savaşının galibi olan İngiltere aslında bu bölgede yeni bir Yahudi devleti ile karşı karşıya gelmek istemediği için Siyonist lobilerin ısrar ve baskılarına karşı direnirken, ikinci dünya savaşının gündeme gelmesi ve bu savaşı Yahudilerin yönetiminde bulunduğu Amerika Birleşik Devletlerinin kazanması üzerine, Yirminci yüzyılın ortalarında bir Yahudi devleti olarak İsrail’in üçüncü kez kurulabilmesi için elverişli bir ortam doğuyordu. Filistin gibi küçük bir alanda yeniden bir Yahudi devletinin ilan edilmesi üzerine, Orta Doğu yeniden bir karışıklık dönemine sürükleniyor ve Arap-İsrail savaşları bu küçük devletin kurulmasıyla birlikte başlayarak yirmi birinci yüzyılın başlarına kadar devam ediyordu. Arapların bütünüyle kendi vatanları olarak gördükleri Arap yarımadasının tam ortasına bir başka din mensupları olarak Yahudilerin gelip ayrı bir devlet kurmasını, bölgedeki Arap devletlerinin hiç biri benimsememiş ve bu yüzden, İsrail’in kurulması üzerine bölge bir savaş bataklığı alanına hızla dönmüştür. İsrail uluslararası hukuka aykırı bir biçimde kurulduktan sonra, sınırlarını resmen ilan etmemiş ve sürekli olarak ülkesini genişletme doğrultusunda her fırsatta savaşlar çıkartarak, batı dünyasının zengin Siyonist lobilerinin desteği ile bu küçük devletin gelecekte bütün orta dünyaya egemen olabilecek Büyük İsrail İmparatorluğuna ya da Federasyonuna dönüşebilmesi için siyasal konjonktür giderek tırmandırmıştır. Tarihsel olarak yarım yüzyılı çoktan geride bırakan İsrail deneyinin bölgeye barış yerine savaş getirmesi, hem üçüncü dünya savaşı ihtimallerini hem de kutsal kitaplar üzerinden kıyamet senaryolarını güncelleştirmiştir. Kutsal kitaplar kaynak gösterilerek, Tanrının kıyamet senaryolarına alet edilmek istenmesi, üç büyük dinin eskisi gibi dinler arası savaş senaryolarına doğru yeniden sürüklenmeye zorlanması gibi durumlar Orta Doğu’daki savaş senaryolarını bir kaç misli artırarak bugünün kaotik gelişme ortamını yaratmıştır.

Bugünün dünyasında Orta Doğu denilince akla hemen İsrail gelmekte, batının zengin ülkelerinde güçlü konumlarda olan Yahudi lobilerinin denetimi altındaki uluslararası medya ve basın organlarının yaptıkları yayınlar doğrultusunda, Orta Doğu sorunu meselesi gelip Yahudi devletine takılmaktadır. Batı dünyasının entelektüel kesimleri merkezi coğrafyaya batıdan bakınca, milyonlarca Arap insanını bir yana bırakarak İsrail’den başka bir şey görememektedir. Siyonist kesimlerin gözünü boyamış olan Büyük İsrail hülyasının giderek etkinliğini artırması yüzünden, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudilerin geleceğini Siyonist plan ile bir araya getirme gibi yeni bir durum ortaya çıkmaktadır. Kendi iç yapısı nedeniyle son derece karışık bir görünüm veren Orta Doğu haritasının, İsrail’in sınırlarının belirsizliği yüzünden sürekli olarak bir sorun konumunda kalması ve bu bölgedeki her sorunun giderek büyüme göstermesinin ana nedenidir. İki bin yıl önce ülkelerinden sürülen Yahudilerin bu kadar uzun zaman sonra tekrar bölgeye dönerek devlet kurmaları ve bu devlet üzerinden de merkezi coğrafyanın tamamına sahip çıkmak istemeleri bugünün dünyasında eski sorunları devam ettirdiği gibi beraberinde yeni sorunların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu yüzden bölge giderek bir sorunlar yumağı görünümü kazanmaktadır. Bölge devletlerinde yaşayan Yahudilerin yanı sıra büyük devletlerde varlıklarını sürdüren diğer Yahudi kesimlerin güçlü bir lobicilik yaparak dünyaya egemen olmaya çalışmaları, beraberinde bir çok karmaşık konuyu gündeme getirdiği gibi, var olan sorunlarında giderek karmaşık bir hale gelmesi içinden çıkılmaz bir kaos ortamının bu bölgede devreye girmesine yardımcı olmaktadırlar. İsrail sorunu giderek bir Orta Doğu sorunu olmaktan çıkarak uluslararası bir sorun haline gelirken, dünyanın dört bir yanında yaşayan tüm Yahudiler de, bu ana sorunun tarafı konumuna gelerek, bugünün devlet yapılarının karşısına dev bir yapıda İsrail olgusunu öne çıkarmaktadırlar. İsrail konusunun bu kadar büyüyerek dünyanın gündemine oturması üzerine, uluslararası konjonktür değişiklik göstermekte ve içinden çıkılmaz ilişkiler yumağı halinde devletler arası ilişkiler bir kaotik ortama doğru hızla sürüklenmektedir.

Geçmişten gelen son derece karışık İsrail sorununa paralel bir doğrultuda bölgedeki zengin petrol ve diğer enerji kaynaklarının belirginlik kazanmaları nedeniyle emperyal güçlerin acil müdahaleleri birbirini izleyerek, bölgede var olan sıcak çatışma ortamının giderek savaşa dönüşmesini beraberinde getirmiştir. İsrail’i çevreleyen haritada birden fazla Arap devletinin bulunması, Suriye ve Irak gibi Lübnan ile Ürdün’ün de bölge devletleri olarak öne çıkmaları yol açmakta ve Yahudi devleti her fırsatta sınır komşusu olan bu Arap devletleri ile karşı karşıya kalmaktadır. İkinci dünya savaşı sonrasında İsrail’in kurulmasıyla birlikte bölgedeki bütün Arap ülkeleri Yahudi devleti ile savaşlara girmek zorunda kalmıştır. ABD sayesinde en yüksek teknolojileri kullanan Siyonist devlet Araplar ile girdiği her savaşı kazanınca, sürekli kaybeden taraf olarak Araplar birleşme ihtiyacı duyarak Orta Doğu‘da Birleşik Arap Cumhuriyeti kurmaya kalkışmışlardır. Mısır ve Suriye’nin bir araya gelerek ilan etmiş olduğu bu yeni devlet Irak, Ürdün ve Lübnan gibi Arap ülkelerinin girmemesi üzerine havada kalmış ve bir süre sonra da böyle bir adımdan vazgeçilmek zorunda kalınmıştır. Arap devletleri, sömürgelik sonrasında bağımsız devlet yapılanmasına kavuşurken ortaya mezhepler, tarikatlar ve hanedanlar girmiş ve bunların bir türlü bir araya gelememesi yüzünden, Birleşik Arap Cumhuriyeti gibi bir büyük devlet Orta Doğu’da kurulamamıştır. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın en büyük hayali olan Arap Birliği’nin bölgesel bir devlet olarak ortaya çıkmasını batılı gizli servisler ile İsrail lobileri engellemişlerdir. ABD’nin sonradan idam ettirdiği Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin Irak’ın başına bir darbe ile geçerken Birleşik Arap Cumhuriyeti oluşumuna karşı çıkmıştır. Daha sonraları ise gerçekleri görerek Arap milliyetçiliğine yönelen Saddam Hüseyin’i ABD ve İsrail ikilisi iktidardan indirerek Mezopotamyayı bir sürekli savaş alanına çevirmişlerdir. Başlangıçta böylesine büyük bir Arap devletinin kurulmasını ABD baskısı yüzünden önleyen Saddam Hüseyin bu hatasının faturasını idam olarak ödemek zorunda kalmıştır.

Orta Doğu’nun bütün alanlarını kapsayan bir büyük Arap devletinin oluşturulmasını batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi engelleyerek küçük İsrail‘in Büyük İsrail’e dönüşmesini sağlayacak Siyonist oluşumun önünü açık bırakmışlardır. Arap devletlerinin birleşerek bir büyük ordu kuramaması yüzünden, küçük Yahudi devleti batıdan aldığı desteklerle her zaman savaşlardan başarı ile çıkmış ve geleceğe yönelik bölgesel imparatorluk planlarını geliştirmek için çaba göstermiştir. Güçlü bir bölgesel devlet kuramayan Araplar, bu boşluğu gidermek üzere uluslararası alanda etkili olmak üzere Arap Birliği adı altında bir bölgesel örgüt kurarak Arap dünyasının çıkarlarını korumak üzere yeni bir yapılanmaya girmişlerdir. Her biri Orta Doğu bölgesinin farklı yerinde bulunan Arap ülkeleri böyle bir uluslararası örgütün çatısı altında birleşerek ortak çıkarlarını mezhep, tarikat, hanedan, siyasi parti ve devlet çekişmeleri yüzünden gerçekleştirememişlerdir. Bölgesel bir devleti İsrail’e karşı oluşturamayan Araplar bu boşluğu doldurmak üzere Arap Birliğine bağlı yeni örgütlenmelere gitmişler ve bu doğrultuda ekonomi, sosyal, kültürel gibi alanlarda Arap Birliği’ne bağlı çalışacak bazı yan örgütleri oluşturarak, yeni etkinlikler kazanabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. İslam Kalkınma Bankası, İslam Ekonomi Kurumu bu doğrultuda kurularak Arap nüfusun yoğun olduğu Körfez bölgesi merkezli olarak çalışma yaşamına katılmışlardır. Bu gibi ortak kuruluşların oluşturulması bile Arapları bir araya getirememiş, tek bir büyük devlet gibi hareket edemeyen Araplar her zaman için Batının emperyal devletleri ile İsrail karşısında güçsüz kalarak kaybetmişlerdir. İsrail ile yürütülen bölgesel savaşlarda bile bir araya gelerek ortak hareket edemeyen Arap devletleri, iç çekişmeler ve dağınıklık yüzünden her zaman kaybetmekten bir türlü kurtulamamışlardır. Arapların içine giren batılı ajanlar da var olan ayrılıkları her zaman körükleyerek batılı emperyal ülkelere hizmet ettikçe, gerçek bir Arap birliği hiçbir zaman söz konusu olamamıştır. Batılı gizli servisler Orta Doğu ülkelerinde cirit atarken, Arap devletleri her türlü provakasyona alet olmaktan kurtulamayarak birbirleriyle uğraşmaktan ya da çekişmekten bir türlü uzaklaşamamışlardır. İslamiyet’in ilk dönemlerinde başlayan Abbasi-Emevi ayrılığının izleri daha sonraki dönemlerde bir türlü silinemeyince, bu ayrılık zamanla her alanda farklılıklar ve çatışmalar yaratmıştır.