Rusya Federasyonu başkanı Vladimir Putin’in emirleriyle Rus ordusunun Kırım’a girerek işgal etmesi üzerine, küreselleşme dönemi resmen bitmiştir. Küresel dönemde görülmeyen bir biçimde gerçekleşen bu işgal olayı bir dönemi kapatırken, yeni bir dönemin başlamasına neden olmuş ve böylece küreselleşme aşaması sona ererken bunun doğal sonucu olarak kendiliğinden bölgeselleşme süreci başlamıştır. Kuzey yarıküre de Rusya’nın Kırım’a yönelik saldırı ve işgal hareketi sonuç verince, İsrail’in talimatları ile IŞİD ismini taşıyan bir Sünni Arap örgütü de, Musul kentine saldırarak, bu bölgede yaşamakta olan Türkleri bu şehirden sürerek ve Irak devletinin kuzey batı bölgesini işgal ederek, benzeri bir yeni bölgeselleşme dönemini kuzey yarıkürede başlatmıştır. Rusya Federasyonu bölgeselleşme aşamasında kuzey yarıkürenin patronluğuna soyunurken, benzeri bir durumla Ortadoğu’nun tam orta bölgesinde Siyonist İsrail, kendisi merkezli yeni bir siyasal yapılanmanın önünü açmaya çaba gösteriyordu. Küreselleşme döneminde görülmedik bir biçimde gündeme gelen bu gibi siyasal girişimler, bölgeselleşme çağının öncü hareketleri olarak dünya tarihinde yerini alıyordu.

resim1

Küreselleşme süreci içinde, kendi devletleri ile karşı karşıya gelen büyük şirketlerin patronları hâlâ bütün dünya ülkelerini zorlayarak kendi patronajlarında yepyeni bir sömürge düzeni kurma çabasını inatla sürdürürlerken, artık yolun sonuna gelindiğini görmekten kaçınırlarken, Putin’in askerlerinin tarihi Türk yurdu Kırım’a girişiyle beraber küresel imparatorluk hayallerinden uyanmak zorunda kalmışlardır. Rus orduları bir Türk yurdu olan Kırım’ı büyük bir saldırı ile işgal ederlerken, İsrail’in kumandasındaki Arap terör örgütü de, gene tarihi bir Türk yurdu olan Musul’u işgal ederek bu kentte yüzlerce yıldır yaşamakta olan Türk topluluklarını yazın ortasında susuz Irak çöllerine sürmekten geri kalmamışlardır. Tam anlamıyla insanlık dışı böylesine bir haksız saldırı ve işgal olayından sonra her iki bölgede de, bölgelerin gelecekteki patronları konumunda görünen büyük ve güçlü devletler olarak Rusya ve İsrail kendi bulundukları coğrafyanın kesin bir patronluğuna soyunma girişimini bütün dünyaya ilan etmişlerdir. Asya kıtasının kuzey yarıküresinde, Pasifik Okyanusu’ndan Atlantik Okyanusu’na kadar uzanıp giden Rusya, dünyanın en geniş ülkesi olarak kendi bölgesinin patronluğunu bir kez daha Kırım işgali ile gözler önüne sererken, İsrail de sahip olduğu güçlü lobileri ile Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi olarak, Şii-Sünni çatışması, kışkırtması ile gene bölgesel bir patronluğa Büyük İsrail projesinin yeni adımları ile soyunuyordu. İki büyük dünya savaşı sonrasında merkezi coğrafyadaki Müslüman denizi içinde bir küçük Yahudi devleti olarak İsrail dünya sahnesine çıkarken, bu kadar geniş bir İslam coğrafyasında ancak bölge devletlerinin parçalanmasını gerçekleştirerek bölgenin patronluğuna soyunabileceği için, Müslüman Arap dünyası içinde mezhepleri birbirine karşı kışkırtarak ve kendisini büyütecek bir üçüncü dünya savaşı senaryosunu ancak Şii İran’ı karşısına alarak ve bu büyük devlete karşı bölgedeki Sünni güçleri örgütleyerek gerçekleştirebileceği için, IŞİD isimli terör örgütünü hem besleyerek, hem de kışkırtarak, kendisi merkezli bir yeni bölgeselleşme planını yavaş yavaş devreye sokmaya çalışıyordu. Kırım ile Musul işgallerinin birbiri ardı sıra gündeme gelmesi, kuzey ve güney bölgelerinde birbirini izleyen yeni bölgeselleşme süreçlerinin artık siyasal gündeme girdiğinin en açık göstergesi olarak dünya gündemindeki yerini alıyordu. Bütün dünyada nefretle karşılanan bu işgal hareketleri, beraberinde bölgeselleşme tartışmalarını açıkça dünya kamuoyunun önüne çıkarıyordu.

Dünya durduk yerde küreselleşme aşamasına gelmemiştir. İnsanlık tarihi incelendiğinde, yaşanan olaylar ve birbirini izleyen dönemlerin sonucunda bugünkü dünya düzeni ortaya çıkmıştır. İlk çağlardan bu yana dünya tarihi incelendiği zaman, tarih sahnesine çıkan her dönemin geçmişteki sürecin uzantısı olarak gerçekleştiği görülmektedir. İlkel dönem sonrasında yaşanan ortaçağ yılları modern çağların ortaya çıkmasına giden yolu açmış, modern çağlarda yaşanan birçok olay da beraberinde postmodern bir arayış içinde yeni bir dönem olarak küreselleşme aşamasını gündeme getirmiştir. İlkel oluşumları, ortaçağın derebeylikleri izlemiş, krallıkları imparatorluklar dönemi takip etmiş, ulus devletler ise imparatorlukların çöküşü ile gerçeklik kazanmıştır. Büyük ulus devletler arasındaki çekişmeler Birinci Dünya Savaşı’na yol açmış, İkinci Dünya Savaşı ise Atlantik güçleri ile birlikte Siyonist örgütlenmenin merkezi coğrafyaya gelmesini sağlamıştır. Dünyanın merkezi devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun çökertilmesi üzerine, orta dünyada küresel ekonominin patronları Büyük İsrail projesi doğrultusunda yeni bir bölgeselleşme planını devreye sokmuşlardır. Kurulduğu günden bu yana yarım asrı geçen bir süreçte, bir savaş devleti olarak hareket eden Siyonist devlet soğuk savaş döneminde, Sovyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti gibi laik siyasal yapılanmaları kendisini çevreleyen İslamcı potansiyele karşı büyük bir koruyucu şemsiye olarak kullanmış ve sosyalist sistemin dağılmasından sonra da, bölgede genişleyebilmenin yollarını, küreselleşme döneminin özelliklerinden yararlanarak açabilmeye çalışmıştır. Küresel emperyalizmin büyük patronlarının çoğunluğunun Yahudi asıllı olmaları ve çoğunluğunun Siyonist plan doğrultusunda hareket etmesiyle, Siyonist bölgeselleşme planı, bütün Ortadoğu ülkelerine zorla dışarıdan dayatılarak ve bu doğrultuda merkezi alan haritasını değiştirebilecek girişimler birbiri ardı sıra devreye sokularak gözler önüne serilmiştir.

resim2

Küreselleşme olgusu bütün dünya kıtalarını küresel ekonomi üzerinden bir araya getirmeyi hedefliyordu. Uluslararası ilişkiler, devletlerarası düzen ve her türlü dış ilişki ekonomi temeline dayandırılırken, küresel patronların çıkarlarının korunmasına öncelik veriliyordu. Siyonist patronların çıkarları doğrultusunda şirketlerin büyümesi hedeflenirken, bunun doğal sonucu olarak devletlerin küçültülmesi planlanıyordu. “Küçük güzeldir” sloganını kendi kontrolleri altındaki medya organları aracılığı ile bütün dünya halklarının hafızalarına zorla kazıyanlar, harita üzerindeki devletlerin küçültülmesi doğrultusunda halklara zorla dayatma yapılıyordu. Dünya kamuoyu devletlerin küçültülmesiyle uğraştırılırken, şirketlerin gizlice büyütülmelerinden hiç kimse söz etmiyordu. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel yapılanmaları, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen para babaları kendi ekonomik çıkarlarını, sanki tek doğru ekonomik reçetelermiş gibi göstererek, evrensel düzeyde bir yalancılık ve sahtekârlık senaryosunun başoyuncuları olarak öne çıkıyorlardı. Bütün amaç, ekonomi biliminin getirdiği en yüksek düzeyde kazanç durumuna kavuşmak olduğu için, böylesine bir hedefi önleyebilecek ya da karşısına dikilecek bir siyasal güç merkezi olarak devletlerin üstünlüklerinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Ekonomi daha iyi yönetilecek diye devletlerin elinden alınınca, her ülkenin ekonomisini uluslararası kuruluşlar üzerinden küresel patronlar yönlendirmeye başlamışlardır. Küreselleşme olgusu, sürekli çekişme ve çatışma halinde olan ulus devletleri devre dışı bırakmak ve bu doğrultuda dünyayı ekonomi üzerinden şirketlerin çıkarları doğrultusunda yöneterek, bir avuç tekelci patronun en üst düzeyde zenginliğinin gerçekleştirilmesini hedefliyordu. Büyük şirketler evrensel düzeyde tekeller olarak, bütün dünyanın ekonomi üzerinden yönetilmesi planında, kendilerine verilmesi planlanan ekonomik gücü kullanarak, en üst düzeyde çıkar sağlayabilme doğrultusunda var olan devletlerin hem güçlerini kıracak, hem de ekonomiyi giderek küçültülen devletlerin elinden zorla alacaktı. Bu nedenle, küresel bir dünya düzeni için ulus devletlerin bu doğrultuda yıkılması gerekiyordu.

resim3

Küreselleşmenin ne olduğu yıllar geçtikçe ortaya çıkmış ve cennet vaatlerinin arkasında dünyanın acı gerçekleri öne çıkmıştır. Dünyayı ekonomi üzerinden birleştirmeye çalışanlar, bu doğrultuda devlet düşmanlığına soyunurlarken, halk kitlelerini sivil toplumculuk senaryoları ile kendi devletlerine karşı ayaklandırmışlardır. Küresel emperyalizmi gizlemek isteyenler halk kitlelerine kendi devletlerini faşist örgütlenmeler olarak lanse etmişler, halk ayaklanmalarını kışkırtarak ve ekonomik alanda yoksulluk uçurumlarını genişleterek devlet yıkıcılığına elverişli zeminler hazırlamışlardır. Bu doğrultuda ilk operasyon olarak Sovyetler Birliğinin dağıtılması gündeme getirilmiştir. İkinci aşamada ise, Balkanların büyük devleti olan Yugoslavya federasyonunun dağıtılması sağlanmış bu doğrultuda Çek cumhuriyeti ile Slovakya devleti yollarını ayırmıştır. Ne var ki, sivil toplumculuk projeleri ile siyasal amaçlı insan hakları projelerinin, ulus devletleri dağıtmak üzere ulus devletlere yönelik yıkıcı komplolarda kullanılmasına rağmen, hiçbir ulus devlet dış baskı ve zorlamalar doğrultusunda yıkılmamıştır. Emperyalizmin etnik grupları ulusal azınlık ilan ederek ayaklanmaya ve kopmaya doğru yönlendirmesi ile ulus devletler çok zorlanmış ama gene de varlıklarını koruyarak ayakta kalmasını bilmişlerdir. Bu doğrultuda Yugoslavya’nın dağıtılmasından sonra en çok Türk devleti zorlanmış, ülkenin güneydoğu bölgesinde ayrı bir ulus devlet oluşturmak üzere bölücü bir etnik hareket terör örgütü biçiminde ortaya çıkarılarak binlerce bölge insanının ölümüne neden olmuş ama her türlü dış baskı ve zorlamaya rağmen gene de Türkiye’de ikinci bir Yugoslavya türü dağılma senaryosu gerçekleştirilememiştir. Türk devletinin bu konuda kararlı bir direniş göstermesi, Türk ulusunun her türlü kışkırtma girişimlerine karşı kararlı bir karşı tutum almasıyla, oyunlar bozulmuş ve böylece etnik grupların kışkırtılması ile ulus devletlerin parçalanamayacağı açıkça ortaya çıkmıştır.

resim4

Türkiye demokratik yoldan ya da terör senaryoları ile bölünemeyince, ulus devletlerin gelecekte de varlıklarını koruyacakları belli olmuş ve bu yüzden ulus devletleri tasfiye ederek bir yerlere gidilemeyeceği kesinlik kazanmıştır. Yalanlar ve sahtekârlıklar ile küreselleşme süreci geleceğe dönük olarak sürdürülemeyince, bu kez 11 Eylül olayları tezgâhlanmış ve böylesine komplolar ile binlerce insanın öldürülmesiyle, küresel emperyalistler kendilerini mağdur durumuna düşürerek gene emperyalist bir çizgide yollarına devam etmeye çalışmışlardır. ABD gibi dünyanın en büyük süper devleti merkezden terör ile vurulurken, bu devletin gizli servisleri kullanılmış, ABD kendisini mağdur duruma düşürerek bunun hesabını sormak görüntüsüyle, Irak ve Afganistan’a saldırılar düzenlemiş ve bu iki mazlum İslam devletini askeri güç kullanarak dağıtmaya çalışmıştır. İsrail’in güvenliği için Irak’a saldırılmış, Çin’in önünü kesmek üzere de Afganistan’da CİA tarafından örgütlenmiş göstermelik bir hedef olarak, El Kaide terör örgütü ile savaşa devam edilmiştir. Araplar ve Müslümanlar 11 Eylül saldırılarının suçlusu olarak ilan edilince, intikam alma gerekçesiyle doğu ve batı Avrasya bölgelerine saldırı kolaylaşmıştır. Irak ve Afganistan savaşları belirli zaman dilimi içerisinde bu ülkelerin komşularına doğru taşınmaya çalışılınca, bölge ülkelerinden ciddi tepkiler gelmiş ve dünya jandarmalığına soyunan Amerikan ordusu, Irak ve Afganistan dışında açık bir savaşa girişememiştir. Böylece küreselleşmenin yeni bir emperyal saldırı olarak bütün dünya devletlerini parçalama senaryosu iflas etmiştir. Küresel sermayenin anavatanı olan Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, sürekli yapılan yanlışlar yüzünden küresel emperyal saldırılara devam edemez hale gelmiş ve bu yüzden 11 Eylül olaylarına rağmen, ABD Irak ve Afganistan dışında hiçbir ülkeye yönelik bir askeri harekâta kalkışamamıştır. İsrail’in zorlamalarına rağmen İran ve Suriye’ye karşı savaş senaryolarına yönelmeyen Amerikan yönetimi, belirli bir aşamadan sonra kendisini sürekli savaş ve saldırı eylemlerine yönlendiren yeni muhafazakâr Siyonistlere ve küresel sermayeye karşı tavır koyarak, savaş devleti görünümünden çıkmaya yönelmiş ve daha sonra da gene eskisi gibi dünya düzeni koruyuculuğuna soyunmaya çalışmıştır.

resim5

Uluslararası kuruluşlar üzerinden küresel emperyalizmin bütün dünya ülkelerine zorla dayatılmasına rağmen, beklenen gelişmeler ortaya çıkamayınca küreselleşme süreci önce yavaşlamış ve daha sonra da durma noktasına gelmiştir. Küreselleşme döneminde beş büyük proje birbiri ardı sıra iflas etmiş ve uygulanamaz duruma düşürülmüşlerdir. Öncelikle ABD merkezli yeni bir dünya düzeni kurulamamıştır. İsrail’in güvenliği yüzünden Orta Doğu’ya hapsolan ABD, kıtalar üzerindeki kontrol gücünü kaybederken eskisi gibi bir süper güç olarak dünya liderliği yapamaz bir konuma gelmiştir. Küçücük İsrail yüzünden küresel hegemonya düzenini elinden kaçıran Amerikan devleti, Irak ve Afganistan’dan askerlerini çekerek emperyal iddialarını geri çekmiş ve askeri güçlerini Pasifik Okyanusu bölgesinde örgütleyerek, geleceğe dönük ekonomik rakibi olan Çin ile Pasifik bölgesinde bir çekişmenin hazırlığı içinde olmuştur. Bir başka devlete angaje olmaktan kurtulamayan Amerikan devleti, kendi üstünlüğünü koruma yolunda Pasifik bölgesinde güvenlik arayışına kalkışmış, Çin’e Pasifik bölgesini bırakmamak üzere, kendi bölgesel güvenliği doğrultusunda Pasifik bölgesi öncelikli yeni bir güvenlik doktrini uygulamaya başlamıştır. İsrail’i kendi bölgesinde koruma uğruna elden kaçırılan küresel güç konumunun yeniden tesis edilebilmesi için, öncelikle ABD’nin kendi bölgesi olan Pasifik okyanusunda yepyeni bir yapılanmaya yönelmesi kaçınılmaz olmuştur. Küresel bir sistem yeni dünya düzeni görünümünde kurulamayınca, ABD gibi bir süper güç de 11 Eylül benzeri yeni olaylar ile karşılaşmamak üzere, Atlas ve Pasifik okyanuslarındaki deniz gücünü takviye ederek, kendi bölgesindeki güvenliğini tesis etmeye çalışmıştır. Dünya haritası üzerinde yer alan ABD gibi büyük devletlerin kendi güvenlikleri açısından bölgesel yapılanmalara öncelik vermesi yüzünden, süper güç konumundaki ülke de kendi güvenliğine öncelik vererek bölgesel yapılanmaya gitmiştir.

Sadece ekonomi üzerinden küresel bir düzeninin kurulamayacağı, siyasal gerçekler ile karşı karşıya kalınınca anlaşılmıştır. Patronların çıkarı için geliştirilen küresel emperyal düzenin hiçbir zaman kurulamayacağı yaşanan olaylar sonucunda açığa çıkmıştır. Yalnızca ekonomiye dayanan bir modelin gerçekçi olmadığı siyasal ve sosyal gerçeklerin göz ardı edilmesiyle yeni bir düzenin kurulamayacağı da gene geçen zaman içerisinde kesinlik kazanmıştır. Devletlerin elinden ekonomik alanın alınmasıyla halk kitleleri korumasız bir yeni sömürge düzenine sürüklenmiş, dünya halkları bu yüzden bir sosyal patlama noktasına gelmiştir. Gelir dağılımını bozan, eşitsizliği hızla genişleten, halk kitleleri üzerinde açlık ve yoksulluk çizgisini tırmandıran siyasal yaklaşımlar ve ekonomik reçeteler ile küresel emperyalizmin ne derece gerçeklere ters düştüğü bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bir avuç azınlığı daha da zengin eden, milyonlarca insanı açlık ve sefalet çizgisine mahkûm eden küreselci politikaların uygulanamazlığı, çeyrek asırlık bir zorlama dönemi sonrasında belli olmaya başlamıştır. Küreselleşmenin yanlışları ve bu doğrultuda yapılan büyük hatalar, halk kitlelerinde ve dünya devletlerinde bu süper emperyalizm programına karşı ciddi bir karşı çıkışı gündeme getirmiş ve bu doğrultuda örgütlenen muhalefet partileri de, zaman içerisinde örgütlenerek siyasal iktidarı elde etme şansını yakalayabilmişlerdir. Batının önde gelen kapitalist merkezlerine bağlı bir biçimde politika yapan taşeron partiler bir süre sonra halk kitleleri tarafından dışlanınca, ülke gerçeklerine dayanan ulusalcı ya da sol partilerin siyasal alternatifler olarak ortaya çıktığı ve geliştirdikleri yeni ulusalcı, ya da solcu çözüm önerilerini savunarak siyasal iktidara gelme şansını elde edebildikleri görülmektedir. Çeyrek yüzyıllık uygulamalara rağmen, küreselleşmeci emperyalizmin artık yolunda gitmediği, buna karşılık ulusal çıkarlara öncelik veren yeni yaklaşımlara halk kitleleri tarafından daha fazla şans tanındığı görülünce, yavaş yavaş küreselleşme döneminin sona erdiği kesinlik kazanmıştır. Yıllarca büyük emperyal plan ve projelerin etkisi altında kalan halk kitlelerinin, küreselleşme karşıtı siyasal hareketlere ya da siyasal partilere destek olması da, böylesine bir dönemin sonuna gelindiğini herkese göstermiştir. Küreselleşmenin bitişi ile de bölgeselleşmenin önü açılmıştır.

Bölgeselleşme olgusu hem bir anlamda küreselleşmenin devamı olarak gündeme gelmiş, hem de büyük sermayenin bütün dünyaya dayattığı bir evrensel baskı düzenine tepki olarak da öne çıkmıştır. Küreselleşme döneminde birçok ulus devletin iç yapısında önemli değişiklikler ortaya çıkmış, dışa açılmayla birlikte bir çok ulusal şirket sınır ötesi ticarete başlamış, uluslar arası rekabet düzeninde milli sermayenin taşıyıcısı olan şirketler, komşu ülkelere giderek karşılıklı ticaret antlaşmalarına girişmişlerdir. Küreselleşme akımının yoğun baskıları bütün ülkelerin geleneksel yapılarını sarsmış, yabancı şirketlerin dünyanın bütün ülkelerine gitmesiyle birlikte, harita üzerinde sarsıntı geçirmeyen devlet kalmamış, elektronik devriminin getirmiş olduğu yapısal değişimin sağladığı kolaylıklar da, bu doğrultuda kullanılmaya başlanınca bütün ulus devletler dışa kapalı adacıklar konumundan hızla uzaklaşarak evrensel alanın yeni aktörleri durumuna gelmişlerdir. Uzaya yönelen teknolojik gelişmeler beraberinde uydu sistemi ile dünyanın izlenmesini ve yönlendirilmesini gündeme getirmiş ve bu gibi yeni olanaklar da küreselleşme doğrultusunda kullanılmaya başlanınca Asya ve Afrika kıtalarındaki en geri ülkeler bile dışa açılma rüzgârından kendilerini kurtaramamışlardır. Ülkelerin milli şirketleri dışa açılırken önceliği komşu ülkelere vermişler ve bu yönelimin giderek ağırlık kazanmasıyla birlikte de, komşu ülkeler arasında bir bölgesel ekonomik yapılanma arayışı kendiliğinden öne çıkmıştır. Özellikle komşu ülkelere öncelik veren ticaret anlayışı, diğer kıta ve bölgelere gitmenin getirdiği riskler nedeniyle, daha da önem kazanarak serbest ticaret ortamında ve piyasa koşullarında etkin olmaya başlamıştır. Üçüncü dünya ülkelerindeki devlet ağırlıklı ekonomik yapılardan kurtulmak kolay olmamış, uzun süre devletler kendi ülkelerinin ekonomisinin yönlendirilmesinde etkili olurken, küreselleşme akımı bu duruma son vermek üzere yola çıkmış ve geri kalmış ülkelerin yeni dünya düzeni içerisinde piyasa ekonomisi çerçevesinde yer almasının önünü açmıştır.

Uzun yıllar boyunca devletin yönettiği ekonomilerin pasifliği ortadan kaldırılırken, serbest piyasa ekonomisi olgusu her yerde halk kitlelerine empoze edilmeye çalışılmış ve bu yoldan küresel ekonominin ilk adımları dünya kıtaları üzerinde atılmaya başlanmıştır. Ne var ki, batı kapitalizminin ileri düzeydeki zengin ülkeleri, küresel dönemi kendileri açısından yeni bir emperyalizm aşaması olarak gördükleri için dünyanın her ülkesine gitmişler ve uluslar arası piyasalardaki üstünlüklerini pekiştirerek, yeni yetme üçüncü dünya şirketlerine fırsat vermemişlerdir. Küresel ekonomi dönemi çeyrek asırlık bir zaman dilimini geride bırakırken, geçmişten gelen güçlü batılı şirketler dünya piyasalarında tam anlamıyla üstünlük sağlayarak, ortalığı boş bırakmamışlar ama üçüncü dünya ülkeleri üzerinden dış piyasalara açılmaya çalışan ulusal şirketlere fazla fırsat tanımamışlardır. Büyük balığın küçük balıkları yediği küresel piyasalarda rekabet düzeninde birkaç yüz yıllık batılı dev şirketler ve tröstler, serbest piyasa ekonomisinin hem fırsatlarını, hem de nimetlerini kendi tekellerinde toplayarak pupa yelken bütün dünyayı kucaklama yolunda emin adımlar ile ilerlerlerken, serbest piyasanın özgürlüklerine kanarak dışa açılan üçüncü dünya ülkelerinin şirketleri bir süre sonra rekabet etme şansını yitirerek, ya iflas etme noktasına gelmişler ya da aynı alanda çalışan büyük şirketler tarafından satın alınarak piyasadan çekilmeye zorlanmışlardır. Böylece, batılı kapitalistlerin bütün dünyaya yaymış olduğu bir yalan propaganda daha iflas etme durumuna gelmiştir. Devletçi ekonomilere karşı ısrarlı bir biçimde savunulan serbest piyasa ekonomisinin öyle göründüğü gibi özgürlükçü olmadığı, aksine perde arkasından dünyadaki olaylara yön vermekte usta olan batılı tekellerin, istediği gibi hareket ederek harita üzerindeki bütün devletlerin hem doğal kaynaklarına el koyduklarını, hem de iç piyasaları ele geçirerek, küresel ekonominin istekleri doğrultusunda uzaktan kumandalı bir yönlendirme girişimine bütün dünya ülkelerini alet ettiklerini açıkça ortaya koymuştur.

Dışa açılma masalları ve dış ticaretin nimetleri kandırmacaları ile dünya piyasalarına yönlendirilen üçüncü dünya ülkelerinin şirketleri, bir süre sonra piyasanın vahşi kapitalist sistemine ayak uyduramadıklarını görmüşler ve bu duruma çare aramaya başladıkları aşamada birleşerek dernekler kurmuşlar ve dernek çatısı altında meydana getirdikleri ekonomik dayanışma çabaları ile serbest piyasa ekonomisi içinde yola devam edebilmenin arayışı içerisinde olmuşlar ama bir türlü istedikleri gibi bir güçlü yapılanmayı batılı kapitalist şirketlere karşı yaratamadıkları için, zamanla piyasadan çekilmek zorunda kalmışlardır. Batı ülkelerinde kapitalist sistemin gelişmesi sırasında yaşanan acımasız vahşi kapitalist çatışmaların yeni benzerleri uluslar arası piyasalarda batılı dev firmalar ile yeni yetme üçüncü dünya şirketleri arasında yaşanmaya başlanmıştır. Küreselleşme dönemi çeyrek asırlık bir zaman dilimini geride bırakırken, nelerin olamayacağı iyice ortaya çıkmış ve bu aşamadan sonra da nelerin olabileceği konusundaki arayışlar, daha gerçekçi temele dayanan bir doğrultuda sürdürülmüştür. Küresel palavraların ortaya koyduğu gibi serbest piyasa ekonomisi üzerinden bir cennet düzeni insanlığın bütünü için hiçbir zaman söz konusu olmamış, aksine geçen asırlarda batı ülkelerinde yaşanmış olan vahşi kapitalistleşme olgusunun yeni versiyonları bütün Asya ve Afrika ülkelerinde zamanla yaşanmaya başlanmıştır. Yüzme bilmeyenlerin ilk gördükleri suya dalarak boğulmalarına benzer bir doğrultuda, yeni kurulan milli şirketlerin dış pazarlara açılarak yeni dünya düzeni içerisinde yer alma arayışları, sonunda iflas ya da daha büyük firmalar tarafından satın alınarak tasfiye edilme gibi olumsuz sonuçlar ile karşılaşmıştır. Küçük ve orta boy devletlerin gücü kendi şirketlerini uluslararası piyasalarda destekleme konusunda pek de yeterli olamayınca, üçüncü dünya ülkeleri için yeni bir kaybetme senaryosu takır takır küreselleşme aşamasında yaşanmıştır. Çeyrek asırlık bir küresel ekonomi deneyimi, zenginleri daha zengin ederek, yoksulları daha yoksul yaparak, daha haksız bir düzen ve daha fazla ezilen halk yığınları ortaya çıkarmıştır.

Küreselleşme döneminde batılı zengin ülkeler ile rekabet edemeyen, girişilen serbest piyasa ekonomisi koşullarındaki yarışları kaybeden Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde finans kapitalin emrindeki uluslararası tröstlerin daha güçlenerek bir küresel faşizme yönelmeleri dikkate alınarak toptan bir yeniden değerlendirme dönemine girilmiştir. Özellikle, son yıllarda dünyanın çeşitli kıtalarındaki ülkeler bir araya gelerek yeni dönemde neler yapabileceklerini tartışmaya başlamışlar, bölgesel ya da evrensel bir dayanışma düzeni olmadan batılı emperyalist dev kuruluşlar ile baş edebilmenin mümkün olmadığı konusunda yavaş yavaş bir fikir birlikteliği sağlanmaya başlanmıştır. Küçük ülkeler bulundukları bölgelerdeki komşuları ile bir araya gelerek kendilerini koruyabilecek bir bölgesel dayanışma arayışı içerisine girerlerken, orta boy ülkeler bulundukları bölgelere hapis olup yerelleşmeye sürüklenmemek için, diğer orta boy ülkeler ile çeşitli platformlarda bir araya gelerek büyük ülkelere ve onların dev firmalarına karşı kendileri için koruma sağlayabilecek bir alternatif küreselleşmenin arayışı içine girmişlerdir. Bazı orta boy devletler kendi bölgelerinde kendilerini merkez yapabilecek ya da büyütebilecek yapılanmalara yönelmeyi kendi ulusal çıkarları açısından daha uygun bulabilmektedirler. Bu gibi girişimlerin sonucunda, evrensel alandaki batılı bir küresel kapitalistleşmeye karşı yeni bir alternatif olarak gündeme gelen bölgeselleşme girişimleri gündeme gelebilmektedir. Özellikle, batı emperyalizminin küreselleşme görünümü altında büyük bir saldırıya geçtiği Asya, Afrika ve Latin Amerika kıtalarındaki ülkeler bulundukları bölgelerde dışarıdan gelebilecek ekonomik saldırı ve baskılara karşı, bölgesel dayanışma düzeni içine girerek komşuları ile kardeşçe birlikte yaşama düzeni oluşturmaya doğru kendiliğinden bir yönelişe geçtikleri anlaşılmaktadır. Küçük ve orta boy devletlerin küresel girişimler ile ekonomilerinin ellerinden alınmasıyla, ciddi bir tehlike altına giren, var olma ve yok olma çizgisinde çırpınan bir olumsuz durumdan kurtulabilmeleri için bölgeselleşme bir kurtarıcı olarak devreye girmiştir.

resim6

Bölgeselleşme oluşumunda Latin Amerika devletlerinin diğer kıtalara oranla daha ileri bir düzeyde oldukları görülmektedir. Batı kapitalizminin küresel emperyalizme soyunması karşısında Latin Amerika ülkeleri ciddi bir dayanışma içerisine girmişler, MERCOSUR gibi bölgesel ekonomik dayanışma örgütleri oluşturarak, uluslararası finans kapitale teslim olmaktan kurtulmaya çaba göstermişlerdir. Ayrıca, bu kıtada Chavez, Lula ve Morales gibi ulusal bağımsızlıkçı siyasal önderlerin öncülüğünde, Dünya bankasına alternatif olarak, Güney’in Bankası adı altında bir üçüncü dünya ekonomik yapılanması gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, Amerikan emperyalizminin Kuzey Atlantik ittifakı olan NATO örgütünü emperyalist amaçlı kullanmasına karşı da, bir Güney Atlantik ittifakı olarak SATO isimli yeni bir güvenlik kuruluşu karşı denge olarak devreye sokulmaya çalışılmıştır. Latin Amerika ülkeleri Brezilya ve Venezüella’nın öncülüğünde ABD emperyalizminden yakasını kurtarmaya çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri de Kanada ile Meksika’yı yanına alarak NAFTA adı altında bir Kuzey Amerika birliğini oluşturmaya çalışmış ve böylece bir Latin ülkesi olan Meksika’yı yanına alarak, güney Amerika kıtasındaki Latin dünyasına karşı kullanabilmenin çabası içerisinde olmuştur. Benzeri çalışmaları Afrika Kongresi öncülüğünde Afrika Birliği örgütlenmesine giden Afrika ülkeleri de göstermiş ama böylesine bir birliğin emperyalistlere karşı kurulmasının öncüsü olan Libya lideri Kaddafi öldürülerek Afrika Birliği oluşumu önlenmek istenmiştir. Benzeri girişimleri Asya kıtasında Çin ve Rusya’nın öncülüğünde de görmek mümkün olmuştur. Çin kendi öncülüğünde bir Şangay İşbirliği örgütlenmesine giderken, Rusya da eski Sovyet ülkelerini içine almayı hedefleyen yeni bir Avrasya Birliği oluşumunu gene batı merkezli küresel emperyalizme karşı örgütlemeye kalkışmıştır. Asya, Afrika ve Latin Amerika kıtalarında batı emperyalizminin küresel saldırılarına karşı bölgeselleşmeye yönelirken, batı emperyalizminin bir uzantısı olarak öne çıkan Avrupa Birliği oluşumunun üye devletlerin emperyal politikaları yüzünden durma noktasına geldiği görülmüştür.

Dünyanın her kıtasında bölgeselleşme eğilimleri öne çıkarken, eski adı ile Ortadoğu denilen, merkezi coğrafyada böylesine bir oluşumun herhangi bir izine rastlanmamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökertilmesi sonrasında bölgeye gelen İngiltere ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında merkezde yapılanmaya yönelen ABD ve İsrail ikilisi de bu coğrafyada eskisi gibi bir Arap, Türk ya da İslam Birliği’ne, bölgeselleşme süreci doğrultusunda izin vermemektedir. İngiltere Yakın Doğu Konfederasyonu planı ile bölgeye gelirken, ABD yarım yüzyıl sonra Büyük Orta Doğu projesi ile öne çıkmış, ABD’yi Federal Rezerv üzerinden yöneten Siyonist lobiler büyük İsrail İmparatorluğu arayışını merkezi coğrafyaya dayatırken, bir anlamda kendi çıkarları için düşündükleri küresel emperyalizmin alternatifi olarak, onlar da bölgeselleşmeye kalkışmaktadırlar. Kutsal kitaplar siyasal amaçlı olarak kullanılırken, din siyasal alanda öne çıkarılarak halk kitlelerinin önü kesilmeye çalışılmaktadır. Merkezî coğrafyada var olan bölge devletlerinin bir Merkezi Devletler Birliği oluşturarak, Atlantik güçleri ile Siyonizmin bölge devletlerini ve halklarını dışlayan bir bölgeselleşme modelini ortaya koymalarına, Türkler, Araplar ve Farslar karşı çıkmakta, buna tepki olarak da bölgenin alt kimlikli gruplarını emperyalizm bölge devletlerini parçalama doğrultusunda kullanarak, bölge merkezli yapılanmada kendi modellerinin önünü açmaya çalışmaktadırlar. Küreselleşme dönemi sona ererken, dünyanın her kıtasında kendiliğinden bölgeselleşme modelleri öne çıkmaktadır. Ne var ki, merkezi coğrafyadaki ülkelerin bir Merkezi Devletler Birliği’ni Avrupa Birliği gibi oluşturarak, öne çıkmalarına, ne Atlantik emperyalizmi ne de İsrail Siyonizmi izin vermemektedir. Bu yüzden dünyanın her kıtasında bölgeselleşme yaşanırken, merkezi alanda buna eski patronlar izin vermemekte, merkezi devletlerin birleşmesiyle meydana gelebilecek bir Merkez Birliği’ni önleme doğrultusunda, etnik ve dinsel grupları kışkırtarak savaş sürecini kutsal topraklara dayatmaktadırlar. Dünyanın her kıtasındaki ülkelerin bölgeselleşme hakkı olduğu gibi, merkezi coğrafya halklarının ve devletlerinin de bölgeselleşme hakkı vardır ve bunu önlemeye yönelik savaş senaryolarına Türkiye, İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Gürcistan bir araya gelerek karşı çıkmak durumundadırlar. Küresel patronlara karşı bölgesel işbirliği öncelikle sağlanmalıdır. Her devlet bölgeselleşme sürecini kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirebilirken, böylesine bir hakkı merkezi devletlere tanımamak gibi haksız bir girişime izin verilemez. Alt kimlikli etnik gruplar da emperyalizmin bölgesel çıkar senaryolarına alet olarak, yaşadıkları ülkelerin devletlerine karşı çatışma senaryolarında kullanılmamaya bölge barışı açısından dikkat etmek zorundadırlar. Dünya kıtalarında yer alan her bölgenin ülkeleri bir araya gelerek, emperyalizme karşı ciddi bir dayanışma senaryosuna yönelirken, böylesine bir hakkı Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu ile Orta Asya bölgelerinde yer alan devletlere tanımamak düşünülemez.

Küreselleşme gibi bölgeselleşme de uluslararası bir olgudur. Haritada yer alan bütün devletler, küreselleşmenin bittiği, bunun yerini bölgeselleşmenin aldığı bir aşamada dünyaya yeniden bakarak değişen jeopolitik dengeler doğrultusunda, kendi çıkarlarını dikkate alan ve koruyan yeni bölgesel dayanışma ve birleşerek güvenlik sağlama eğilimleri içinde olacaklardır. Küçük devletlerin büyük devletleri parçalamaya hiçbir zaman hakkı yoktur. Emperyal devletlerin de şimdiye kadar sürdürdükleri sömürü düzenini, sonsuza kadar dünyanın başına bela etmeye hiçbir zaman hakları bulunmamaktadır. Avrupa devletlerinin birleşerek bir Avrupa Birliği kurma hakkı varsa, bütün dünya ülkelerinin de komşuları ile dışarıdan gelen emperyalist saldırılara karşı bir araya gelerek, kendilerini koruma ve emperyal merkezli terör ve savaş senaryolarına karşı ortak bir savunma düzeni oluşturmaya, doğal olarak hakları bulunmaktadır. Avrupa Birliği oluşumu bir siyasal gerçek ise, dünyanın orta bölgesinde yer alan devletlerin de Merkezi Devletler Birliği’ni kurarak Üçüncü Dünya Savaşı senaryolarını ve bu bölgeye dışarıdan müdahale edilmesi girişimlerini önleme hakları bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler çatısı altında oluşturulan uluslararası hukuk da, dünya barışının korunabilmesi açısından böylesine bir bölgeselleşmeyi ve bölgesel güvenlik örgütü oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Merkezi coğrafya           devletleri ancak bu yoldan doğal kaynaklarını ve iç pazarlarını dışa karşı koruyabilecek ve komşuları ile dayanışma içinde güvenlik üreterek dünya barışına katkı sağlayabilecektir. Küresel sermayenin satın aldığı medya organları ile gene küresel sermayenin finanse ettiği siyasal kadrolar ile örgütlerin de bu gerçekleri görerek kendi ülkelerinin ve halklarının ulusal çıkarları doğrultusunda emperyalizmin taşeronluğundan bir an önce kurtulmaları gerekmektedir. İnsanlığın geleceğinde artık küreselleşme eğilimleri değil ama savunmacı bölgeselleşme süreci etkili olacaktır. Artık bu aşamadan sonra, hiç kimsenin eskisi gibi küreselleşme politikalarını dünya devletlerine ve halklarına dayatmaları mümkün değildir. Bundan sonra, her ülkenin öncelikle kendi bölgesine bakarak ve komşuları ile birlikte yaşamak üzere, daha farklı bir bölgeselleşme sürecine kendi varlığını koruma doğrultusunda yönelmesi kaçınılmazdır. Finans kapitalin küreselci patronları da bu dünyanın değişen koşullarında bölgeselleşme gerçeğini kabul etmek durumundadırlar. Terör, savaş ve iç çatışmalar kışkırtma yolu ile kapitalizmin küresel imparatorluğunun kurulamayacağı artık kesinlik kazanmıştır. Küreselleşme bitmiştir ve bölgeselleşme başlamıştır. Herkes bu gerçeğe göre hareket etmek zorundadır. Aksi durumda davrananlar, finans kapitalin küresel sömürge imparatorluğunun taşeronluğu doğrultusunda hareket ederek, kendi uluslarının ve devletlerinin çıkarlarına aykırı davranan ya da karşı çıkan, bir ihanet çizgisinde olacaklardır. Bu aşamadan sonra, ortaya çıkan bölgeselleşme örnekleri gerçeklik kazandığı için hiç kimse küreselleşme eğilimleri ile bölgeselleşme olgusunu ortadan kaldıramaz.