Tartışma döndü dolaştı yine bankaların kazançlarına geldi. Elbette asıl mesele ne kazandıklarından çok, kazançlarını düşük faizle kredi olarak sunmamalarından kaynaklanıyor. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere herkesin tüm reel sektörü kast ederek faiz adreslendirmesinin yanıtı da biliniyor: İnşaat…

Oysa bankalar inşaat sektörüyle ilgili riskin farkında… Daha kötüsü 200 milyar dolar finansal sektör dışındaki reel sektörün pozisyon açığını da görüyorlar ve bu alanda kredi verecek firma da bulamıyorlar.

Geriye tek bir adres kalıyor; bu hükümetin de en başından beri destekleyerek ülkedeki insanı borç batağına batıran ekonomi anlayışı olan kredi ve kredi kartları pazarı. Yani bireyseller… E bu alana da baktığınızda 24 milyon icra dosyası, 32 milyon kredi kartı borçlusu ve yapılandırmalar sayesinde düşen batık oranı da ortadayken büyük açmaz yaşıyorlar.

Açıkçası ellerindeki paranın şişmesi de ayrı bir maliyet yaratıyor ve içinden çıkılmaz bir durum yaşıyorlar. Çünkü öte yandan da daralan bir dünya pazarı ile iç pazar gerçeği var. Yani gözü karartıp kredi vermeye kalksa, onun geri dönüp dönmeyeceği de meçhul. Tarıma kredi vermesi gerekenlerin, göz göre göre dolandırılıp batmış AVM’ye kredi verip, sonra da işlemeyen alışveriş merkezi binası sahibi olduklarını henüz kimse unutmadı.

Esasen bunun bir çözümü var. Finansal kuruluşlar tüketim kredileri vermekten vazgeçerek, proje bankacılığı geliştirilir ve kamu risk sermaye şirketi gibi her iki kesimin de elini rahatlatır. Bu yolla hem batacak kredi vermekten kurtulur; hem borcu finansmana çevirir, hem de iş yapan firmalardan çalışanlar sayesinde sağlıklı bir tüketim modeli oluşturursunuz.

Ama bu kimsenin işine dün de gelmedi, bugün de gelmiyor. Bir firmaya 10 birim kredi vermek yerine, 10 tüketiciye daha yüksek kazançla 1 birim kredi vermek bankaların da, tüketim ekonomisini esas alan hükümetin de, maaşıyla geçinemeyen vatandaşın da işine geldi. Lakin değirmenin suyu kesildi.

Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan, yüzde 2,9 büyüyen bir ülkede, bankaların kârlarının yüzde 40 artmasını eleştiriyor. Eleştirirken de şöyle bir yorum ortaya koyuyor: “Bakıyorsunuz hâlâ biz ‘faizler düşmesi lazım’ diyoruz, bankalar ise vatandaşın oraya yatırdığı paraları kendisi için adeta bir soyup soğana çevirme aracı olarak kullanıyor. Kendi parası değil, vatandaşın oraya emanet ettiği para ve o bunu kalkıyor kendisi acımasızca yüksek faizle kendisine bir rant aracı hâline çeviriyor.”

Elbette Cumhurbaşkanı bunu söyleyince, arkadan klasik olarak Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de hemen durumu yorumladı: “Bankalar safını belirlesin. Üretimin yanında mı karar versin.” Şimdi iktidara sorarlar: Önce hükümet gerçekten üretimin yanında mı, yoksa inşaat mı yapmaya çalışıyor? Hele bunun bir yanıtını versin.

Bankaların zaten kredilendirme konusunda ellerinin temiz olmadığını biliyoruz. Fakat bu ortamı onlara sağlayan da 10 yılı aşkın sıcak para ile vatandaşa sahte cennet yaratıp, dolara basıp üretimi öldürerek, Türkiye’yi ithal mal cenneti haline getiren ve ithalattan vergi alarak durumu kotaran bizzat hükümetin kendisidir. Ne zaman ki para kesildi; cayırtı koptu.

Cumhurbaşkanı’nın sözlerine dönersek büyük bir yanılgının da ortaya çıktığını, bilgisizlik ya da yanlış bilgilendirmeden kaynaklanan bir söylem geliştirildiğini görüyoruz. Ne diyor Cumhurbaşkanı? Vatandaşın oraya emanet ettiği para…

Türkiye’de en büyük sorunlardan birinin tasarruf açığı olduğunu biliyoruz. Yani öyle vatandaşın bankalara emanet ettiği ciddiye alınır bir para yok. O zaman durum çetrefilleşiyor. Bankaların birçoğunun dosya işlemlerinden kâr arttırdığı, kesinti ve masraf parasıyla kâr yazdığı uzunca bir dönemini de biliyoruz.

O zaman yüzde 40 kazancını arttırsa da kritik soru şu: Kazanan gerçekten bankalar mı? Ülkedeki bankacılığı, Türk bankacılığından yabancıların eline teslim ederek Türkiye’deki bankacılık haline dönüştüren iktidar bunu da araştırsın.

Zira 2016 yılı vergi rekortmenleri listesinde ikinci sıradan dokuzuncu sıraya kadar listeyi kapatan ve devamında da yer alan bankaların durumu ne? 2016 itibariyle Türkiye Bankalar Birliği’nin raporuna göre finansal kuruluşların dış borç stoku 157 milyar dolar.

Dikkatinizi çekerim özel şirketlerin payı 126 milyar dolar. Bugün finans kesimi dışında özel sektörün pozisyon açığı 200 milyar doları vurdu. Varın bankaları siz düşünün. Çünkü paranın daralmasıyla birlikte sendikasyon sıkıntıları yaşayan, birçoğu bulduğu sendikasyonda taze para yerine mahsuplaşmaya giden, daralan para karşısında finans bulsa da yüksek maliyet ödeyen bir kesimle karşı karşıyayız. Koyun üzerine bunun da dolar maliyetini hesaplayın.

Öyleyse faiz konusunu tartışacaksak muhatabımızı iyi belirleyelim. Birincisi faiz dolar ve enflasyon bazında artan maliyetler, kıtlaşan para ve yüksek tasarruf açığı nedeniyle düşemiyor. Yani para çok maliyetli. İkincisi kazanan gerçekten bir elin parmaklarına düşen sayısıyla Türk bankaları değil, Türkiye’deki bankacılığa kredi veren alacaklılar.

Şimdi fotoğrafa bakın. Yurtdışından bankalara sendikasyon geliyor; bankalar bunu piyasaya kredi olarak yüksek kazançlarla sunuyor; sanayi kuruluşlarının gelirlerinin yarısı finansman maliyetine gidiyor ve siz hale inşaatçılara kredi bulma derdinsiniz. Formül zaten baştan yanlış. Ve bu yanlışın nedenini, dünyada para bol iken, yaratılan başarılı ekonomi palavrasında aramak lazım. Şimdi yaşadığımız sadece bir sonuç.