Öyle sıkılmıştım ki herkesin birbirini yağladığı, yalanların gerçek diye satıldığı gündemden, İstanbul’un kollarına attım kendimi sevdiklerimle. Gündemden bir suni teneffüs çaldık adeta.

İnsan o zaman anlıyor, nasıl bir yalan makinesinde yaşadığını. Çünkü bu sahtelikten beni kurtaracak işler yaptım. Önce Sunay Akın’ın büyük emeklerle oluşturduğu Oyuncak Müzesi’nde buldum kendimi. Ama meslek hastalığı bu ya, gördüklerim yine düşüncelere saldı beni.

Zira ninelerimizin, annelerimizin göz nuru dökerek ortaya çıkarttığı dantel gibi işlenmiş bir mekânda buldum kendimi. Her bir oyuncakta emeğin büyüklüğünü, tarihin sihirli ve belki de göz ardı edilmiş yaprağını görüyorsunuz.

Önce ‘bununla ben de oynamıştım’ diyerek daldığınız duyguları bir süre sonra unutuyor ve bir tarafta İş Kumbaraları’nın ülkeye tasarrufu öğrettiği afişlerle Atatürk’e olan hayranlığınızı hatırlıyor, öte tarafta İkinci Dünya Savaşı oyuncaklarıyla o acıyı tekrar hissediyorsunuz.

Uzaya gidip gelen Türk bayrağını görüp bir ‘ah’ çekiyor, Mona Lisa’nın dünyada örneği bulunmayan nadide bebeğiyle müzeye olan hayranlığınızı pekiştiriyorsunuz. Kim bilir belki de her oyuncakta, her köşede bir çocuğun hayalleri çekiyor sizi içine.

 

Çok teşekkür ederim Sunay Akın… Herkesin bu müzeyi defaten gezmesini ve nasıl bir kirlenmişlik içinde yaşayıp, hayallerimizden koptuğumuzu hatırlamasını dilerim.

İkinci durak Barış Manço Müzesi idi. Vefat ettiği günden beri masanın üzerinde aynı şekilde duran açık ajandası, telefonu ve araba anahtarıyla duygulanıyor, adam olacak çocuklara verdiği emekleri hatırlıyor, buram buram sanat kokan bir evin merdivenlerinde dolaşıyorsunuz.

Fakat hepsinden önemlisi müzisyenliği tartışılmayacak Barış Manço efsanesinin tesadüf olmadığını görüyorsunuz. Bir Türk olarak nasıl onurlu, ama bir dünya vatandaşı olarak nasıl hümanist olmak gerektiğini ciğerlerinize çekiyorsunuz.

Bakıyorsunuz ki evin her köşesi sanat, kıyafetler, takılar, ödüller. Ama bir işte uzman ve iyi olmak adına, sadece o işi bilmenin yetmediğini ve ülkenizin çocuklarının da bu doğrultuda yetiştirilmesi gerektiğini bir kez daha anlıyorsunuz.

Çünkü bir müzisyen kadar, vefakâr bir dostu, aynı zamanda bir ressamı, tasarımcıyı, antikacıyı, televizyoncuyu, şövalyeyi, iyi bir babayı, dünya insanları tarafından sevilen biri olabilmeyi görüyorsunuz evin dört bir köşesinde.

En önemlisi ne biliyor musunuz? Hiç bilmediğiniz bir evde, kendinizi evsahibi ve o evin sahibini de size ait hissediyorsunuz.

O zaman insan kendi kendine şunu soruyor: Barış Manço gerçek bir sanatsever, büyük bir müzisyen ise, şu an magazinde yer almak için düzeysiz tartışmaların içine girenler ne?

Sonra İstanbul Boğazı’ndan seyretmek için bu canım kenti, vapura atlıyor, oradan da motor ile şehrinizi içinize çekerken, şehre bir hançer gibi saplanan binaları, deniz yolunu kullanmayı aklına bile getirmeyip, trafiğin içinde boğuşan insanlara şahit oluyorsunuz.

Peki, günün özeti ne? Biz hayallerimizi Oyuncak Müzesi’ne, sanatımızı Barış Manço Müzesi’ne saklayıp, her geçen gün yok ettiğimiz bu nadide şehirde çakma Dubai olmanın peşinde koşuyoruz.

Soru şu değil mi? Kültürü, sanatı, hayalleri olmayan, elindeki değerin kıymetini bilmeyip şehirlerini yok eden insanların yaşadığı bir ülkede, sağlıklı bir kalkınma, büyüme, eğitim, turizm ve hatta ekonomi olabilir mi? İşte ben bugün ‘sevdiceğim’ diye nitelendirmekten zevk aldığım bu şehrin siluetinde neden bu halde olduğumuzu gördüm.

Daha da önemlisi Sunay Akın’ın, Barış Manço’nun, belki de Moda’daki çay bahçesinde gagasında ekmek olan karganın ve her şeye rağmen güzelliğiyle direnen İstanbul’un hatırına, umudu gördüm. Umudu yakalamak ve neler kaybettiğimizi anlamak istiyorsanız biri Göztepe’de, diğeri Moda’da iki müze de size bekliyor. Vakit kaybetmeyin derim.