Merkez Bankası’nın banka senedi alması konusu iyice gündemdeki yerini aldı. Hükümet bu konuyla ilgili çalışma yürütüyor. Son yıllarda özellikle dış kaynak kesilmesi ile birlikte, fizibıl olmayan tüm projelerin finansmanını üstlenen ve bundan sonra da üstlenecek olan Merkez Bankası önemli bir riskin altına sokulacak.

Bunun Türkçe tercümesi şu: Bankalar çılgınlıklara kredi verecek; Merkez Bankası da bu çılgınlıkları bankaların senetlerini alarak üstlenecek. Yani daha açık bir tabirle, düne kadar özel sektörün borcu olarak nitelendirilen bu paralar resmen Türkiye’nin borcu olacak.

Buna karşı çıkmaya ya da desteklenmeye soyunanlar da, oldukları cephe üzerinden fikir yürütecekler. Daha doğrusu kendilerine sunulan fikirlerin savunucusu olmak durumunda kalacaklar.

Ben meseleye farklı bir pencereden bakmak istiyorum. Öncelikle işin hüllesini bir dışlayalım. Bu resmen karşılıksız para basmaktır. Bankacılık sistemi üzerinden sunulan kredilerin sübvanse edilmesi ya da üstlenilmesi doğru mu?

Kritik nokta, sıradan yaklaşımlar yerine, ‘neden’ sorusunun yanıtında gizli. Eğer kamunun üstleneceği bu borçlar her zaman olduğu ve niyetlenildiği gibi köprü, yol, inşaat veya havalimanı yapılmasına harcanıyorsa sıkıntı büyük.

Çünkü bunların ortak özelliği geri dönüşümü uzun vadede olacak yatırımlar. Üstelik bunları yatırım yapan bir ekonomik değer yaratıp yaratmadığı gerçeğidir. Dünyanın en mükemmel yollarını yapabilirsiniz.

Şayet üzerinde ekonomik değer yerine, yolcu taşınıyorsa sıralama hatası yaptınız demektir. Müthiş gökdelenler dikebilirsiniz. Fakat bunların alıcısı yoksa milyarlarca doları toprağa gömdünüz anlamına gelir.

Maalesef açıklamalara baktığınızda da böyle olacak gözüküyor. Bu da Türkiye ekonomisi açısından da, dış kaynak kullanıp, geri ödeme zorunluluğu olan bankacılık bakımından da, kredi bekleyen reel sektör penceresinden de zarar demektir.

Peki bu sistem tamamen yanlış mı? Şayet planlı bir ekonomik model oluşturduysanız, kısa, orta ve uzun vadede gelir hesaplamalarıyla ödenecek bir sistem yarattıysanız, yani parayı toprağa değil işe yatırıyorsanız durum değişir.

Gerçek bir gelecek vizyonu belirler, ekonomiyi planlar, bu geçiş sürecinde de, doğru firmaları fonlayabilirsiniz. Çünkü yaratılacak katma değer kendi kendine ödemekle kalmayıp, üste gelir de getirecektir.

Devlet teşvik ve hibelerin çala kalem sunulduğu, ulufe gibi dağıtılıp, sadece belirli kesimlere verildiği ortada. İşsizsizlikten ödemeler zincirinin kırılmasına kadar tüm sonuçlar bunu doğruluyor.

Planlanan projelerin getirisi olmadığı da ‘kazan kazanma ödeyeceğim’ zihniyeti nedeniyle açık. Şimdiye kadar ayakları yere basan, envanterler üzerine kurgulanmış, eğitiminden satış kanallarına yani pazar ihtiyaçlarına kadar öngörülmüş bir plan da sunulmadı.

Öyleyse geçmiş olsun. Bu borç üzerimize kalır. Üstelik 90’ları da mumla aratır.