Amerika Birleşik Devletleri, İkinci dünya savaşının mutlak galibi olarak yirminci yüzyılda dünyanın süper gücü konumuna gelmiş ve bu durumunu yüzyılın son yıllarına kadar sürdürerek, yirmi birinci yüzyıla dünyanın kendi liderliğinde girmesini sağlamıştır. N e var ki, Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir döneme geçerken, Amerikan devletinin ciddi boyutlarda sarsıntılar geçirmeye başladığı görülmüştür. Sovyet Blokuna karşı batı dünyasının önderi konumuna sahip olan ABD, iki kutuplu denge düzeninde batılı bir süper güç olarak dünya hegemonyasında başı çekerken, karşısındaki kutup dağılınca dengeler bozulduğu için bir sarsıntı döneminden geçmeye başlamıştır. Soğuk savaş döneminden küreselleşme aşamasına geçerken, ABD’nin tek kutup başı olarak daha da güçleneceği beklenirken, yirminci yüzyılın son yılları ile yirmi birinci yüzyılın ilk yılları ABD için bir şaşkınlık, sarsıntı ve gerileme dönemi olmuştur.

11 Eylül olayları ABD’nin karşı düşmanla uğraşmayı bırakarak kendi içine döndüğü bir aşamada gerçekleşmiş ve Amerikan devleti içindeki güçlerin dışarıyla uğraşmayı bir yana bırakarak, birbirleriyle uğraşmaya başladıklarını göstermiştir. İki tarafı da okyanuslarla çevrili bulunan Amerikan devletinin dışarıdan bir saldırı ile karşılaşması mümkün değil gibi görünürken, asıl saldırının içeriden ve devletin içindeki gizli örgütlerden ortaya çıktığı görülebilmiştir. Yıllarca dünya egemenliği doğrultusunda kendisine karşı çıkan devletler ve güçlerle boğuşarak gelen Amerikan devleti, sahip olduğu büyük gücü eskisi gibi dışa dönük kullanamayınca, bu kez o emperyal gücün devletin içinde patlama yaratarak yeni dönemde gene eskisi gibi etkin olabilmenin yollarını aramaya başladığını, 11 Eylül olayları ortaya koymuştur. Küresel dönemin getirdiği yeni stratejiler doğrultusunda Amerikan devleti içinde patlamalarla ortaya çıkan güç kullanımı, uydurma senaryolarla göz boyamak için kullanılmış ve bu durumun suçlusu olarak Müslüman Araplar ilan edilince, Amerikan devleti Afganistan ve Irak hattı üzerinde yer alan bütün Müslüman devletleri ve İslam dünyasını hedef alarak sıcak savaş dönemini başlatmıştır.  

İbni Haldun’un tezleri doğrultusunda aradan geçen uzun zaman dilimi içinde bazı koşulların değişmesi, devlet yönetimlerinin yozlaşmaya başlaması, toplum içinde yer alan farklılıkların bölücü bir nitelik kazanması üzerine, haksızlık ve yolsuzlukların hızla tırmanarak ülkeyi yaşanmaz bir duruma sürüklemesi ve bütün bu gelişmelere karşı devletin merkezî gücünü kaybederek, ülkede var olan kamu düzenini koruyamaması gibi olumsuz gelişmeler, devletlerin bir gerileme dönemi sonrasında çöktüğünü bilimsel olarak ortaya koymaktadır. İbni Haldun’un Endülüs devleti ile ilgili gerçekleri derleyerek ortaya koymuş olduğu çöküş teorisi, tarih içinde hemen hemen bütün büyük devletlerin yaşam süreçlerinde ortaya çıkarak tarihsel gelişmeler açısından belirleyici olmuştur. Ne var ki, Haldun’un tezi açısından büyük devletler incelendiğinde Endülüs devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Hazar İmparatorluğu gibi büyük devletlerin, yaklaşık olarak yedi yüzyıllık zaman dilimlerinde var olabildikleri anlaşılmaktadır. Eskiden kendi çağının devleti olarak süper güç konumuna gelen siyasal yapıların yedi yüzyıl etkinliklerini sürdürebildikleri görülürken, Amerika Birleşik Devletleri gibi kendi çağının devleti olan süper güçlerin bu ağırlıklı konumlarını sonraki dönemlerde bir yüzyıl bile sürdüremedikleri ortaya çıkmaktadır. Eski bir İngiliz sömürgesi olarak yola çıkmış olan ABD’nin Britanya imparatorluğunun beş asırlık hegemonyası sonrasında devreye girerken, bir anlamda Atlantik düzeninin bekçiliğini de üstlenmiştir. İngiltere’nin bir Atlantik gücü olarak başlattığı bu hegemonya düzeni birinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin eline geçmiştir.

Amerikan devletinin tarihsel süreç içerisindeki yerini belirlerken, İbni Haldun’un görüşlerinin yanı sıra Medeniyetler Teorisinin kurucusu olan Oswald  Spengler’in ortaya koymuş olduğu varsayımı da dikkate almak gerekmektedir. Spengler tarihin tekerleği biçiminde özetlenebilecek görüşlerinde her büyük devletin ya da medeniyetin önce bir noktada ortaya çıktığını, zamanla büyüyerek ve güçlenerek geniş alanlar üzerinde kendisinin merkezinde yer aldığı bir medeniyet düzeni kurduğunu ama bu aşamadan sonra değişim sürecinin yeni medeniyet merkezi olan bu ülkeyi de sarsmaya başladığını ve bu yüzden devlet düzeninin sarsılma sürecine doğru kayarak, gerileme ile yok olma aşamalarını birbiri ardı sıra izlediğini öne sürmüştür. Spengler’e göre, her devlet böylesine bir dairevi süreç yaşayarak sonunda kurulmuş olduğu noktaya geri dönerek ortadan kalktığı için, her medeniyet düzeni için bir tekerlek benzeri çizginin ortaya çıktığı söylenebilmektedir. Medeniyetler Teorisi bu açıdan medeniyet tekerleği olarak adlandırılan bir siyasal bilim kuramı haline zamanla gelmiştir. Bu teoriye göre her devlet ya da medeniyet tarihin belirli bir noktasında ortaya çıkar, büyür, gelişir, duraklar ve gerilemeye başladıktan sonra da yok olur. Roma, Bizans, Hazar, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının tarihleri incelendiği zaman, tarih biliminin medeniyet tekerleklerinin ortaya çıktığını ve zaman içinde dönerek çıkış noktasında yok olma aşamasına geldiğini, önemli bir ders olarak insanlığa aktardığı görülmektedir. İnsanlık tarihi içinde yer alan devletler ve medeniyetlerin tarihsel gelişim süreci bu açıdan medeniyet tekerleğinin dönüşü çizgisinde belirginlik kazanmıştır. Bu teori doğrultusunda dünya durdukça ve insanlık yaşadıkça medeniyet tekerleği dönmeye devam edecek ve her dönemde yeni büyük devletler ortaya çıkarak kendi medeniyet düzenlerini kuracaklardır. Bu teori doğrultusunda, bugünkü dünya düzeninde süper güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri, yirminci yüzyıla girerken bitmiş olan Britanya İmparatorluğundan görevi devralarak, yeni yüzyılın süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

Paul Kennedy isimli bir siyaset bilimcisi, yirminci asrın sonlarına doğru yayınlamış bulunduğu “Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri” adını taşıyan kitabında, büyük güç kavramı üzerinden giderek emperyal devletlerin ya da süper güç konumuna gelen yeni yapılanmaların tarihsel incelemesini, büyük güçlerin yükseliş ve çöküşleri başlığı altında incelemeye çaba göstermiştir. Paul Kennedy, kitabında Çin’den başlayarak tarih içinde Orta Doğu, Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarında ortaya çıkmış olan büyük medeniyetleri incelerken, bunların kurucusu olan büyük devletler üzerinden gitmiş ve devletler ile medeniyetler arasında çok sıkı bağlantılar bulunduğunu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Onun teorik yaklaşımı doğrultusunda bütün büyük medeniyetlerin arkasında çağının süper gücü konumunda büyük devletler bulunmaktadır. Güçlü devletlerin gelişmiş bir düzen kurmalarından sonra yeni medeniyetlerin çıkabileceği öne sürülürken, bir anlamda Spengler’in medeniyetler teorisine dönük bir bağlantı kurulmaktadır. Tarihin tekerleği dönerken dünya farklı dönemlere doğru yol almakta ve her yeni dönem insanlığın içinde bulunduğu konuma göre ayrı bir medeniyeti gündeme getirmektedir. İnsanlık bir medeniyetten ötekisine geçerken, yeryüzü haritasında da bu doğrultuda değişiklikler olmakta ve eski devlet yapılarının yerini yenisi alarak tarihin eskisinden daha farklı bir biçimde dünya haritaları gündeme getirilmektedir. Batı dünyasının yükselişi ile başlamış olan tarihin medeniyetler teorisi biçiminde incelenişi, bugünün koşullarında tarih ötesi bir bakış açısı ile de değerlendirilerek bu anlamda bir gelecek okuması yapılmaya çalışılmaktadır. Medeniyetler teorisine göre bütün büyük devletler kurulma, yükselme, duraklama, gerileme ve çöküş dönemleri yaşadıklarına göre, Amerika Birleşik Devletleri de duraklama ve gerileme dönemlerinden sonra bir çöküş aşamasına geçerek dağılacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık adı ile bilinen İngiliz hegemonyasını on dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra devralmaya başlamış, Japonya ve Osmanlı Devletinin sınırları içine girerek Asya kıtasının doğusu ve batısında yer alan iki ülkeye nüfuz ederek bu ülkeler üzerinden yirminci yüzyıl hegemonya planlarını devreye sokmuştur. Kırım savaşı ortaya çıkarılarak Osmanlı devletinin içine girilmiştir. Japon Krallığı ise içeriden ele geçirildikten sonra, Japonlar Rusların üzerine sürülmüş ve 1905 yılına gelindiğinde Rus Çarlığı içeriden çökertilmiştir. Böylece Kırım savaşı ile Osmanlı devleti ile kapıştırılan Rus İmparatorluğu, daha sonraki aşamada da arkadan Japon saldırısına uğratılarak ortadan kaldırılmıştır. Rusya’nın çökertilmesi planında Avrupalı emperyalistleri geride bırakan ABD yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçlerin yapamadığını yaparak, dünyanın anakarasını kuzeyden işgal eden Rus hegemonyasına son vermiştir. Japonya ve Osmanlı devletlerinin içine okullar ve dini cemaatler aracılığı ile giren Amerikan emperyalizmi aynı oyunu Rusya’da da tekrarlayarak, Çarlık sonrası farklı bir Rusya yaratmanın planlarını uygulama alanına getirmiştir. Böylece Rusya gibi geri kalmış bir büyük ülkede sosyalist devrime giden yol açılmıştır. Sovyet devrimi iyi incelendiği zaman, Rusların eseri olmadığı ama ABD merkezlerinden gelen desteklerle oluşturulan Bolşevik hareketinin bir ürünü olarak gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Çarlık rejimini Japonları destekleyerek arkadan çökertilmesini sağlayan ABD, Kırım savaşı sırasındaki merkezi coğrafya örgütlenmesini de iyi kullanarak, Avrupa kıtasını dünyanın yönetiminden uzak tutacak bir karşı blok yapılanmasını, Bolşevik hareketi üzerinden sağlayarak yirminci yüzyılda kendisinin egemen olacağı yeni bir dünya düzeninin önünü açmıştır. Birinci dünya savaşı sırasında İngiltere ve Fransa açıktan bütün cephelerde savaşırken, ABD Rusya’nın içlerine girerek, kendisini kapitalist blokun patronu yapacak biçimde bir karşı kutbu sosyalist ideolojiyi kullanarak ve Troçki’ye New York borsası üzerinden büyük miktarlarda para aktararak, bu yoldan kendi kurduğu kızıl orduyu yönlendirerek, bir ideolojik devrimi Rusya üzerinden dünyanın doğu yakasında oluşturuyordu.

“Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri” isimli kitabında Paul Kennedy eski çağ uygarlıkları ile yeni dönemin büyük devletlerinin hem incelemesini hem de karşılaştırmasını yaparken, büyük devletleri ortaya çıkaran tarihsel kesişme noktasının çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte başlayan yeni düzen ve onun uzantısı olarak belirginlik kazanan süreçler insanlık tarihinin yazımında önemli yansımalar yaratmıştır. Batının Hıristiyan dünya olarak ele alınmasıyla birlikte İslam dünyasının biçimlenişi , merkezi alanda yer alan büyük devletler ile birlikte Rusya ve Japonya gibi kenar bölgelerde kalmış olan devletlerin yaratmış oldukları siyasal birikim de dünya tarihinin biçimlenişinde etkili olmuştur. Batının tarihi Avrupa kıtası merkezli olarak ele alındığı zaman, on beşinci yüzyıl sonrasında Avrupa’nın büyük devletlerinin denizlere açılarak bütün dünya ülkelerine ayak basmaları sağlanmış ve bu aşamadan sonra da, kara kıtalarının bütün bölgeleri Avrupa’nın emperyal devletlerinin merkezlerine bağlanarak, büyük bir küresel yayılma planı kara parçalarının bulunduğu her yerde gerçekleştirilmiştir. Mal ve maden ticareti doğrultusunda gelişen savaşlar, beraberinde mali birikimleri ortaya çıkarmış ve bundan sonra da oluşan zengin hazineler, Avrupa devletleri arasındaki çekişmeler ile birlikte ulus devletleri yaratınca büyük güçlerin hegemonya düzeni kurma doğrultusundaki girişimlerinden beklenen sonuçlar alınamamıştır. Sömürgeciliğin getirdiği zenginlikler sanayileşmeye giden yolları açınca, en büyük sanayi devrimini yapan batılı ülkeler yeni zengin ülkeler olarak kendi hegemonya düzenlerini kurmuşlardır. İngiltere sanayi devrimini ilk yapan ülke olarak batı kapitalizminin başını çekerken Fransa onu izlemiş ve arkadan da İspanya, Hollanda ve İtalya gibi Avrupa devletleri gelerek batı blokunun kapitalist hegemonya düzeni kurma süreci içinde yerlerini almışlardır.

            On beşinci yüzyılda denizlere açılan Avrupa kapitalizmi bu doğrultuda oluşturduğu hegemonya düzenini yirminci yüz yılın başlarına kadar getirebilmiştir. Ne var ki, kapitalist gelişmenin çok hızlı olması ve bunun sonucunda da batı ülkelerinin kasalarında önemli miktarda döviz ve sermaye birikmesi yüzünden, artan rekabet beraberinde hırs ve büyük hegemonya planlarını getirince Birinci dünya savaşı bu kavganın doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin başını çektiği Avrupa sömürge imparatorlukları yeni gelinen aşamada cihan savaşına elverişli bir ortam yaratmıştır. Dünya savaşı sırasında ABD cephe savaşlarına girmemiş, her yerde İngiltere’yi destekleyerek, gelecekte onun sırtından batının patronluğunu alma girişimlerini hızlandırmıştır. Dışarıda ABD Büyük Britanya İmparatorluğunun arkasına saklanırken, Avrupa ülkelerini tümüyle devre dışı bırakacak biçimde Rusya’nın içinde Bolşevik hareketini örgütleyerek, Sovyet devriminin ön hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. İşçi sınıfının bulunmadığı bir ülkede sosyalist devrim yapmak gibi antika bir işi, Amerikan donanması kızıl orduyu örgütleyerek başarıyordu. Sovyetler Birliğini kurmuş olan Kızıl ordu New York borsasının sermaye desteği ile Troçki tarafından örgütleniyor, Lenin ise Masonik bir örgütlenme ile İsviçre’nin Cenevre kentinden özel tren ile Moskova’ya gönderiliyordu. Sovyet devletinin kuruluş hazırlıkları savaş yıllarında tamamlandıktan sonra, savaşın ertesinde Amerikan donanması Kızıl ordunun düzenlemiş olduğu bir tören ile Vladivostok’tan resmi bir tören ile uğurlanıyordu ama bu durum dünya kamuoyundan çok dikkatli bir şekilde gizleniyordu. Her sene elli yıl sonra yayınlanan İngiliz belgeleri incelendiğinde, bu durum açığa çıkıyor ve dünya kamuoyunda tartışma konusu haline geliyordu. Kapitalizmin temsilcisi olan ABD, böylece küresel hegemonyayı İngiltere’nin elinden alırken, eski Avrupa ülkelerini devre dışı bırakacak bir emperyal hegemonya düzeni oluşturmak üzere, karşı kutup olarak kullanılacak bir sosyalist düzeni de gene kendi planları doğrultusunda kuruyordu.

Sovyetler Birliği’ni komünizm ideolojisi üzerinden karşı kutup olarak gizlice oluşturmayı başaran Amerikan emperyalizmi, önce kendi ülkesinde Mc Carty isimli bir senatörü kullanarak Mc Cartycilik adı altında herkesi komünistlikle suçluyor ve böylece bir gergin ortam yaratarak siyasal hegemonyasını daha da artırabilmenin arayışları içine giriyordu. Amerika’dan esen komünizm suçlamaları bir rüzgar olarak Avrupa kıyılarına gelince, bu kez ABD batı ülkelerini Sovyet tehdidine karşı kendi kontrolü altına alacak bir yeni yapılanmayı, NATO şemsiyesi altında gerçekleştirme yoluna gidiyordu. NATO’yu görünüşte Sovyetler Birliğine ve komünizm tehdidine karşı kurduğunu söyleyen Amerikan devleti, bu askeri örgüte bağlı oluşturduğu gizi kadrolar ile batılı ülkeleri ve diğer dünya devletlerini baskı ve kontrolü altına alıyordu. İngiltere bile ABD’nin bu kadar ağır bir baskı düzeni kurmasından rahatsız oluyor ve diğer Avrupa ülkeleri ile zaman zaman ortak eylem planları oluşturarak, ABD’yi sınırlamanın yollarını arıyordu. Türkiye gibi NATO şemsiyesi altına sürüklenmiş olan devletler ise, Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda gerektiğinde terör ya da askeri darbe senaryolarına sahne oluyordu. Türk devleti bu gibi emperyalist senaryolar yüzünden çok zor durumlarda kalırken, ABD istediği her türlü siyasal senaryo ya da komploları, gene NATO örgütünü kullanarak yapıyordu. Soğuk savaş sırasında baskı düzeni yüzünden pek bilinmeyen bu gibi durumlar soğuk savaşın bitmesi üzerine ortaya çıkıyor ve yirminci yüzyılın nasıl bir Amerikan hegemonyası doğrultusunda hukuk dışı olaylara ve gelişmelere sahne olduğu iyice anlaşılıyordu. Kendisinden önce Britanya İmparatorluğunun hazırlamış olduğu batı hegemonyası düzenine, ABD’nin nasıl el koyduğu görülünce, başta batılı müttefik ülkeler olmak üzere, birçok batı ülkesi ya da dünya devletinin Amerika Birleşik Devletlerine karşı bir tutum içine doğru girdiği kesinlik kazanmıştır. Kendi ortaklarına bile gerçekleri söylemeyen, kendi özel çıkarları için ortaklarını ateşe atmaktan çekinmeyen ABD, emperyalizmin süper gücü haline gelerek baskıcı hegemonya düzeni kuruyordu.

            Sovyetler Birliği varken, komünizmi öcü olarak gösteren ABD bu doğrultuda bir Mc Cartycilik olgusunu örgütleyerek, soğuk savaş döneminde dünyaya egemen olabilmiştir. Ne var ki, soğuk savaş sonrasında bütün Avrupa ülkeleri teker teker Gladio dosyalarını açarak NATO’ya karşı mesafeli bir yol izlemeye başlamıştır. Sovyet devrimi gibi bir komplo ile dünyanın doğu bölgesini Avrupalı emperyal devletlerin elinden alan ABD, Sovyet tehdidini büyüterek bütün dünya devletlerinin içine girmiş ve bu gibi gizli örgütlenmeler yolundan kendi hegemonya düzenini yeryüzünün beş kıtası üzerinde yaygınlaştırmıştır. İki büyük cihan savaşı yaşayan dünya ulusları, Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir barış ortamı gerçekleştirebilmenin çabalarını gösterirken, ABD eski örgütlenmeleri üzerinden dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu. Bütün dünya ülkelerinden sağlanan beyin göçü oluşumları ile yeterli kadroları devşiren Amerikan devleti, bildiği yolda devam ederek bütün dünyayı Sam amcanın çiftliğine dönüştürmeye öncelik veriyordu. Bu gibi olumsuz girişimleri yüzünden müttefikleri ile arası açılan Amerikan devleti, bazı olumsuz gelişmeleri değerlendirerek daha yumuşak ve medeni yolları siyaset sahnesinde deneyeceğine, gene eskisi gibi bildiği sert yollardan gitmeye ısrar etmesi yüzünden, hem devletlerarası yeni sorunların doğmasına hem de belirli bölgelerde sıcak çatışmaların çıkmasına neden oluyordu. Küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte, soğuk savaştan kalma bazı siyasal gerçekler ortaya çıkınca, ABD’ye olan güven iyice sarsılmış ve bu yüzden de ABD merkezli bir küresel yeni dünya düzeni, çok büyük zorlamalara rağmen bir türlü kurulamamıştır. Soğuk savaşın korku ve baskı dönemleri geride kalınca insanlar ABD emperyalizmini daha dengeli bir biçimde değerlendirerek karşı çıkmışlardır.