“Cebimdeki Sakızlar”

16 Ağustos akşamüstü Türk Barış Kuvvetleri’ne ait kariyerler Mağusa kale içine ulaşınca büyük bir bayram içinde mücahitler ile Türk askerleri birbirlerine kavuşmuş ve savaş bizim için bitmişti artık.

Üstümüz toz toprak içindeydi. Uykusuz gecelerin yorgunluğuna güneşin kavuruculuğu, savaşın sıcaklığı ve etrafımızda uçuşan mermiler de eklenince hepimiz neredeyse tükenmiştik. Günlerce uyumamış, bize Rumlar nereden saldırabilir ve biz de kendimizi nasıl savunabiliriz diye hesaplar yapmış, Türk uçaklarına koordinatlar vermiş, rahmetlik ağabeyimle birlikte havan atmıştık.
Türk askerlerini kale içinde görünce, duyduğum güvenden dolayı 26 gün boyunca hiç hissetmediğim yorgunluk aniden üstüme çöktü
.

Ne kadar bitkin ve yorgun olduğumu o vakit anladım.

Bir gün evvel su bulamadığım için sakal traşımı Bubbleup (gazoz) ile olmuştum. Yüzüm yapış yapıştı. Havanın ne kadar sıcak olduğunu aniden hissetmeye başladım. Ayaklarım beni artık çekmiyordu. İçinde 26 sıcak gün geçirdiğim mevziimden sadece iki yüz metre uzakta olan evime gidebilmek ve evimizde kalan aile fertlerim, akrabalarım ve 1 yaşındaki oğlumla hasret gidermek için komutanımızdan izin istedim.

Ertesi gün bana çok önemli bir görev vereceğini belirterek sabah saat 07.00’da karargâhta olmam kaydı ile bana izin verdi.

Koşarak eve gittim.

Bulabildiğim su ile hemen yıkandım. Çoraplarım neredeyse kendi başlarına dimdik durabilecek kadar kirliydi. Elbiselerim de öyle. (Onları hala saklıyorum).

Evde ekmekten başka yiyecek bir şey olmadığından birkaç sokum ekmek geveledikten sonra hemen yattım. 26 gündür ilk defa yatak yüzü gören vücudum adeta su koydu ve hemen göçtüm.

Derin ve deliksiz bir uykudan sonra sabah karargâha gittim. Kemal Sancaktarımız bana güveneceğim bir manga oluşturmamı, savaş düzeninde silahlanmamızı ve bir araç bularak derhal Karpaz’a giderek Rum köylerine teslim deklarasyonunu bildirmemizi emretti.

Türk Barış kuvvetleri bizim arkamızdan hareket edecekti ve kendi güvenliklerini sağlayarak Karpaz’ın en uç noktasına kadar gideceklerdi. Herhangi bir olay olursa veya saldırıya uğrarsak, çatışmayı mümkün mertebe uzatmamızı ve sağlam bir şekilde mevzilenerek Türk askerlerinin gelmesini beklememizi söyledi.
Otuz dakikalık bir ön hazırlıktan sonra yola çıktık.

Aracımızın gabosuna (motor kapağı) kocaman bir Türk bayrağı bağladık. Bir gün evvel kaleye ulaşmak isteyen Mehmetçiklerle 15-20 dakikalık bir çatışmamız olmuştu. Biz onları, Mehmetçik elbisesi giymiş düşman zannetmiştik, onlar da bizi Mücahit elbisesi giymiş Rum zannetmişlerdi ve çatışmıştık. Bir daha olmasın diye gaboya bayrak bağlayarak tedbirimizi almıştık.

Yanımızda yeteri kadar peksimet, 500 mermi, Sten ve Kırıkkale yapısı Thomson otomatik tüfekler ve bir tane de Bren vardı. Benim belimde sadece Kırıkkale yapısı tabancam asılı idi.

Programımızda, teslim deklarasyonu yapacağımız ilk Rum köyü, dağın kuzey tarafındaki Davlos (Kaplıca) köyü idi. Her ne kadar elimizde askeri harita vardıysa da, biz en tehlikesiz yolu kafamızdan ve aramızda tartışarak belirledik.

Önce Boğaz’a, sonra Monarga’ya (Boğaztepe) oradan Ayilya (Ayios İlios, Yarköy) ve Yerani (Turnalar) üzerinden Kantara’ya çıktık.

Çocukken Kantara’da birçok gündüzüm ve gecelerim geçmişti.

Ama bu gün Kantara çok farklıydı.

Hiç görmediğim kadar güzel, yemyeşil, cıvıl cıvıl ve adeta doğal bir klima ile soğutulmuş gibi serindi. Nasıl olur da bu güzelliğin farkına bunca yıldır varamamıştım, hayret!

Beyaz Mersedes’li İngiliz’in iki katlı evinden aşağı ve sola bükerek dağın kuzey tarafına geçtik ve Davlos’a (Kaplıca) geldik.

Ne ile karşılaşacağımızı hiç bilmiyorduk. Hepimizin kalbi heyecandan atıyordu.

Köye 500 m. kala aramızda tartıştık ve yola sağlı sollu bölünerek dağınık avcı düzeninde, tek sıra ve onar metre ara ile ilerlemeyi kararlaştırdık.

Ben, teslim deklarasyonunu ileteceğim için şoför ile birlikte arabada kaldım. Köyün girişinden itibaren mücahit arkadaşlarım araçtan indiler. Yolun sağında ve solunda, vücutlarını mümkün mertebe en az şekilde gösterecek tarzda, tek sıra, çapraz halde ve tutuşta dizildiler…

İlerlemeğe başladık. Hepsinin elleri, benim içinde olduğum araca ve birbirlerine, gerektiğinde silahlı destek vermek için tetikteydi. Bu şekilde köyün içine girdik.

Yaz olmasına rağmen evlerin kapıları ve pencereleri sıkı sıkıya kapalı idi. Köyde olağan dışı bir sessizlik vardı. Her taraf tuzak ve pusu kokuyordu.

En azından biz öyle kokluyorduk.

Köyün ortalarına doğru, ana yolun üzerinde ve sağ tarafta, dört beş basamakla çıkılan ve muhtarın ofisi olduğunu varsaydığımız tek katlı bir evin önüne geldik ve durduk.

Etrafta hiç kimse yoktu. Köylerin kaçınılmaz simgeleri ve fertleri olan tavuklar ve köpekler bile ortalıkta yoktu.

Yapayalnızdık.

Aniden on beş metre ilerimizde ve sol tarafta bulunan iki katlı evden küçük bir Rum çocuğu fırladı ve bana doğru bağırarak koşmaya başladı. Hiç durmadan “Bello Turko, bello Turko” , “Deli Türk, deli Türk” diye bağırıyordu. Önüme kadar bağırmasını sürdürerek geldi ve durdu.

Ben de gülümseyerek “Yadi!, ego den ine bello” , “Niçin!, Ben deli değilim.” diyerek kendisini muhatap alırcasına yanıtladım ve uzanarak onu kucağıma aldım.

Şaşkınlığından hiç karşı koyamadı.

Rum köylerine gittiğim vakit çocuklarla iletişim kurabilmek ve havayı yumuşatmak amacı ile eşimin eczanesinden yanıma üç beş tane sakız almıştım. Şu dört tane beyaz sakız drajesinin bir arada, selofan kâğıda sarılı halde satıldığı sakızlardan. Zaten Mağusa sur içinde 26 günlük muhasaradan sonra çocukların kalbini çalacak bundan başka herhangi bir şey bulmamın olasılığı da yoktu.

Benim arkamda, indiğim araç olduğundan ve arkaya da bakmadığımdan, beni takip eden mücahit arkadaşlarımın ne yaptıklarını görmüyordum.

Zaten görmeme de gerek yoktu. Hep beraber 26 gün geçirmiştik. Birbirimiz için seve seve hayatımızı feda etmeye hazırdık ve mücahit yemini etmiştik.

Sonradan öğrendiğime göre arkamdaki mücahit arkadaşlarımın hepsi de, hemen namlularına mermilerini sürmüşler, mevzilerini almışlar ve tam bir çatışma pozisyonuna girerek benim ne tepki veya emir vereceğimi bekliyorlarmış.

Elimi sakız almak için tabancamın da asılı durduğu sağ taraftaki cebime doğru hareket ettirince, aynı evden 28-30 yaşlarında, kahverenginin hâkim olduğu çakır gözlü bir bayan haykırarak fırladı ve bir koşuda yanıma gelerek önümde diz çöktü. Sol eli ile sağ elini kenetleyerek yumru halde kalbinin üzerine bastırdı ve yalvaran gözlerle bana bakmaya başladı.

Ben ne oluyor diye dona kaldım. Gözleri nemli idi ve titreyen dudakları ile benimle konuşmak istedi ama ağzından bir tek kelime çıkmadı, çıkamadı.

Zaten konuşmasına da gerek yoktu. İçinde kopan fırtınayı hissediyordum.    Duyduğu korkuyu çok iyi algılıyordum.

Gözlerinin konuştuğu dilin Rumca, İngilizce veya Türkçe olmasına gerek yoktu.

Bana, kahverengili çakır gözleri ile çocuğunu bağışlamamı söylüyordu. Sessizce Allah’a içinden dualar ediyordu.

Benim de bir yaşında bir oğlum vardı ve o Rum kadının hissettiklerini, o an yaşadığı fırtınayı, içindeki sevgi yumağını ben çok iyi, hem de çok çok iyi anlıyordum.

Elimi cebime soktum ve bulduğum bir sakızı kucağımdaki küçük Rum çocuğuna verdim ve onu annesine uzattım.

Anne, hemen ayağa fırladı ve çocuğunu bir şahin gibi elimden kaparak, o dünyalar güzeli yavrusuna doyasıya sarıldı ve onu bağrına bastı. Sonra eli ile istavroz (haç) çıkararak Allah’ına şükretti ve onu bir daha hiç bırakmamacasına kucakladı ve kokladı.

Çocuğuna uzun uzun sanki saatler boyu sarıldı. Sonra hiç arkasına bakmadan, çocuğu kucağında, acele ile evine doğru yürümeye başladı. Evine girmeden evvel yan dönerek bana baktı ve gözleri ile bana uzaktan teşekkür etti.

Ben hâlâ, kucağındaki çocuğuna sıkıca sarılmış, kaçarcasına evine giden annenin arkasından baka kalmışken, sağ taraftaki yoldan köyün Papazı çıka geldi.    Arkasında köyün muhtarı vardı.

Papaz yaşlı bir ihtiyardı. Beyaz sakalları, siyaha çalan lacivert renkte bir cüppesi, boynunda bir zincirin ucunda ileri atılmış göbeğine kadar inen haçı ve belinde alışılmışın dışında basitlikte bir kemeri vardı. Galiba kemeri eğirilmiş ipten yapılmıştı.

Gülümseyerek bize “Galohorisede”, “Hoş geldiniz” dedi ve elini uzattı. Hem Papazla hem de Muhtarla tokalaştık. Artık fırtına bitmişti. Biz fırtına yaratmamıştık ama galiba öyle algılanmıştı.

Sonra odaya geçtik. Karşılıklı Üçbeş (555) sigarası yaktık ve konuşmaya başladık. Aradan bir hafta geçmeden Davlos’a bir kere daha yolum düştü ama o, çocuğu uğruna ölümü göze alan Davlos’lu Rum anneyi ve onun dünyalar güzeli yavrusunu bir daha hiç görmedim. O çocuk kız mıydı, erkek miydi hiç hatırlamıyorum.

Zaten olayın başlaması ile bitmesi de iki üç dakika ya sürmüş ya sürmemişti. Keşke onları bir daha görebilseydim. Keşke yıllar sonra onlarla tanışabilseydim ve onlara o an ne yaşadıklarını ve ne hissettiklerini sorabilseydim…

Ata ATUN
Künye No. 4550
1970 – 1972 Mücahitlik dönemi
Mağusa Sancağı, 1. Bölük, Takım Komutanı