ULUSAL EGEMENLİK

Işıkhan KAYA

Ulustan Önce Ne Vardı?

Osmanlılar için 1918 dehşet verici bir yıldı. Yüzyıllarca süren âleme şan ve nizam veren ebedî müddet devlet oldukları hayali, yerini düşman ayağı altına serilen payitaht gerçekliğine bırakmıştı. Fatih’in sabır, inat, zeka, taktik ve teknikle fethettiği İstanbul, pek çok Balkan kasabasıyla aynı kaderi paylaşmış, kuşatma görmeden düşmana teslim edilmişti. Bu elem verici tablo emperyalizmin soğuk ve acı verici yüzüydü.

Savaşın kaybedilmesinden sonra yaşanan bunalım kimse tarafından giderilemiyor, uzun zamandır galibiyet yüzü görmemiş ve kazansa dahi her cephede mağlup sayılmış Türklerin artık kendine gelmesi mümkün görülmüyordu. Yeryüzünden Türk adı silinme noktasına gelmişken, ümit bağlanan padişahlık makamı derin bir sessizlik içindeydi.

Padişahlık makamı Osmanlı Devleti’nin ve tebaasının başıydı. Mutlak egemenlik ve yüce irade sahibiydi, asla yanılmazdı, sözü emirdi. Gerçi Kanun-i Esasi 1909-1915 yıllarında reform edilince yetkileri sınırlandırılmıştı ama hala devletin sahibi ve iktidarın kaynağıydı. Ulustan önce Osmanlı’da dini gruplara göre ayrılmış tebaa vardı; bu gruplara millet deniliyordu. Müslüman Milleti yani millet-i hâkime: Ümmet’ti. Ümmetin başı halife, halife ise padişahtı. Fakat bununla da sınırlı kalmıyor, millet-i mahkûme denilen gayrimüslimler Ortodoks, Katolik, Monofizist ve Musevi milletleri olarak önce patrik ya da hahambaşına ardından devletin başı olan Padişaha bağlı sayılıyordu.

Osmanlı emperyalist değilse dahi emperyal bir devletti, yani bir imparatorluktu. Böyle bir devlette çok renkli bir uyruk yapısı elbette oldukça normaldi. Sorun devletin milletinde değil; devletin anlayışındaydı. Osmanlı tek kuruş vergi alamadığı geniş coğrafyaya servet döküyor, karşılığını ise ayrılıkçı, isyancı grupların palazlanmasıyla alıyordu. İmparatorluğun sözüm ona asli unsuru olan Türklerse “Bizim devletimiz var.” diyebilmek güveninden başka bir şeye sahip değildi. Üretmeyen, gelişmeyen ve ilerlemeyen tüm toplumların başına geleceği gibi Osmanlıların da başına o felaket geldi; gözlerini açtılar ve artık “Bizim.” diyebilecekleri bir devlet de kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Kasım 1918’de İstanbul’a gitmek için Adana’dan yola çıktı. Askerlerine “Artık ne yapacaksınız?” diye sorduğunda herkes biten Büyük Savaş’ın ardından geçim derdine düşmüştü. “Paşam siz ne yapacaksınız?” dediler. O “Türk Milleti’nin sesini bir şekilde duyuracağına inanıyorum” dedi ve Kurtuluş Savaşı’nı kendi içinde o gün başlattı. O yüzden 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa Garı’na gelip İtilaf zırhlılarını görünce, büyük bir kararlılıkla “Geldikleri gibi giderler!” demişti.

Anadolu…

Falih Rıfkı Batış Yılları isimli eserinde “Eskiden millet deyince Rumeli Türklüğünü anlardık. Millet sınırı belki Bursa ve Eskişehir’e doğru biraz uzardı. Anadolu bize bir “bütün” duygusunu vermezdi.” der. Anadolu, yüzyıllarca imparatorluğun asker ve vergi kaynağı olmuştu. Sultanın soyuna rakip çıkmasın diye soylu yetişmesine izin verilmedi. Devlete isyan olmasın diye insanlar Anadolu topraklarından koparılıp Balkanlara sürgün edildi. Anadolu bitaptı, Osmanlı diğer emperyal devletler gibi fethettiği ülkelerin zenginliğini ana unsur addedilen Türklerle paylaşmıyor sadece İstanbul’a ve zorla elde edilen yerleri parayla elde tutmaya harcıyordu.

Türk Ordusu yorgundu, dahası Türk Milleti umutsuzdu. Büyük Savaş 1914’te başlamıştı ama Osmanlı askeri, savaştan önceki 10 yılda hiç barış dolu bir sene yaşamamıştı. 1904-1908 Makedonya İsyanı, 1909-1910 Dürzi İsyanı, 1910 Arnavutluk İsyanı, 1911-1912 Trablusgarp, 1912-1913 Balkan Savaşları ve nihayet 1915 1. Dünya Savaşı… Osmanlı’nın artık kolunu kaldıracak hali, halkınsa canından başka vergisi kalmamıştı. “Aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmişti…” Bu yorgun orduyu ve yoksul halkı ayaklandıracak ve onları zafere inandıracak lider 1919 Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktı.

Osmanlı’nın denge, zor ve ikna politikaları işe yaramamış, İmparatorluk isyanlarla ve işgallerle adeta erimişti. Osmanlı eridikçe Anadolu daha da köhneleşmiş, yoksullaşmıştı. 1919’da Anadolu artık memelerinden süt yerine kan damlayan bir inek gibiydi. Üstelik bu zavallı hayvanın boğazında da onu bölüşmek isteyen kasapların hançeri vardı. Ne yazık ki yüzyıllarını Balkanlara harcayan Osmanlı, kala kala hep ihmal ettiği bir avuç Anadolu toprağına muhtaç kalmıştı. Artık vatan, bu sürgün diyarı olarak görülen bozkırdı.

Meclise Giden Yol

Mustafa Kemal, İstanbul’da bunalıyordu. İttihatçılardan boşalan makamlarda memleket istikbali için elinden bir şeyler geleceğine inanıyordu. Bugün adına ”kurtuluş çareleri arıyordu” deyiverip geçtiğimiz koca sekiz ay boyunca, tevkif edilmesine hatta idamına neden olabilecek ihtimalleri de göz önüne aldı. Anadolu kaynıyordu. İşgali kabullenmeyen Anadolu halkı ayaklanıp direniş gösteriyordu. Eski İttihat Locaları artık reddi ilhak cemiyetlerince dolduruluyordu. Azınlıklar her yerde hakları olmayanı istiyor, milletin namusuna el uzatıyorlardı. Bu şartlar altında birçok Türk Subayı padişahın “ordunu dağıt ve geri dön” çağrısına uymayıp adeta asi durumuna düşmüştü. Halk İstanbul İdaresi’nden umudunu kesmişti. 15 Mayıs’ta İzmir’in Yunan Ordusu tarafından işgaline ses çıkarılmaması İstanbul’da yapılacak bir şey kalmadığını gösteriyordu.

İnanmalı diyordu Mustafa Kemal, inanıyordu da; inandığı şeylerin biri dışındakilerin hepsinin boş çıktığını görmüştü oysa. Halkına inanmakta haklı çıkmıştı Mustafa Kemal, Mehmetçiğin gönlüne zafer imanı yerleştiyse onun düşmanın üzerine yıldırım gibi koşarak hücum ettiğini; mermisiz kaldığında etiyle çok kez çeliği parçaladığını görmüştü. Artık denenmedik yol bırakılmayan İstanbul’dan, Anadolu’ya gitmek durumundaydı. Mayıs 1919’da yapılan Sultanahmet Mitingleri Türk aydınının seslenişiydi, İstanbul’daki saltanat sessizliğe karşı halkın ilk kez kendi adına konuşma biçimiydi.

Havza’ya vardım ki, kulağımızı koyalım bir,
Bağımsız yaşamak diyelim bir, dinle ne ses verir?
Havza pazarına inmiş allı morlu köylüler,
Çıkarlar ormanlardan gizli gizli çağıralım, bir,
Gelirler toplanırlar ateşimize, onlar için yaktık,
Özgür yüreklerin soluğunu üflesinler bir.
[1]

Mustafa Kemal Samsuna çıktığında orada güvende kalamayacağını gördü, 6. günün sabahında Havza’ya hareket etti, burada 18 gün kaldı. 28 Mayıs günü İzmir ve Manisa’nın işgalini protesto edip Milli Mitingleri destekleyen bir genelge yayınladı. 3 Haziran 1919’da ise elinde askeri kuvvet bulunduran bazı komutan ve valilere hükümet ile milletin görüş ve davranışlarının tutarlı olmadığına dair gizli mesaj gönderdi. 12 Haziran 1919’da Amasya’ya vardı Mustafa Kemal; 10 gün sonra burada iki önemli madde ilan edildi: 1- Milletin istiklalini, gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır; 2- Anadolu’da her türlü tesir ve murakabeden azade bir “milli heyet”in vücuda getirilmesi lazımdır.

Artık milletin tanımı değişmişti, artık millet Anadolu’ya sığınmış ve her şeyini yitirmiş, varoluş mücadelesi veren bir avuç dolusu insandı: çoğu kez Türkçe’nin farklı ağızlarını konuşan ortak bir çağda dahi yaşamayan insanlar. 25 Haziran günü Mustafa Kemal’in azli tebellüğ etti. Artık o, yalnızca bir halk kahramanı olmakla saygı görüyordu. Kâzım Paşa’nın davetine yetişmek için 23 Haziran’da Amasya’da başlayan yol; Tokat, Sivas, Hafik, Zara, Suşehri, Refahiye, Erzincan, Pülümür ve Tercan Dağları ve Aşkale’yi takip ederek 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’da sona erdi. Millet değişmiş, onu istiklale kavuşturacak kumandansa milletini en ücra kasabalarda arayıp bulmuştu. 8 Temmuz günü Mustafa Kemal Paşa, askerlikten istifa etti çünkü tutuklanma ihtimali doğmuştu. 9 Temmuz günü o artık üniformasız bir savaşçıydı. Askerlerin artık ona itaat etme gerekçeleri yoktu. Fakat durum hemen ertesi gün değişti, milleti için istifa eden kahramanı halk sinesine bastı. Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Mustafa Kemal’i Erzurum’da toplanacak kongreye reis seçti. 23 Temmuz günü kongre toplandı, artık bir meclis kurulacağı fikri memleketin en doğusunda da kabul görmüştü. Bu meclisin reisi şimdiden belliydi, Çanakkale Kahramanı ve Doğu İlleri Kongre Başkanı eski ateşe ve eski general Mustafa Kemal.

Erzurum’dan üç önemli karar daha çıkmıştı: 1- Milli sınırlar içinde vatan bölünmez, parçalanmaz bir bütündür. 2- Milli kuvvetleri âmil, milli iradeyi hakim kılmak esastır. 3- Milli Meclisin derhal toplanması ve hükümet icraatının murakabesinin sağlanmasına çalışılmalıdır. Görüldüğü üzere üniter, bağımsız ve parlamenter bir devlet düşüncesi yerleşmekteydi. Erzurum’da temsilciler, kongre ve meclis kurumlarını bir meşrulaşma aracı olarak değil; milli istek, görüş ve hareketlerin halk tarafından görüşülüp uygulanacağı bir yapı olarak burada ilan etmişti. Yola çıkıldığında da hedefe varıldığında da amaç aynıydı: milleti kurtarmak ve vatanı korumak. Aynı zamanda bir millet de yaratılmış, bin yıldır uyutulan Anadolu Türkleri ile beş yüz yıldır Anadolu dışında olan Rumeli Türkleri kucaklaşmıştı. Mustafa Kemal beraberinde 29 Ağustos günü Erzurum’dan hareket eden heyet 2 Eylül günü Sivas’a vardı. Sivas Kongresi, az katılımcı fakat geniş temsil gücüyle toplanmıştı. 26 Temmuz günü toplanan Balıkesir Kongresi ve 16 Ağustos günü toplanan Alaşehir Kongresi temsilcileri Batı Anadolu’yu ve Mustafa Kemal maiyetindekiler Doğu İllerini temsil gücüne sahiptiler.

4 Eylül 1919’da başlayan Sivas Kongresi’nin 8.maddesi’nde şu karar alınmıştı:

Milletlerin kendi geleceğini bizzat kendilerinin tayin ettiği bu tarihi dönemde İstanbul Hükümeti’nin de millî iradeye bağlı olması zaruridir. Çünkü millî iradeye dayanmayan herhangi bir hükümetin keyfi kararlarına milletçe baş eğilmediği gibi, böyle kararların dışta da muteber olmadığı ve olamayacağı, şimdiye kadar geçen olaylarla ve sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Böylece, milletin içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat başvurmasına gerek kalmadan, İstanbul Hükümeti’nin millî meclisi hemen ve hiç zaman yitirmeden toplaması ve böylece milletin, memleketin geleceği üzerinde alacağı bütün kararları millî meclisin denetimine sunması mecburidir.[2]

Millet artık yeni bir anlama geliyor, savaş bittiği zaman elde kalan topraklardaki insanları, onların soydaşlarını kapsıyordu. Bu artık kuru bir cihangirlik sevdası değil, vatan toprağı müdafaasıydı. Toprağını korumak için kanla bedel ödeyenlerin milleti vardı artık. Anadolu halkı Türk Ulusu olma yolundaydı.

İrade bir konuda gösterilen güçlü ya da mutlak yönelim veya tercih anlamlarına gelir. Milli irade, bir milletin kararıdır, bu kararı uygulama gücüne ise egemenlik denir. Sivas Kongresi’nin 8. Maddesi milli iradenin tecelli edeceği bir meclisin kurulmasını İstanbul Hükümeti’nden istemekteydi. Bu meclis, iradesini kontrol edebileceği bir denetim, yani egemenlik yetkisine haiz olacaktı. Sivas Kongresi mandacılık tartışmaları yüzünden uzamış ve ancak 11 Eylül günü sona ermişti. Kongre kararlarıyla manda ve himaye reddedilmiş ancak bilim, teknik, ekonomi ve sanayi konularında işgal amacı gütmeyen insani yardımlar kabul edilebilir denilmişti. Sivas Kongresi kararlarını uygulamak üzere bir temsil heyeti kurulmuştu. Dokuz kişilik bu heyete Mustafa Kemal Bey’in başkanlık etmesi kararı alınmıştı.

22 Ekim 1919’da Amasya’da İstanbul Hükümeti temsilcileriyle, Sivas Kongresi’nde seçilen Temsil Heyeti arasında bir görüşme gerçekleşti. Meclis-i Mebusan’ın açılması ve çalışmaya başlaması yönünde ortak irade çıktı. Bu kararlar neticesinde Mondros Ateşkes Antlaşması akabinde dağılan meclis yeniden toparlanacak, Temsil Heyeti, İstanbul Hükümeti tarafından tanınacaktı. Seçimleri yürütmek için Temsil Heyeti 22 Aralık’a kadar Sivas’ta kaldı, seçimler biter bitmez yani 27 Aralık günü Mustafa Kemal, Ankara’ya geldi. Mustafa Kemal Ankara’ya geldiği zaman Batı, Güney ve Doğu cepheleri fiilen açılmışlardı. Yürüyen bir savaş vardı ama ortada ne bir ordu ne de orduyu komuta eden bir komutan vardı. Mustafa Kemal’i endişelendirip Sivas’tan Ankara’ya getiren nedenlerden biri de buydu. Kuvva-i Milliye kurulmuş, efeler her yerde gittikçe büyüyen işgallere karşı gelmek için çatışıyordu.

Ankara’nın neden başkent olduğu hep tartışmalı bir konu olmuştur. Kısaca: güvenli, ulaşım hatlarına ve cephelere yakın bir yer olduğu için tercih edildiği bilinir. Güvenli olması iki anlama gelir: 1- Burada düşman baskısından azade bir meclis tesis etme imkânı vardır. 2- Şehrin halkı, böyle bir meclisin güven içinde faaliyet göstermesine özen göstermektedir. Bu nedenlerle gelinen Ankara’dan memnun kalındı; Ankaralıların gösterdiği coşku karşısında Anadolu Hareketi’nin merkezi Ankara’ya kaydı. İstanbul’da 12 Ocak 1920 günün itibarıyla Meclis-i Mebusan faaliyet göstermeye başladı. Mustafa Kemal’in iki isteği vardı: 1- Müdafaa-i Hukuk grubu kurularak Anadolu Hareketi temsil edilmeli. 2- Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun temsilcisi olarak, Mustafa Kemal meclis başkanı seçilmeli. Mustafa Kemal bu istediklerini elde edemez fakat yine de meşru yollardan çalışmalarına devam etmekten vazgeçmez. 17 Şubat 1920’de kongrelerin en önemli maddesi olan “Vatan bölünmez bir bütündür.”[3] kararı yani Misak-ı Milli olarak bilinen 6 maddelik Ahd-i Millî Beyannâmesi’ni Meclis-i Mebusan’a kabul ettirildi.

Meclis’i Mebusan’ın bu kabulü büyük yankı uyandırdı. Halk, fikri kendine sorulduğu zaman bölünmek istemeyen, özgür yaşamaktan yana tavır koyan bir millet olduğunu ilan etmişti. Sevr gibi bir anlaşmanın[4] meşru hale getirilmesi ihtimali kalmadığı gibi millet resmen “Mücadeleye devam!” demişti. İtilaf Devletleri bu şartlar altında Osmanlı meclisinin daha fazla açık kalmasına müsaade edilmeyeceğini bildirdiler ve 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal ederek 18 Mart’ta Meclisi bastılar. Mustafa Kemal halen daha Anadolu’daki Hareket için yeni bir meclis düşüncesinde değildi. İstanbul’da ciddi sayılara ulaşan tutuklamalar yapıldı, kaçabilenler Anadolu’ya geçtiler. Sultan VI. Mehmet Vahdettin bu şartlar altında artık işlevini yitiren meclisi 11 Nisan günü dağıttı. Mustafa Kemal bir beyanname yayınlayıp son Meclis-i Mebusan’daki üyeleri Ankara’ya davet etti, yeni seçimler yapılacak, yeni meclis açılacak ve yeni hükümet kurulacaktı. 13 Nisan günü Damat Ferit Paşa Ankara’da yeni meclis ve hükümet kurulacağı kararına karşı Hilafet Ordusu adında bir kuvvet toparlayıp 20 Nisan günü Gerede’ye kadar bu kuvveti ilerletti.

Ve Meclis

23 Nisan 1920, “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet… Ve bunları başarmak için aralıksız devrimler… İşte Türk Genel Devrimi’nin kısa diyemi…” Mustafa Kemal o günden sonrasını böyle anlatıyor. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Millet Meclisi açıldı; bu meclis, Türk Kurtuluş Savaşı’nı yürüttü. Doğu’da Ermeni güçleriyle, Güney’de Fransızlarla, Kuzey’de Hilafet Ordusuyla, Batı’da Yunan kuvvetleriyle, içeride isyancılarla ve onların arkalarındaki Amerikan ve İngiliz emperyalizmiyle savaştı. Gediz’de, İnönü’de, Sakarya’da, Antep’te, Erzurum’da, Urfa’da, Maraş’ta ve Dumlupınar’da zafer tarihini Türk Milleti’nin şerefli kanıyla yazdılar. Onlar milletin istiklalini milletin azim ve kararlılıkla kurtarabileceğini tüm dünyaya gösterdiler. Bir küçük binadan çıkan kararların, bir milletin iradesini temsil ettiği sürece çeliği eritip gülleyi durdurabileceğini öğrettiler. Bir ulusun kendi hür temsilcileriyle bir araya geldiğinde en karanlık dönemde bile umut yeşertebileceğini gösterdiler, onlar çaresizlik kalabalığından bir çağdaş ulus yaratabildiler. Onlar, bizim geçmişimizdi.

Sevr ve Meclis

Osmanlı’yı resmen değil ama fiilen Sevr Antlaşması bitirmişti. Süregelen bir tartışmada derler ki “Sevr ölü bir anlaşmadır, çünkü Meclis-i Mebusan’da imzalanmamıştır.”  Bu iddianın aslı Kanun-i Esasi’nin 1909 değişikliğiyle 7. Maddesi’nin “Savaş ilanı, barış anlaşması, kanuni ceza hafifletilmesi ve affı, Genel Meclis’in onayı… bütün antlaşmalar padişahın kutsal hukuk akdindendir. Ancak, barışa ve ticarete ve… devletçe harcama gerektiren antlaşmaların kuruluşunda Genel Meclis’in onayı şarttır.[5] ifadelerini içerir hale gelmesine dayanır. Kanun-i Esasi’yi yazan heyetin başkanı ve 1. Meşrutiyet’e giden yolun temellerini atan Osmanlı Paşa’sı Mithad Paşa 7. Maddeyi tamamen padişahın yetkilerine bırakmıştı. Mithad Paşa bu hatasının bedelini ağır ödedi. Tahta oturmasına yardım ettiği 2. Abdülhamid tarafından önce sürgüne gönderildi, sonra affedilip Şam ve Aydın Valiliği yaptırıldı, daha sonraysa ailesi ve kendisine suikast düzenlendi, özel mahkemelerde yargılanıp önce idam cezası aldı, ardından affedilip Taif’e sürgün edildi ve burada boğdurularak 1884’te öldürüldü. Mithad Paşa kahramanı olduğu Meşrutiyet’in 8. yılında sürgünler ve suikastlardan sonra öldürülmüştü. Bu durum 2. Meşrutiyet’in ders çıkarmasını sağladı ve bu sayede Padişah gücü zayıflatılarak meclis güçlendirildi. Güçlenen bu meclis kendisini “Demokrat” ilan etmişti.

Peki, yedinci maddeye dayanmak doğru mu? Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imzalandığı sırada Anadolu zaten Mondros Ateşkes Antlaşması’yla verilen tavizler yüzünden işgal edilmeye başlanmıştı. Osmanlı maddi yüklerle ordusunu besleyemez hale getirilmişti. Padişah İtilaf Devletleri’nin silahının gölgesindeydi. Anadolu’nun doğusu henüz Wilson Prensipleri uyarınca Ermenilere verilmemişti ama Erzurum-Kars yöresinde ve Adana çevresinde Ermeni çetelerinin her an Osmanlı topraklarına el koymak için beklediği hatta bu amaçla taarruza kalkıştığını Şahin Bey ve Kazım Bey gibi Türk askerlerinin bu çetelerle girdiği çatışmalardan anlamaktayız. Yani Sevr usulüne göre yürürlüğe konmamıştı belki ama işgal güçlerinin de bu maddeleri uygulatmak için meşruiyet arayışına ihtiyacı yoktu. Zaten 1919-1923 yıllarında, Ankara’ya yürüyen Yunan Ordusu’nun amacı Sevr’i tanımadığı bir hükümete imzalatmak değil; alenen Sevr’i de aşan gayrimeşru bir işgali tamamlamaktı. Meclisler, bir milleti egemen ve özgür kıldığı gibi varlığında, bir ulus adına konuşabilecek tek gerçek yetkili organdır.

Sonuç

23 Nisan dünyanın ilk resmi çocuk bayramı olması sebebiyle bizim için ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Unutulmaması gerek bir konu ise Meclis ile Ulusal Egemenlik ilişkisidir. Ulusal egemenlikten bahsedebilmek için önce ulustan bahsetmek gerekir. Atatürk’ün yolculuğu bir milletin uluslaşma hikâyesidir aynı zamanda. J. J. Rousseau Toplum Sözleşmesi’nde irade ve egemenlik kavramlarını inceler. Onun için doğru olan irade ortak iradedir. Kişisel iradelerin aldatıcı olduğu ortadadır. Kişisel menfaatten arınmış, ortak menfaati arayan egemenlik, ancak ortak iradeden çıkabilmektedir. Bu iradenin tecelli edeceği mekân ise serbest seçimlerle belirlenmiş hür şekilde konuşan temsilcilerin meclisidir. Meclis, sadece devlete ait yasa yapma yetkisinin kullanıldığı bir kamu kurumu değil; bir ulusun kendi kaderini tayin ettiği, genel iradenin teşkil olduğu yerdir. Bu açıdan bakıldığında genel iradeyi temsil eden özgür bir meclis var olduğu sürece bir ulusun yok olması mümkün değildir. Ulusal egemenlik, ulus olmak demektir; dünyaya biz varız ve biriz diyebilmektir.

[1] Kansu, C. A. Havza Yollarında Mustafa Kemal (Şiir)

[2] 8- Milletlerin kendi mukadderâtını bi’z-zât ta’yîn ettiği bu târihi devirde hükümet-i merkeziyyemizin de irâde-i milliyeye tâbi’ olması zaruridir. Çûnki: İrâde-i milliyyeye gayr-i müstenid herhangi bir hey’et-i hükûmetin indî ve şahsî mukerrerâtı milletçe mutâ’ olmadıktan başka haricen de mu’teber olmadığı ve olamayacağı şimdi kadar mesbûk ef’âl ve netâyic ile sâbit olmuştur. Binâen-aleyh milletin içinde bulunduğu hâl-i zucret ve endişeden kurtulmak çarelerine bi’z-zât tevessüle hâcet kalmadan hükûmet-i merkeziyyemizinMeclis-iMillî’yi hemen ve bilâ-ifâte-i ân toplaması ve bu suretle mukadderât-ı millet vememleket hakkında ittihâz eyleyeceği bi’l-cüle mukarrerâtı Meclis-i Millî’nin murakabesine arz etmesimecbûrîdir.

[3] Orijinal metinde şöyle geçmektedir: mezkûr hatt‐ı mütâreke dâhil ve haricinde dînen, örfen2, emelen müttehid ve yekdiğerine karşı hürmet‐i mütekâbile ve fedakârlık hissiyyâtıyla meşhûn ve hukuk‐i ırkiyye ve ictimâiyyeleriyle  şerâit‐i muhîtiyyelerine tamamiyle riâyetkâr, Osmanlı  İslâm ekseriyyetiyle meskûn bulunan aksâmın hey’et‐i mecmuâsı hakîkaten veya hükmen hiçbir sebeble tefrîk kabul etmez bir külldür

[4] Sevr 10 Ağustos 1920’de imzalanmıştır, fakat Sevr benzeri bir ölüm anlaşması dayatılacağı ön görülmektedir.

[5] “…harp ilânı, musalâha akdi, mücazat-ı kanuniyenin tahfif ve affı, Meclis-i Umûmî’nin tasvibi… alelumum muahedat akdi hukuk-ı mukaddese-i padişahîdendir. Ancak sulhe ve ticarete ve…devletçe masarifi “mucip olan muahedatın akdinde Meclis-i Umûmî’nin tasdiki şarttır.”

Kaynakça

Kanun-i Esasi 1909

Atatürk, M. K. – Nutuk

Atay, F. R. – Batış Yılları

Aydemir, Ş. S. – Tek Adam

Kansu, C. A. – Havza Yollarında Mustafa Kemal

Rousseau, J. J. – Toplum Sözleşmesi

T.C. Sivas Valiliği – Sivas Kongresi Kararları (Resmi İnternet Sitesi) e.t: 22.04.2020 http://www.sivas.gov.tr/basin-blteni-4-eylul-1919-sivas-kongresi-kararlari 22.04.2015