Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Kişiyi mutlu eden, mutluluğun da ötesinde uğrunda kendi hayatını feda edebileceği değerler bütününe sahip kılan, başta mensubiyet duygusu olmak üzere iman, adalet, hürriyet, bağımsızlık, devlet, aşk, kadın, aile, dil, edebiyat ve benzeri kavramlar; bireyselliğin ötesinde toplumun bilincini ve bilinçaltını yansıtmakta, ayni zamanda da bir tarihi süreç sonunda oluşmaktadır.

Bütün bu değer, kavram ve kurumlar milletleşmede en büyük ortak payda olan kültürün unsurlarını ihtiva etmekte; kültür ise, bu yanıyla mensubiyet anlamı taşıyan sosyolojik, sosyo-psikolojik kabulleniş ve tepki veriş dizisine, bir yanıyla da zengin bir maddi ve manevi mirasa dayanmaktadir.[1]

Kültürü oluşturan unsurlar tek tek ele alınıp incelendiğinde tamamına yakın bölümünde din telakkisinin; dini anlayış, yorum ve hükümlerin baskın bir nitelik kazandığı görülür. Hatta zaman zaman toplumlar arası münasebetlerde din faktörü tek başına belirleyici bir konumda olmaktadır.

Tarihte yüzyıllar içinde tekrarlanan Haçlı seferleri, günümüzde Arap-İsrail çatışmasında sık sık ön plana çıkan dini motifler, ortadoğudaki çatışmalarda etkin olan mezhep farklılıkları hatta Avrupa Birliğinin kuruluş döneminde kurucu ülke sayısıyla örtüşmeyen ama Hz. İsa’nın 12 havarisini çağrıştıran 12 yıldız amblemi göz önüne alındığında bu gerçek daha da belirginleşmektedir.

Bu noktada Türk Milletinin diğer toplumlarla ilişkisi konusunda çeşitli değerlendirmeler yapılabilir. Ancak öncelik ve önem arz eden husus, Türk soyunun evlatlarının birbiriyle münasebetlerinin tanzimi ve bu konuda din faktörünün etkilerinin değerlendirilmesidir.

Konuyu biraz daha açıklığa kavuşturabilmek için, günümüzde dünya gündemine yerleşmiş ve uluslararası çevrelerde kabul görmüş bir “Türk Dünyası” gerçeğinden hareket etmek zarureti ortaya çıkar.

1980’li yılların sonunda dağılma surecine giren Sovyet imparatorluğunun enkazından Orta Asya ve Kafkasya’da 5 bağımsız Türk Cumhuriyeti doğmuştur. Sonuçta, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte Türk soylu toplumların 7 bağımsız devleti bulunmaktadır. Bunların yanında Rusya Federasyonu, Çin, Irak, İran, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, Moldova ve Litvanya başta olmak üzere birçok ülke ve coğrafyada Türk soylu topluluklar yaşamaktadır.

Türk dünyasını oluşturan devlet ve topluluklar arasında İslamiyet en çok kabul gören din konumundadır. Ancak İslamiyet’in dışında Hristiyanlık, Gök Tanrı Dini-Şamanizm, Musevilik ve Budizm de kabul gören ve yaşanan dinler arasında yer almaktadır.

Bu kadar çeşitli dine mensubiyet -özellikle yakın geçmişte Türkiye’de ayni dine mensup insanlar arasında dahi yaşanan kanlı mezhep çatışmaları da göz önüne alındığında- ayrıştırıcı, uzaklaştırıcı bir faktör gibi algılanabilir. Ancak Türk tarihine, tarih içinde oluşan din telakkilerine, baskın din olan İslam’ın temel hükümlerine ve kabul edilen dinlerin tamamına yakın bölümünün semavi din oluşuna bakıldığında, din unsurunun Türk dünyasında bölücü değil bütünleştirici olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Semavi dinler açısından dinin en özlü tanımı; “insanların iki cihanda mutluluğunu hedefleyen ilahi kanunlar manzumesidir.” şeklinde yapılabilir. Bu kanunlara sadık kalan insan, öncelikle Yaratan’ın rızasını hedefler; yaşadığı süre içerisinde iyiyi, doğruyu, güzeli arayıp gerçekleştirmek suretiyle kişisel ve toplumsal anlamda nizama katkıda bulunur. Ölümsüz olan ruh, fani bedenden ayrıldıktan sonra, yapılanın mükâfaatını alır; yapılmayanın, yapılamayanın ya da yanlış yapılanın cezasını çeker. Doğru, yanlış, mükafaat ve ceza kavramları ise şeytan, cennet ve cehennemle bağlantılıdır. Nihayet, Adem Ata’dan bu yana bu genel ve temel esasları tebliğ edilen din, değişik isimlere de sahip olsa aynı ve tek dindir. Tanrı, kanunlarını tebliğ için çok sayıda peygamber göndermiş, onların tanınmasını ve onlara inanılmasını emretmiştir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilir:

“Her milletin bir peygamberi vardır. (Yunus 10/47)

“Biz her millete bir peygamber gönderdik. (Nahl 16/36)

“Ve Biz, bir resul göndermedikçe azap edici olmadık. (İsra 17/15)

“Muhakkak ki Biz seni, hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. İçinden bir nezir (yol gösterici, Aydınlatıcı, Peygamber) gelip geçmiş olmayan hiçbir ümmet yoktur. (Fatır 35/24)

“Allah’a ve Peygamberlerine inanmayanlar, Allah’ı tanıyıp Peygamberleri tanımayarak aralarında ayırım yapmak isteyenler, ‘Peygamberlerin kimine inanırız, kimine inanmayız’ diyerek küfür ile iman arasında bir yol tutmak isteyenler, ( ) işte onlar, gerçek kafirlerdir, Biz de kafirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. ( ) Allah’a ve Peygamberine iman eden ve Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayan kimselere gelince, işte onların yarın kendilerine mükafaatlarını vereceğiz. Allah, bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir”.[2]

Semavi dinleri yeterince özümsemeyen veya sapma içinde bulunan toplumlar bu genel çerçevenin dışındadır. Özellikle ilkel toplumlarda insanoğlu; inanma, güvenme, sığınma duygusunu kendinden daha üstün bir güce yönelme suretiyle tatmin etmiş; bazen tabiat varlık ve güçlerini veya gücü temsil eden hayvan ve insanları; bazen de kendi yaptığı, yarattığı  totemleri ilah kabul etmiştir.

Bu genel tespitler ışığında bakıldığı zaman Türk Milleti’ni dini kabullenişler ve din telakkileri açısından diğer toplumlardan farklı kılan özel bir anlayış ve tavır bulunduğu görülür.

Türk dünyasında, günümüzde olduğu gibi geçmişte de, ayni zamanda veya birbirini takibeden dönemlerde, birden fazla dine mensubiyet bulunmaktadır. İslam öncesi Türk tarihinde Gök-Tanrı dini, Maniheizm, Budizm, Zerdüştlük, Musevilik ve Hristiyanlık Türk top- luluklarında kabul görmüş dinlerdir. Ancak, yeni dinlere, eski dinlerden getirilen anlayış ve motifler bazen doğrudan yeni dinin hükümleriyle, ama çoğunlukla örfi unsurlar biçiminde nakledilmiş; ortak, aşina tavır ve uygulamalar korunmuş; bu suretle dine dayalı yabancılaşmalar ve uzaklaşmalar belirli ölçülerde engellenmiştir. Bu konuda en çok destekleyici faktör, semavi dinlerdeki kurum ve kavramların (değişik isimlerle isimlendirilmiş olsa dahi) müşterekliğidir. Yeni dinin hükümleriyle eski dinin devamı olduğu konusuna ise çok sayıda örnek bulunmakla birlikte bu alandaki en açık emirlerden birisi, “Andolsun Biz Musa’ya açık seçik dokuz ayet verdik” (İsra 17/101) hükmüdür. Burada kastedilen, tabletlerdeki 10 emirdir. Dokuz emir, bütün dinlerdeki ortak emirler olmakla birlikte; “cumartesi günleri hiçbir iş yapılmaması” hükmü Musevilere hastır ve dine sonradan ilave edildiği açıktır.

Eski Çin Kaynakları, Orhun Kitabeleri, diğer Türk ve yabancı belgeler; Bozkır Türk topluluğunda en eski ve asıl dinin “Gök-Tanrı” dini olduğunu belirtir. Bu kaynaklara göre Gök-Tanrı, “bütün Türklerin ana kültü” konumundadır. Yaratan, gözeten, düzenleyen muktedir güç; semavi nitelikli Gök Tanrı’dır. Nitekim, Asya Hun Tanhu’su Mo-tun M.Ö.176’da Çin imparatoruna gönderdiği mektupta tahta çıkmasının ve askeri zaferlerinin Gök Tanrı’nın takdiri ve yardımıyla olduğunu ifade etmektedir.[3]

Gök Tanrı’nın yaratan, koruyan ve cezalandıran nitelikleri, 900 yıl geçtikten sonra Göktürk kitabelerinde şöyle dile getirilmektedir:

“Yukarıda Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk Milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, Babam İlteriş Kağanı, Annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır.”

“Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım. Tanrı bahşettiği için, ben kazandığım için Türk Milleti kazanmıştır” (Bilge Kağan Abidesi-Doğu Cephesi).

“Tanrı şöyle demiştir: Han verdim hanını bırakıp teslim oldun, teslim olduğun için Tanrı öldürmüştür” (Tonyukuk Abidesi-Batı Cephesi).

“Üstte Mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” (Kültigin Abidesi-Doğu Cephesi). [4]

Gök Tanrı dininde kainatın yaratılması konusunda önemli bir başka kaynak Altaylıların Yaratılış efsanesidir. Efsaneye göre Tanrı önce “Kişi”yi, daha sonra yerleri ve gökleri ya- ratmıştır. “Kişi”, yaratma gücüne sahip olmak isteyince Tanrı Kara Han onu cezalandırmış, karanlık yer altı dünyasına atmıştır. ilk yaratılan ve cezalandırıldıktan sonra “Erlik” adını alan  “Kişi”, kandırdığı kötü ruhlarla birlikte insanları aldatmakta, onları kötülüklere sevk etmektedir. [5]

Gök Tanrı dininde Tanrı’nın melekleri (en çok bilineni Umay, Ayzıt), yarattığı kutsal ruhlar (Yer-Sub) ve sıfatları (Bayat: kadim, Agu: Baba, idi/iye: Sahip, Ogan: Kaadir, Çalap: Mevla) bulunmaktadır. [6]

Gök-Tanrı’nın yarattıklarına bağlı olarak kutsal kabul edilen varlıklar vardır: Ata ruhları, ateş, su, toprak, dağ, taş, ağaç. [7]

Gök-Tanrı dininde ruhun ölümsüzlüğüne inanıldığı için ata ruhlarının huzuru, selameti ve rahatı amacıyla ruhlara kurban kesilir; hükümdar ve kahramanların öldürdükleri düşmanları temsilen -onlara hizmet etsin diye- mezarlarının üzerine “balbal” denilen heykelleri konulurdu. Ölü, dünyada kullandığı eşyalarla birlikte gömülür, ölenin evinde ölü yemeği (yuğ aşı) yenirdi.

Gök-Tanrı’nın her mekana bir iye (sahip) yarattığı, ev mekanının sahibinin ise ateş-ocak olduğu inancına dayalı olarak ateşi su ile söndürmek, ateşe tükürmek, ocaktaki ateşi yok etmek hoş görülmezdi. Belli günlerde büyük bir ateş yakılarak kurban kesilir, dua edilir; ate- şin çıkardığı alevlerin rengine göre kehanette bulunulurdu. [8]

Gök Tanrı’nın yarattığı kutsal ruhların (Yer-Sub) akarsu kenarında ve yüksek dağ başlarında yaşadığına inanıldığı için suların ve dağların kirletilmesi inançlara aykırı idi. Orta Asya’da dağların birçoğu kutlu kabul edilmiş,“iduk (mübarek, kutlu) Yer su” şeklinde adlandırılmıştır.[9]

Göç destanındaki “Kutlu Dağ”, Divan-ı Lügatü’t-Türk’deki “Yada taşı” ve Şamanist ge- lenekteki kayın ağacı, kutlu kabullenişlerin tipik örneklerini oluşturmaktadır.

Göktürklerden sonra özellikle 7. yy. ortalarında Uygurlar arasında Mani dini yaygınlaşmaya başlar. Bu din İsevilik, Musevilik, eski İran ve Buda dinlerinin karışımı bir “Tüccar Dini”dir. [10] Şehirleşmeyi, ticareti, sebze ağırlıklı beslenmeyi telkin eden, sütü ve tereyağını yasaklayan bu mabetli din, savaşçı Türklerin hayat tarzına aykırı olmakla birlikte yerleşik kültürü ve ticareti öne çıkarmak suretiyle yeni bir yaşama anlayışı getirmiştir. Ancak ne Maniheizm ne de Budizm Gök Tanrı inancını ortadan kaldıramamış, özellikle Budist Uygurlar eski Türk inançlarını muhafaza etmişler; at eti yemeyi, ata binme ve ok atma talimleri yapmayı sürdürmüşlerdir. [11]

Karluklar ve daha sonra Karahanlılar bir yandan Uygur etkisiyle geleneksel kültürü yaşatmışlar, öte yandan İslami tesir altında kalarak yeni tarzlar oluşturmaya başlamışlardır.

Bu noktada günümüzde bazı Türk topluluklarında yaşayan ve Gök-Tanrı dininin yansıması kabul edilen “Şamanizm” kavramının niteliğine ve dini hayat bakımından önemine temas etmekte yarar vardır.

Şamanlık üzerine en çok ve kapsamlı araştırmacı kabul edilen Mircea Eliade’e göre Şamanizm, “hem mistik, hem büyü, hem de kelimenin geniş anlamında din olan arkaik vecd tekniklerinden biridir”.[12]

Couliano ise Şamanizmi, “bir din olmaktan ziyade gayesi insanlar alemine paralel, ancak görünmez ruhlar alemi ile ilişki ve beşeri işlerin yönetiminde ruhların desteğini sağlamaktan ibaret ekstazik ve trapötik metotlar toplamıdır” şeklinde tanımlamaktadır. Şaman, her şeyden önce, kendi özel yöntemleri ile ekstase hali içinde ruhunun göklerde veya yer altında gezip dolaşmak üzere bedeninden ayrıldığını hisseden bir “transe” ustasıdır. Bu suretle ruhları hükmü altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurar. Dolayısıyla din adamı olmaktan daha çok sihirle, ata ruhlarıyla meşgul olan bir aracı, bazen şifacıdır. Eski Türk dinini Şamanizm olarak vasıflandırmak yanlıştır. Ancak Şamanizm ile Gök-Tanrı dini öylesine iç içe bir görünüm arz eder ki, Şamanizmi Gök-Tanrı dininin sadece bir boyutu olarak kabul etmek mümkündür. [13]

Bugün Türk dünyasında en yaygın din olan İslamiyet ile Türklerin eski dini olan Gök-Tanrı dinine, Şamanizm efsanelerine ve bu efsanelerden yansıyan motiflere ve bunların İslamiyete yansıyan bölümlerine bakıldığı zaman, içinde bir çok müştereklikler barındıran Türk’e has bir Müslümanlık anlayışının ortaya çıktığı görülür. Esasen İslamiyet ile Müslümanlık, birbiriyle bağlantılı fakat biri diğerinden farklı kavramlardır. Zira İslamiyet kelimesi soyut anlamda bir inanç olarak temel kaynaklardaki yazılı biçimiyle İslam dinini, bu dinin inanç, ibadet, ahlak esaslarını ifade ederken; Müslümanlık kelimesi, İslamiyetin tarihi süreç içinde kendilerine Müslüman denilen toplumlarca yorumlanarak ve diğer dinlerden de etkilenerek pratiğe aktarılmış, yaşanmış, kültürleşmiş şeklinin adıdır. Dolayısıyla sosyolojik anlamda tek değil, birçok Müslümanlık vardır. Bütün kavimlerde ortak olan temel inanç ve pratiklerin oluşturduğu İslam üst kimliğinin altında Türk Müslümanlığından, Arap ya da Fars Müslümanlığından söz etmek mümkündür.

Türk dünyasında ve Türk tarihinde öncelikle Gök-Tanrı dinindeki Tanrı; tek olan, hakim-i mutlak olan, yaratandır. Kendi yarattığı “Kişi” isyan etmiş, cezalandırılarak yer altına gönderilmiştir. Burada “Erlik” adıyla şeytan’ın görevlerini yapmaktadır. Uçmak/Cennet mu- kaafat, Tamu/Cehennem ise Ceza mekanıdır. Anadolu’da, özellikle kırsal kesimde yaşlıların bedduası, “Tamu canını alsın” şeklindedir. Yine Türk dünyasında ve hasseten Anadolu’da ocaktaki ateşe su dökerek söndürmek hoş karşılanmaz. Ateşi barındıran ocak kutsaldır.

Birisine yapılabilecek en kötü dua, “Ocağın sönsün”dür. Aile ocağı, asker ocağı ise kutsal bilinir, kutsal tutulur. Müslüman Türk topluluklarında gece vakti su kenarını kirletenleri “çarpılma” tehlikesi beklemektedir. Gök Tanrı’ya şükran için Altaylardaki ulu ağaca çaput bağlayan Türk, Anadolu’daki ermiş-evliya türbelerinin etrafında da “çaputlu çalı”lar oluşturmuştur.

Gerek yaratılış, inanç ve teorilerinde  gerek temel kuram ve kavramlarında gerekse günlük hayatta pratiğe aktarılan uygulamalarda eski din ve yeni kabul edilen din arasındaki müştereklikler göz ardı edilemeyecek kadar açıktır. Bunları; İslam öncesindeki Yaratılış ve Türeyiş Destanları ile İslami dönemde tasavvufun yaratılış teorisinde; “Kişi” ve “İblis” in Tanrı’ya isyanları ile cezalandırılmalarında; cehennem/tamu ve uçmak/cennet eşleşmesinde bariz şekilde görmek mümkündür.

Şaman efsaneleri ile menakıbnamelerde en sık rastlanan müşterek motifler; ayni anda değişik kılıklarda görünme, mekan aşma, öldükten sonra dirilmiş görünme, akıldan geçeni bilme, gelecekte olanı haber verme, hastalıkları iyileştirme, hasımlarını çeşitli şekilde cezalandırma, çocuksuzları çocuk sahibi yapma şeklinde ortaya çıkar. Bunun yanında na- zara karşı başvurulan pratikler, kurt ağzı bağlama, al basması gibi inanış ve uygulamalar yaygın kabul görmektedir.

Özellikle Türkiye’de son yıllarda geleneksel Türk kültürünü Sünnilerin mi, Alevi- Bektaşi kesiminin mi yaşattığı; kimlerin gerçek Türk Müslümanı olduğu yolundaki tartışmalar, Türk’e ve Türklüğe yöneliş bakımından umut verici gelişmeler olarak algılanmalıdır. Türkiye’de bunlar olurken Türk dünyasında öncelikler sıralaması yeniden düzenlenmekte; bu çerçevede dini tartışmalar son sıralara konulurken eski dinin yeni dine yansımaları ritüeller biçiminde yaşatılmakta, müşterek kültürel motifler olarak korunmakta ve geliştirilmektedir.

 

Sonuç olarak, Türk dünyasında eski dinin günlük hayata yansıyan motifleri ile yoğrulan ve Türk kültürüyle biçimlenen din telakkilerinin birbirine en uzak coğrafyadaki Türkler arasında dahi bütünleştirici bir unsur olmasını beklemek yanlış olmayacaktır.

[1]    Tural,Sadık, Uluslar arası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi: 1-3

(*)   PTT Eski Genel Müdürü, Gazi Üniversitesi Eski Öğretim Görevlisi

 

[2]  Kur’an-ı Kerim, Nisâ Suresi, 150-151-152. Ayetler.

[3]  Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1989, S: 295

[4]  Ergin, Muharrem, Orhun Abideleri, İstanbul 1970, S:4, 19, 26, 36

[5]  Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul 1978, :108

[6]  Kafesoğlu, İbrahim, a.g.e , S: 296

[7]  Turan, Mustafa, “Tarihi Kaynaklar Işığında Nevruz’un Menşei Meselesi”, Milli Folklor Dergisi, Bahar, 37-1998,    S:90-104

[8]  Çay, Abdulhaluk, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Ankara 1993, S: 25

[9]    İnan, Abdulkadir, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1991, S:253

[10]  Ögel, Burhaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1971, S: 97

[11]  Ögel, Burhaeddin, a.g.e, S: 125-127

[12]  Mircea, Ellade, La Chamanisme et Les Techniques Archanigues de I.’Extase, Payot, Paris, P: 14

[13]  Güngör, Harun – Küçük, Abdurrahman, Asya’dan Anadolu’ya Taşınanlar, AKM Yayınları, Ankara 1997, S:1-2