Geleceğinin belli olduğundan itibaren ne söyleyeceği, yapacağı merakla beklenen, üzerine sayısız yorum yapılan, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson nihayet 15 Şubat’ta Ankara’ya geldi. Çavuşoğlu’nun da katıldığı, Külliyedeki üçlü toplantının, ertesi günü pek çok kişinin şimdi ne değişti dediği Ankara Palas’taki basın toplantısına katıldı ve geldiğinin 24 saati bile dolmadan Türkiye’den ayrıldı. Geride karşılıklı yapılan iyi niyet beyanları, yeni bir mekanizmanın kurulacağı ve daha önce söylenmiş birkaç sözün dışında hiçbir şey kalmadı. Hâlbuki biz ABD’nin PYD’yi terör örgütü ilan etmesini ve Türkiye’nin isteklerini kabul etmesini, aksi takdirde de Türkiye’nin ABD ile köprüleri atarak, öncelikle İncirlik ve Kürecik’i kapatmasını, NATO’dan çıkış yönünde yapacağı beyanatları bekliyorduk!

Ancak; dış politika ve diplomasi böyle bir şey değil. Karşılıklı sert beyanatlarla yapılmaya çalışılan karşı tarafın masaya daha çekingen oturmasını sağlamaya çalışmaktır. Masaya oturulduğunda da konu, “biz iyi eski müttefikiz, krizi nasıl atlatırız” olmuştur. Peki, asıl sonuç ne olmuştur? İki tarafta birbirini tartmış karşı tarafın nereye kadar gidebileceğini anlamaya çalışmış, karşılıklı olarak zaman kazanılacak manevralar yapılmıştır. Masadan kalktıklarında mevcut politikalarına biraz daha devam edebileceklerini anlayarak ayrılmışlardır. Şimdilik yapılan, sadece tarafların zaman kazanması ve karşı tarafın ne kadar ciddi olduğunun anlamaya çalışmasıdır.

Brüksel’de Mattis’in ifadeleri, Tillerson’un Beyrut’ta yaptığı açıklamalar ile Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı sözcülerinin son beyanatları ile Ankara Palas’ta yapılan basın toplantısının arasında bazı farklar vardır. Türkiye’nin uyguladığı dış siyaset hamleleri ve Afrin harekâtı ile -üzerine ışık tutulan tavşan gibi dona kalan- ABD’nin, Suriye ve Ortadoğu’da uyguladığı politikaları değiştirmek zorunda olduğunu anlamaya başladığını, ziyaretlere ve değişen beyanatlara bakarak anlayabiliriz. Bu ziyaret ve Türkiye’nin tezlerine yaklaşan beyanatlar artarak devam edecektir. Şöyle ki;

Tillerson; Ankara Palas’ta yaptığı konuşmada, Afrin harekâtı konusunda son dönemde yaptıkları “Türkiye’nin sınır güvenlik sorunu anlıyor ve destekliyoruz”la başlayan ancak, “ama”lı, ifadelerle biten cümlelerden kurmamıştır.  Afrin’ne yapılan harekâtın Türkiye’nin inisiyatifinde olduğunu zımnen kabul etmiş. Bugüne kadar ödün vermedikleri “Menbiç” konusunda, Menbiç’in ABD için olan stratejik öneminden bahsedip, “bu bölgenin mutlaka “ABD’nin müttefikleri” tarafından kontrol edilmesi gerektiğini” belirtmiştir. ABD, Menbiç konusunda Türkiye’nin isteğine yaklaşmıştır. Ama bunun yanında ne Tillerson nede Çavuşoğlu Fırat’ın doğusu konusuna değinmemiştir. Ya bu konu Türkiye tarafından gündeme hiç getirilmemiş ya da bu konuda iki ülkenin arasında derin görüş ayrılıkları devam etmektedir. Ayrıca, anlaşılıyor ki halen ABD, PYD eşittir PKK konusunda kör/sağırları oynamaya devam edecektir.

Diploması bir al-ver sanatıdır. Ülkelerin masaya oturduklarında her istediklerini kabul ettirmeleri beklenmez. ABD’den yapılan beyanatlar. Savunma Bakanları görüşmesinden sonra yapılan beyanatlar. Tillerson ziyareti sonrası yapılan basın toplantısında ABD tarafından gelen bazı açıklamalar.  Ve de Tillerson’un ziyareti başlı başına, Türkiye’nin elinin eskisinden daha güçlü olduğu, ABD’nin giderek mevzi kaybettiği yönündedir. Bu tip kriz durumlarını ve yapılan toplantıları, çıkan sonuçları irdelemeden önce tarafların ellerindeki kartları incelemek bizi daha doğru yorumlara götürecektir.

ABD’nin Son Dönem Dış Siyaseti ve Suriye;

ABD’de geleneksel dış siyaset yapıcıları; Dışişleri Bakanlığı ve onun üzerinde Başkan’da gibi görünse de, bu yetki; Pentagon ve Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) ile paylaşılır. Yani ABD’de dış siyaset Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, CIA ve Başkan tarafından ortaklaşa belirlenir. Bu dörtlünün arkasında tabii ki kongre, lobiler, çıkar ve kanaat grupları vardır. Ancak, Trump tarafından; ne CIA, ne Dışişleri Bakanlığı, ne de Beyaz Saray kadrolarına yetkin/ehil personel atanamamıştır. Halen buralardaki birçok önemli kadro boştur ya da Obama dönemi bürokratları tarafından işgal edilmektedir. Bu durum sadece Pentagon için geçerli değildir. Bu durumda ABD dış politikasında Pentagon’un ağırlığı kendini iyiden iyiye hissedilmektedir. Demek istediğimiz Tillerson bu görüşmede ne kadar yetkindi? Bu bir sorudur ve zamanla cevabı görülecektir. Bizce Tillerson Ankara’da görüşülen konuları hiçbirisinde son sözü söyleyebilecek durumda değildi.

ABD’nin İsrail Çıkmazı;

Diğer yandan; ABD Savunma Bakanı Mattis, Brüksel’de PYD’yi aklamak için “isterseniz PYD’yi PKK’dan ayırıp PKK’ya karşı savaştırabiliriz” önerisini getirmiştir. Mattis eski bir asker ve Pentagon’un başındaki isim olarak aklına o anda geleni değil, Pentagon’daki gizli toplantılarda kendisine sunulan hareket tarzlarından birini dile getirmiştir. Zımnen PKK ile PYD’nin aynı örgüt olduğunu bildiklerini söylemiştir.

ABD’nin PYD’ye bakışını göstermesi açısından Mattis’in bu cümlesi önemlidir. Mattis PKK/PYD’nin üzerindeki İran tesirinden ve bundan duydukları rahatsızlıktan emare vermiştir. Bu da bizi PYD/PKK meselesinin aslında ne kadar “İsrail” ile ilgili olduğuna götürmektedir. ABD’nin asıl sıkıntısı; Irak ve Suriye’deki, sayılarının 700 bin civarında olduğu tahmin edilen “İran’ın kontrolündeki paramiliter şia” örgütlerdir. Bugün, bu örgütler üzerinden İran, İsrail’e komşu olmuştur ve bu durum İsrail’i tedirgin etmektedir. ABD İsrail’i bu tehditten korumak maksadıyla, PKK/PYD’yi kullanmak istemektedir. Ancak bu konuda eli o kadar da güçlü değildir. Çünkü PKK/PYD’nin içindeki bir grup, kendini İran’a daha yakın hissetmekte ya da İran tarafından kontrol edilmektedir. Bu durumda ABD’nin işinin çok da kolay olmadığı anlaşılmaktadır. Bu tezimizin doğru olup olmadığı yakın zamanda PKK/PYD içinde yaşanabilecek çatışmalar, ardından şia gruplara karşı PKK/PYD saldırıları olması ile ortaya çıkacaktır. ABD’nin aynı örgütü zamanı gelince Türkiye’ye karşı kullanmayı, ajandasına yazdığını da unutmamak gerekir.

Türk Dış Politikasının Suriye Sınavı;

Türk Dış Politikası “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözü ile tanımlanabilir ve yaşanan krizlerde son ana kadar silahlı gücü kullanmayı düşünmez. Son yıllarda, yanı başında meydana gelen “son büyük paylaşım savaşına” uzak durmuş, ancak, kriz’den en fazla etkilenen ülke olmuştur.  Başlarda sorun rejim ile muhalifler arasında yaşanırken, DAEŞ ortaya çıkarılarak sorun uluslar arası bilindik emperyal devletlerin müdahaleleri ile vekâletler savaşına dönüşmüştür. Obama’nın politikaları ile bölgeye geç müdahale eden ABD kendisine PKK/PYD’yi vekil tayin etmiştir. Türkiye başından itibaren, bölgede güç kazanan PKK/PYD’nin kendisine tehdit oluşturabileceğini değerlendirmiş, ancak ABD tarafından “cambaza bak, cambaza bak diyerek!” sürekli oyalanmış, iç işleri ile uğraştırılmıştır. DEAŞ’ın birden ortaya çıkışı, Irak merkezi hükümetinin ataletli tavrı ile Suriye ve Irak’ta başta Musul ve Rakka olmak üzere birçok şehri hemen hemen hiçbir direnişle karşılaşmayarak ele geçirmiştir. Özellikle Suriye Kuzeyinde Türkiye sınırındaki birçok bölgenin, PKK/PYD’ye çatışmadan teslim edilmesi, Türk Dış Politikasını yapanların oynanan oyunu daha iyi görmelerini sağlamıştır.

Ortadoğu’da masada değilseniz menüye bakın, sözünü hatırlatırcasına Türkiye’nin, oynanan oyunun bir sonraki perdesinin konusu olduğunu anlayan Türkiye; masada oyuncu olmanın birinci yolu olan “sahada olmak” yolunu seçmiştir. Türkiye; Ağustos 2016’da, Özgür Suriye Ordusu ile birlikte “Fırat Kalkanı Harekâtı”nı başlatarak, dostlarının ve müttefiklerinin! Hiç de beklemediği bir zafer kazanmıştır. Cerablus-Rahi-El Bab üçgeninin DAEŞ’ten temizlenmesiyle Türkiye, yaklaşık iki bin km2 ile Suriye’de ben de varım demiştir. Harekât o kadar etkili olmuştur ki, Menbiç’e dönen Türk Taarruz Mihverinin önü Rusya, Rejim ve ABD tarafından kesilmiştir. Bu harekâttan sonra DAEŞ bir daha toparlanamamış, kaybettiği iyi yetişmiş yaklaşık dört bin militanını bir daha yerine koyamayarak, hamileri ve kurucularının beklentilerinden çok daha önce Suriye satrancından çekilmek zorunda kalmıştır. Bugün için çöllerde ve PKK/PYD içinde yeniden düzenlenme ve eğitim faaliyetlerine devam ettiği kendisine görev verilmesini beklediği değerlendirilmektedir.

Türkiye, ikinci hamlesini birincinden, yaklaşık bir buçuk yıl sonra Afrin’e yönelik başlatmıştır. Harekâttan önce yürütülen diplomasi o kadar başarılı olmuştur ki, en azılı müttefiklerimiz! dahi seslerini çıkaramamıştır. Harekâtın başlangıcından itibaren, en yetkili ağızlardan çıkan beyanatlar, müteakip harekâtın Menbiç’e, daha sonra da Fırat’ın doğusuna yapılacağı yönündedir. İşte Türkiye’nin olabilecek en sert şekilde, sahada silahlı gücüyle yürüttüğü diplomasi atağı, ABD’yi hop oturtup hop kaldırmakta, her gün kafa karışıklığı yaratan beyanatlar ve ardı arkası kesilmeyen ziyaretler bu yüzden yapılmaktadır ve yapılmaya devam edecektir.

ABD, Türkiye’nin eski Türkiye olmadığına yönelik işaretleri, aslında 01 Mart 2003 tezkeresi ile almıştır. Ancak, bunun için TSK’yı suçlamış, Balyoz, Ergenekon ve birçok dava ile TSK’yı dizayn etmeye çalışmıştır. Bu davalarda açığa çıkan tehlikeyi gören ve karşı tedbir alan Türkiye’nin, 2007’den itibaren ABD’ye karşı tavrı değişmiştir. Türkiye’nin, artık eski Türkiye olmadığını anlayan ABD,  Türkiye’ye 50 yıl önce yerleştirdiği ve zamanla yetiştirip, büyüttüğü, çok sayıdaki şer odağından, bizce sadece biri olan FETÖ’yü kullanarak operasyona başlamıştır. 07 Şubat 2012’deki MİT Krizi ile başlayan, Gezi Olayları, 17-25 Aralık 2013 Polis/Hukuk darbe girişimi ile devam eden zirvesini, 15 Temmuz darbe girişimi ile yapan bu operasyonlardan istediği sonucu alamamıştır. Bu durum ABD’nin Suriye’de Türkiye ile başının belaya girmesinin asıl sebebidir.

Tillerson’ın Ziyareti ve Sonuçları;

Türkiye; genelde Suriye, özelde PKK/PYD meselesini, beka sorunu olarak görmektedir. Önce Afrin sonra, Menbiç ve ardından zamanı gelince Fırat’ın doğusunun PKK/PYD’den temizleneceğini ve asla sınırlarında, bir terör “oluşumuna” izin vermeyeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. ABD, PKK ile PYD’nin aynı örgüt olduğunu çeşitli şekillerde kabul etmiştir. Ancak, her şeyi göze almış Türkiye’ye rağmen, Suriye’de İsrail’i korumaya ve Suriye’yi sadece İran ve Rusya’ya bırakmamaya dayanan hedefini başkaca nasıl yürütebileceğini halen bilemediği için mevcut politikalarını değiştirememektedir.

Ortaya çıkan birinci sonuç; Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan kriz Suriye ile sınırlı değildir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere 2003’te başlayan 15 Temmuz ile zirve yapan, ABD’nin elebaşlarını koruyan tavrı ile iyice gün yüzüne çıkan FETÖ sorunu, Halk Bankası (Eski) Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla davası ve bu davadaki ABD tavrı, Türk Vatandaşlarına karşı koyulan vize yasağı (Karşılığını hemen görmüş ve geri adım atmak zorunda kalmıştır), Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyacı olan askeri mal ve mühimmata karşı konulan gizli ambargo, vb. ile kendini gösteren ABD tavrı nedeniyle özellikle Türkiye’nin ABD’ye karşı kaybettiği güven duygusu tamir edilmelidir.

– İkinci sonuç; karşılıklı yapılan sert açıklamalarla iyice gerilen ilişkilerin yeni ve daha sert bir açıklamayı kaldıramayacağıdır. Bu yüzden taraflar, ilişkilerin tamamen kopmaması için “karşılıklı olarak duralım bir mola verelim” kararı almışlardır.

– Güven duygusunu kazanmak ve mola vermek maksadıyla, başta Menbiç olmak üzere sorunlu konuları görüşmek üzere bir mekanizmanın kurulması kararı alınmıştır. Türk – Amerikan sorunlu ilişkilerinden hatırladığımız benzer mekanizmalar daha öncede kurulmuştur. (PKK’ya yönelik zamanında Erdoğan-Obama arasında yapılan Washington görüşmesi sonrasında söz verilen İstihbarat Paylaşımına yönelik oluşturulan mekanizma gibi, bu konuda ABD elde ettiği istihbaratın çok küçük kısmını ve gecikmiş olarak verdiğini unutmamak gerekir). Aslında bu konuyu komisyona havale edelim, zaman kazanalım manevrasıdır. Bundan; hem ABD’nin, hem de Türkiye’nin amacı bekle – gör’dür. ABD, Türkiye’nin Afrin’deki başarısı/başarısızlığı ve bunun Türkiye iç siyasetine etkisini görecek, bu arada da kendisi PKK/PYD içindeki “İran” sorununu çözmeye odaklanacaktır. Türkiye ise Afrin’deki harekâtı bitirmeden Menbiç’e bir harekât yapmayı zaten planlamamaktadır. Afrin harekâtının yazdan öncesi bitmesi beklenmediğinden bu geçen sürede ABD’yi sıkıştırmak için bu süreyi kullanacaktır.

– Tillerson, ABD’nin Menbiç konusundaki düşüncesini açıklamış ve “Menbiç’in ABD tarafından vazgeçilemeyecek stratejik öneme sahip bir yer olduğu” nu söylemiştir. Aslında bunu Menbiç konusunda neden sözlerinden duramadıklarını anlatmak için söylemiştir. Ancak; “Şecaat arz ederken merdi kıpti sirkatin söyler” yani: “Kıpti’nin mert olanı, yiğitliğini, kahramanlığını anlatırken hırsızlığını söyler” sözünde olduğu gibi ABD’nin aklındakini açıklamıştır. Menbiç, PKK/PYD’nin Fırat’ın iki kıyısının da kendi kontrolünde olduğu yer olması nedeniyle stratejiktir. Ancak bu stratejik değer ABD’nin Fırat’ın batısı ve Akdeniz’e ulaşma planları varsa geçerlidir. Buradan şu yorumu yapabiliriz, Menbiç konusunda ABD’nin yapacağı bir geri çekilme, ABD’nin bu planlarında önemli değişiklik yaptığını gösterir.

– Türkiye ile ABD’nin oturup konuşalım, sorunlarımızı çözelim biz eski iki iyi müttefikiz aşamasına gelmesi ile Türk – Rus ilişkilerindeki, Türkiye’nin en iyi partneri Rusya’dır, görüntüsünden uzaklaşılmasına ve Rusya’nın Türkiye ile iyi ilişkilerini sürdürmeye daha istekli ve özverili olmasına neden olacaktır. Aynı durum Doğu Akdeniz doğal gaz havzalarındaki Kıbrıs Rum Kesimi ve Ege’deki Yunan aymazlığına da ket vuracak ve Türkiye’nin daha çok Suriye’ye odaklanmasını sağlayacaktır.

Bugünden görülen yakın geleceğe baktığımızda: Türkiye bu görüşmeden çıkan; mekanizma, güven arttırıcı diğer tedbirler ya da “ne Türkiye’nin nede ABD’nin bölgede birbirlerine haber vermeden bir şey yapmayacakları…” vb. kararlara ilişkin diplomatik manevraları masada takip edecek;

– ABD’nin verdiği sözleri yerine getirip getirmediğinin tespitini yapacak,

– Diğer taraftan asıl başladığı “Zeytin Dalı Harekâtı”nı süratle bitirip, müteakip harekâta hazırlanacaktır.

Zamanı geldiğinde ABD, mutlaka önce Menbiç’ten sonra da PKK/PYD’yi geçmişte benzer gruplara yaptığı gibi yalnız bırakıp Fırat’ın doğusundan çekilecek ve Türkiye bu bölgeyi de kontrol altına alacaktır.

Aksi bir durumun, ABD’nin sonu çoktan gelmiş hegemonik güç olma hevesinin, Türkiye tarafından sonlandırılmasından başkaca bir sonucu olmayacaktır.