Türkiye Cumhuriyeti, 20 Ocak 2018 saat 17.00’de 72 uçağın katılımı havadan, ertesi gün saat 11.00’den itibaren başlayan, Özgür Suriye Ordusu(ÖSO) unsurları ile beraber, komando birlikleri ve desteğinde yeterince zırhlı araç ve tank desteğiyle karadan, Suriye’nin kuzey batısında bulunan Afrin’e başlattığı harekâtla, PKK terörünün başladığı 1984 yılından itibaren kendisine karşı bir terör koridoru ve yuvası olan ve özellikle Suriye iç savaşından sonra Hatay ve Kilis illeri için zaman zaman atılan roket ve yapılan taciz ateşleri ile bir sınır güvenliği soruna dönüşen şer yuvasına kuzeyden ve batıdan daha sonra doğu’dan olmak üzere toplam sekiz çıkış arazisinden sınırı geçerek “Zeytin Dalı Harekâtını” başlatmıştır.

Afrin bölgesi olarak tanımladığımız saha; Suriye’nin kuzey batısında, Afrin şehrinin en büyük yerleşim yeri olduğu; kuzeyinde Kilis, batısında Hatay, doğusunda Fırat Kalkanı ile ÖSO ve TSK’nin kontrolüne geçen Azez, güneyinde ise İdlip Misyonu kapsamında TSK tarafından üç adet gözlem noktası kurulan İdlip kuzeyi bulunan, sadece güney doğusunda bulunan Tel-Rifat bölgesinden Suriye Rejimi ile sınırı olan, daha doğru bir tanımlamayla onda dokuzu TSK ve ÖSO unsurları ile çevrilmiş, kuzey ve batısı daha ziyade dağlık, batıdan doğuya pareler uzanan dağlar nedeniyle, batı-doğu uzanımı hattında ters kompartımanlar içeren, kuzeyden güneye inildikçe daha düzleşen araziye sahip, kuzey-güney istikametinde harekâtı vadi ve dere yataklarına kanalize eden, genelde zeytin ağaçları ile örtülü olması nedeni ile tarım yapılan arazi kesimleri dışında gözetleme imkanını kısıtlayan arazi yapısına sahip, yaklaşık olarak kuzeyden-güneye 45 Km., batıdan-doğuya 40 Km. olmak üzere 2 Bin Km²’lik bir alana sahip, içinde göçlerle birlikte yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı bir bölgedir.

Operasyonun başladığı günlerde bölgede yaklaşık 8-10 bin PKK/PYD teröristinin olduğu yetkililerce ifade edilmiştir. Ayrıca PKK/PYD’nin müttefiklerinden aldığı teknik bilgi desteği ile bölgeyi birbiri ardına yerleştirdiği hatlar şeklinde; betonarme mevziler, gözetleme kuleleri ve bunları bağlayan irtibat hendekleri ile tamamen tahkim ettiği, hava taarruzlarından korunmak maksadıyla derin tüneller kazdıkları, operasyonun başlamasıyla daha net bir şekilde anlaşılmıştır. Bu satırların yazıldığı 10 Şubat 2018 tarihi itibari ile PKK/PYD’nin bölgede, uzun süreden beri hazırlık yaptığı ve kendisine öğretildiği şekilde çatışmaya devam ettiği, taktik çekilmeler hariç tespit edilmiş bir toplu bir geri çekilmesinin olmadığı bilakis, Fırat’ın doğu’sundan 500-1.500 arasında PKK/PYD’li teröristin bölgeye geldiği tespit edilmiştir. PKK/PYD’nin elinde uçaksavar ve tanksavar füzeleri hafif ve ağır piyade silahları ve yeterince mühimmatı olduğu ihtiyaç duyduğuna silah ve mühimmat takviyesinin rejimin elindeki bölgeleri de kullanarak yapabileceği anlaşılmaktadır.

Askeri taktik ve strateji açısından “Zeytin Dalı Harekâtını” incelediğimizde: tarafların askeri güçleri ve operasyon bölgesi sınırlarının yaklaşık onda dokuzunun TSK kontrolünde olduğu dikkate alındığında; dış hat durumunda olan Türkiye’nin kendisinden çok daha zayıf olan PKK/PYD’li teröristlere karşı, dış hat manevrası yapmasının, iki ya da üç yerden yapacağı yarma mihverinden yapacağı kuşatma manevrası ile Afrin bölgesini süratle yararak birbirinden ayırması ve PKK/PYD’li teröristlerin çatışma azim ve iradelerini kıracak olan Afrin şehrinin kuşatması ve bu harekâtı ile paralel olarak yarma mihverlerinin yanlara doğru genişletilip sınır hattından itibaren bütün bölgenin temizlenmesi şeklinde olması harekât planının esasını oluşturması beklenebilirdi.

Ancak, uygulamasını gördüğümüzün mevcut operasyonun planlama aşamasında vazgeçilmez olarak kabul edilmiş bazı kıstasların olduğunu bunun mevcut harekâtı şekillendirdiğini kabul etmemiz gerekmektedir. Harekât Planı’nın önemli faraziyeleri olarak; personel zayiatının asgaride tutulması, bölgenin -özellikle kuzey ve batı kesiminin- büyük birlik harekâtına uygun olmaması ve sivil zayiat olmamasının belirlendiğini değerlendiriyoruz.

Hiçbir harekât bire bir planlandığı şekilde yürütülmez ve ilk harekât emrinden itibaren sürekli olarak tadil edilir. Halen sahadan okuduğumuz mevcut harekâtın; her geçen gün evirileceğine, alacağı şekille de terör örgütü ve müttefikleri üzerinde beklenmeyen baskın tesirini devam ettireceğine ve TSK Komutanlarının buna muktedir olduğuna inancımız tamdır. Ayrıca, Zeytin Dalı Harekâtının, Türkiye’nin PKK/PYD konusunda yapacağı hamlelerin sadece birinci aşamasını oluşturduğu, sırada Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki yaklaşık 580 km uzanan bölgenin olduğunu ve bu sıralamanın ilgili devlet makamları tarafından ilan edildiğini akıldan çıkarmamalıyız.

ABD’nin Derdi Ne?

Askerlik sanatı açısından, Türk Silahlı Kuvvetlerinin muharip gücü ile ABD’den ve Batı dünyasından aldığı onca silah ve eğitime rağmen PKK/PYD’nin hem Afrin’deki hem de toplam muharip gücü karşılaştırıldığında görülecektir ki PKK/PYD’nin, TSK karşısında tutunma ya da var olma şansı yoktur. Peki, bu durumun PKK/PYD ya da müttefikleri tarafından bilinmemesi mümkün müdür? Türkiye’nin tüm karşı çıkışına ve uyarılarına karşın ABD neden PKK/PYD ile iş tutmaya devam ediyor?

ABD’nin PKK/PYD ilişkisini anlamak için ilişkinin başladığı 2014’lere gitmek gerekir, bu tarihte ABD’nin başında Obama yönetimi vardır. Obama ve yönetiminin Ortadoğu politikası, bugünkü Trump’ın yürüttüğü politikadan çok daha farklıydı. 2014 yılı Obama yönetiminin politikasına bakıldığında; İsrail’in Ortadoğu’daki şımarık hareketlerinin ABD’ye zarar verdiği yönünde bir düşüncenin hâkim olduğu söylenebilir. İran ise özellikle nükleer anlaşmadan sonra bugün olduğu gibi şeytanlaştırılmamıştır. Obama’nın bu konudaki temel politikası, Afganistan ve Irak müdahalelerinin ABD’ye yarardan çok zarar getirdiği yönündedir ve başkanlığının ilk yıllarından itibaren bu bölgelerden asker çekmeye başlamış ancak, Afganistan’dan da yaşanan sıkıntılardan dolayı bu ülkede istediği çekilmeyi başaramamıştır. Irak’ı ise çok erken bıraktığı bunun DAEŞ’in doğmasına ve Irak’ın İran’ın etkisine girmesine neden olduğu yönünde ülkesinden özellikle Cumhuriyetçi Partililerden eleştiri almıştır.

İşte Obama’nın bu politikasının, ABD’nin Suriye’yi Rusya’ya kaptırmasına neden olduğu yönünde yaklaşan 2016 seçimlerinden önce yapılan eleştiriler, Demokratları ve Pentagonu harekete geçirdi ve Obama yönetimi altı yıllık başkanlık dönemi politikalarının tersine, Türkiye’yi çok kızdıracaklarını bilmelerine rağmen (ki bu konuda Türkiye’ye karşı CIA destekli birçok bölme-parçalama-etkisizleştirme ya da en azından, iç işleri uğraştıracak müdahaleleri devreye sokacaklardı (terör olayları, darbe girişimi vb.)) Suriye’ye yerleşerek en azından Rusya’yı dengelemek maksadıyla kendileri için savaşacak bir vekil buldular. Bu vekil tabii ki 30 yıldır zaman zaman kullandıkları en kullanışlı maşa olan PKK idi, ufak ve alışılmış bir oyunla bu örgütün Suriye’deki ismini değiştirip bir de yanına birkaç Arap aşireti koydular ve bu sayede görünürde DAEŞ’e karşı savaşacak ve aslında ABD’ye Suriye’de etkisini arttıracağı kuvvetli ve kendisine yakışır bir oyuncu kimliği kazandıracağı birçok üs kuracağı alan yaratacaktı, ABD iç kamuoyuna da gerekli mesaj verilecekti. Türkiye mi? Planlarına göre; Türkiye çoktan kendi iç işleriyle uğraşır hale gelmiş olacaktı.

Trump ve yönetimi için Amerikan iç siyasetinde işler seçim aşamasından itibaren hiçte iyi gitmemiş, seçimin kazanılmasına rağmen Amerikan elitinin ve müesses nizamın Trump karşıtlığı devam etmiştir. Seçim aşamasından itibaren Trump yerli yahudiler tarafından desteklenmemesine karşın, siyonist lobiciler ve İsrail tarafından ateşli bir şekilde desteklenmiştir. (Amerika’da Yahudiler nüfusun çok azını yaklaşık %3 oluşturmasına rağmen, medyanın ve paranın % 80’i bu grubun elinde olduğu bilinen bir gerçektir). Trump, Ocak 2017’de göreve başladığında Obama döneminde başka amaçlarla başlatılan ABD-PKK/PYD ortaklığını önünde hazır buldu, Obama döneminin İsrail’e uzak, İran’a karşı nötr politikaları, Türkiye’nin PKK/PYD’ye bakışını umursamaz tavrına rağmen, Trump Başkanlığını kurtarmak için Ortadoğu’da sıkışıp kalan, Obama döneminde kendisini ciddi bir İran tehdidi altında hisseden şımarık çocuk İsrail’e ve ülkesindeki arkasını dayadığı Siyonistlere seçim döneminde verdiği sözleri yerine getirmek için Obama’nın Ortadoğu politikasını tamamen değiştirdi ve öncelikle her cumhuriyetçi başkanın yaptığı gibi silah lobisini de doyurmak için, Mayıs 2017’de Suudi Arabistan’a giderek İsrail’in etrafında Mısır, Suudi Arabistan ve BAE ile “Küre Koalisyonu”nu kurarak hem İran’a karşı sıkıştırma operasyonunu başlattı hem de İsrail’e yeni dostlar yarattı bu arada da özellikle Suudlara milyarlarca dolarlık silah satışını sağladı. (Ancak, Trump bu koalisyona, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması hareketi sonrasında, BM Genel Kurulundaki oylamadan çıkan sonuçla çok da güvenmemesi gerektiğini herhalde anlamıştır). (“Küre Koalisyonu”nun kurulmasının hemen arkasından ortaya çıkan Katar krizi, aslında Katar Emir’inin “küre”ye el koymamasının karşılığıdır). Trump daha sonra açıkladığı ulusal strateji belgesinde de ifade ettiği gibi İran’ı açıkça düşman olarak belirlemiştir.

Suriye iç savaşına patlak verdiği 2011 yılından itibaren, rejimin yanında olan İran, Obama döneminden itibaren Irak’ta sahip olduğu kazanımlarla birlikte İsrail’e Suriye’deki varlığı ile komşu olmuştur. İran, Rusya ve Suriye Rejimi işbirliğinden rahatsız olan İsrail, ABD’nin desteğine güvenemediği için, çok cılız birkaç girişimi dışında Suriye iç savaşına karşı sessizliğini sürdürmüştür. İsrail’in son bir yılda Suriye’ye yaptığı hava taarruzları ve her fırsatta dile getirdiği Hizbullah terörü Trump sonrası ABD politikalarının en önemli göstergesidir. 10 Şubatta Golan Tepeleri bölgesinde Suriye’de İran İHA’sına operasyon yapan bir İsrail F-16’sının Suriye tarafından düşürülmesi ile işler Suriye’nin güneyinde de ısınmaya başlamış, değişen İsrail hareketlerine Rusya dur demiştir.

Konunun Türkiye’yi etkileyen tarafı ise şöyledir. Trump sonrasında değişen ABD Ortadoğu politikası; İsrail’in yalnızlıktan kurtarılması ve İran’a karşı korunmasını içermektedir. Ve bunu sağlamak için küre koalisyonu kurulmuştur ancak yetersizdir, İran doğal düşmanları ile güneyden çevrelenmiştir, fakat Türkiye ABD’nin bu konudaki stratejisini bozacak şekilde İran’a her platformda arka çıkmaktadır yani Türkiye olmadan İran küre koalisyonundan çok da etkilenmeyecektir, diğer yandan İran’ın Suriye’deki etkisinin kırılması ayrı bir meseledir.

Trump dönemi başından itibaren PKK/PYD konusunda ABD’nin yaşanan kafa karışıklığının sebebi; Obama döneminde başlayan ve Pentagon’daki askeri bürokratlar tarafından yürütülen PKK/PYD işbirliğinin başlangıç gayesi ile bu günkü amacının arasındaki farktır. Pentagon Kuzey Suriye’de oluşturulacak bir PKK/PYD devletçiği ve bunlara monte edecekleri Barzani devletçiği ile (bu konudaki emareler 10 Şubatta Erbil’de Kuzey Irak Parlamentosundaki konuşmalar ve Barzani’nin bazı milletvekillerinin Afrin’de yapılan gösterilere katılmasında görülebilir). İsrail’i uzaktan korurken, İran’ın Suriye’deki etkinliği kırabilecek hamleleri yapabileceklerini ve kurdukları üslerle de gerektiğinde İran’a müdahale edebileceklerini, Türkiye’nin ABD desteğindeki PKK/PYD ile mücadele ederken yıpranacağını ve başarılı olamayacağını değerlendirerek, bir taşla iki kuş vurmanın hesabını yapmaktadırlar. Trump ve kendi getirdiği bürokratlar ise, Türkiye’ye rağmen PKK/PYD’yle birlikte olmayı içeren politikaların, ABD dış siyasetinde, NATO’da ve dünyada yaratacağı kırılmanın hesabını yapamamaktadırlar ve ortada kalmışlardır.

Pentagon: Sovyetler Birliğinin 1979’da başladığı Afganistan harekâtı başlangıçta oldukça başarılı olmuş, ancak ABD’nin Afgan mücahitlere verdiği Stinger füzeleri ve Sovyet yapımı silahlar ile durum tersine dönmüş 1989 yılına gelindiğinde, Ruslar Afganistan’da yaklaşık 15 bin ölü, bunun iki katından fazla yaralı olmak üzere 50 bin asker zayiatı, 300’den fazla helikopter, 100’den fazla uçak kaybı yaşamış, asıl önemlisi itibarlarını kaybederek, yaşadıkları travma ile zaten çatırdayan imparatorluklarını kaybetmişlerdi. ABD’deki bazı mahfiller Afganistan’da Sovyetler Birliğine karşı kazandıkları bu zaferden esinlenerek, benzer bir travmayı Türkiye’ye yaşatıp, 2012’den beri başaramadıkları, en son sahnesini 15 Temmuz 2016’da oynadıkları “Türkiye’yi tekrar boyundurukları altına alma/hegemonyalarını tekrar kabul ettirme” oyununun son perdesini, Suriye’de PKK/PYD üzerinden oynayarak Türkiye’ye hak ettiği dersi vermek! hevesindedirler. Bu şekilde hem İran hem de Türkiye sorunu ortadan kalkacaktır.

ABD Türkiye’ye gerçekten bu hasımlığın içinde mi? Yoksa biz olayları yanlış mı okuyoruz? ABD’nin son dönemde Ortadoğu’yu şekillendirmeye yönelik bazı hamleleri olduğu sır değil, bu hamlelere karşı Türkiye’nin yaptıklarına sondan başlayarak bakalım, PKK/PYD’ye yönelik Zeytin Dalı Harekâtı, Katar Darbe Planı, Kuzey Irak Referandumu, “Fırat Kalkanı Harekâtı” ile DAEŞ’in Suriye’de etkisizleştirilmesi, Türkiye’nin Sisi liderliğindeki Mısır’a bakışı, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaması, İsrail politikası vb. Siz ABD’de strateji üreten bir yetkili olsanız bu Türkiye’ye haddini bildirmek istemez misiniz! Türkiye’nin son dönem politikalarına kısa bir göz atalım.

Mayıs 2017 “küre koalisyonu” sonrası Suudi Arabistan ve BAE’nin başını çektiği Katar Darbe Planı’na, Türkiye asker ve yiyecek göndererek anında cevap verdi, ABD afalladı çelişkili birkaç açıklama ve sonrasında birkaç milyar dolarlık silah anlaşması rüşveti ile bölge işbirlikçilerini yalnız bırakmak zorunda kaldı.

Türkiye; ABD tarafından; Suriye ve Irak’ı yeniden şekillendirmek, Suriye’ye müdahale ederek buraya yerleşmek, Suriye’de emrinde bir PKK/YPG devletçiği kurmak vb. maksatlarla kurulan DAEŞ’e en fazla darbe vuran ülkedir. Irak’ın başlattığı Musul harekâtına katılan ve başlangıçta koalisyona katılması hiçte istenmeyen!, Gedü ve Başika’da bulunan TSK Birlikleri ve eğittiği Türkmen Birlikler ile bu harekâtta en az 1.000 DAEŞ militanını etkisiz hale getirmiştir. Türkiye’de yapılan operasyonlarla bugün itibari ile 4.500 DAEŞ’li tutuklu/hükümlü durumdadır. Fırat Kalkanı Harekâtında en az 3.500 DAEŞ teröristi imha edilmiştir ve aslında bu harekât sonrasında DAEŞ bir daha hiçbir yerde tutunamayarak, şimdilik etkisiz bir oyuncu haline gelmiştir. DAEŞ’e bu büyüklükte zarar veren başka bir ülke yoktur, ne Suriye Rejimi, ne Rusya ne de ABD başta olmak üzere başka bir devlet, DAEŞ’in Suriye’de vaktinden önce Türkiye’nin hamleleri ile etkisizleştirilmesini beklemiyordu, ancak bu durumun en önemli sonucu: PKK/PYD’nin AB tarafından desteklenerek Suriye’de kurdurulacak yeni bir uydu devletçiğin erkenden açığa çıkmasına neden olmuş ve Türkiye’nin geciken Afrin operasyonunun başlamasına sebep olmuştur.

Burada yeri gelmişken ABD tarafından sonraki bazı operasyonlarında kullanılmak üzere DAEŞ’in şimdilik çölde ve PKK/YPG’nin içinde eğitime alındığı ve toparlanmaya çalışıldığını, Afrin Harekâtında Türkiye’ye karşı Afrin’de ve Türkiye içinde terör eylemlerinde kullanılmasının da pek muhtemel olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Kuzey Irak’ta Barzani’nin özellikle ABD’li ve İsrail’li dostlarına güvenerek giriştiği bağımsızlık referandumu ve sonrasında yaşananları hatırladığımızda, Türkiye’nin takındığı tutum, Irak merkezi hükümeti ile olaya müdahalesi ve sonrasında ABD’den gelen önce cılız sonra ikircikli açıklamalar ve sonrasında Barzani’nin yalnız kalması ve bugün referandum öncesindeki kazanımlarını da bırakarak Ortadoğu siyasetinden silinmesi, evet burada da Türkiye ABD’ye tarihi bir gol atmıştır. ABD şimdilik bu kartını çekmiş Suriye’deki PKK/PYD manevrasındaki başarısına bağlı olarak bu kartını tekrar oyuna sürecektir.

Zeytin Dalı Harekâtına sadece ABD’ye mi karşı?

Suriye iç savaşının diğer başat oyuncuları olan NATO, İsrail, Avrupa Birliği, İran, Suriye Rejimi ve Rusya’nın Zeytin Dalı Harekâtına bakışları incelendiğinde, “Türkiye’nin sınır güvenlik kaygılarını anlıyoruz”la başlayan ve “ama” ile devam cümleler, aslında hiçbirinin Türkiye’nin aldığı bu inisiyatiften memnun olmadıkları görülmektedir.

NATO’nun, ABD olduğu, ABD’nin NATO olduğunu söylersek, aklı başında hiç kimse bize itiraz etmez genel sekreterin –laf ola beri gele- açıklamalarını bu kapsamda okursak bu konuda çok bir şey söylemeye gerek olmadığı sanırım anlaşılacaktır. ABD’nin bölge politikalarının öznesinin İsrail olduğunu düşündüğümüzde İsrail’i ayrıca değerlendirmeye hacet olmadığı açıktır.

Avrupa Birliği’nin esas unsurları Fransa ve Almanya’nın, tutumu her zamanki gibi gizli bir düşmanlık içindedir; Fransa tarihi ajandasında etki alanında gördüğü ve son yıllarda sesini bile çıkaramadığı Suriye’de, Türkiye üzerinden çelişkili ve korkak ifadelerle “ben de varım” demeye çalışırken, şimdilik iç siyasetle uğraşan ve Türkiye düşmanlığını artık alenen yürüten Almanya kendince, leopard tankları ve medya’sı üzerinden Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışıyor.

Türkiye’nin her fırsatta batıya karşı korumaya çalıştığı, dostluğunu gösterdiği, İran, her ne kadar Türkiye’ye açıktan muhalefet edemese de el altından yaptığı faaliyetler, Devlet Televizyonundan yaptığı “Türkiye sivilleri öldürüyor!” propagandası ve alt seviyeden yaptırdığı beyanatlarla, asıl niyetini açığa vuruyor.

Suriye Rejimi ve Rusya, Zeytin Dalı Harekâtı’na hava sahasını açarak yeşil ışık yakmış görünüyor. Her ne kadar zaman zaman işbirliği yapmış olsalar bile- ülkesinin yaklaşık üçte birinin ABD kontrolündeki bir örgütün işgalinde olmasından pek de memnun olmayan Rejimin, PKK/PYD’nin Türkiye tarafından hırpalanmasından şikâyet etmesi beklenmemelidir. Bir taraftan da kendi kontrolündeki bölgelerin PKK/PYD tarafından kullanılmasına izin vererek, hem Türkiye’ye kendini kabul ettirme hem de daha fazla yıpranmasını sağlama girişimi sahada ilk günden itibaren görülmektedir. Şimdilik, Türkiye’nin girdiği yerlerden zamanı gelince çıkması için Rusya’ya güvenmekten başkada bir çaresi yoktur. Rusya ise İdlip misyonu kapsamında Türkiye’den beklentileri, ABD ile Türkiye’nin arasını daha da açma fırsatı ve son dönemde Türkiye ile sağladığı işbirliğinin kendisine sağladığı avantajların devamı için şimdilik kaydıyla Türkiye’nin yanında görülmektedir.

Özetle, İran, Suriye Rejimi ve Rusya’nın; Türkiye’nin müdahaleleri ile Suriye’deki durumun daha kaotik bir hale dönüştüğünü düşündükleri ve Türkiye’nin Suriye’de inisiyatif kazanmasından memnun olmadıkları, zamanı gelince kurulacak barış masasında Suriye’de vekilleri ile birlikte güç bulunduran bu devletlerin yeni bir ortak istemediklerini söyleyebiliriz. Avrupa Birliği’nin dış politikada etkin güçlü bir Türkiye yerine içine kapanmış, iç sorunları ile uğraşan ve ABD’nin istediği gibi bölünmüş bir Türkiye hayalleri olduğunu düşünmek için oldukça çok sebebimiz bulunmaktadır.

Sonuçta; Başta ABD olmak üzere Avrupa Birliği, Türkiye’nin “Zeytin Dalı Harekâtı”nda başarısız olmasını, kendilerine has sebeplerle istedikleri ve zamanı gelince bir şekilde bunun için çalışacakları muhakkaktır.

Hedef Türkiye Değil mi?

“Türkiye Cumhuriyeti içinde bulunduğumuz günlerde istiklal mücadelesinden bu yana belki de hiç bu kadar beka sorunu ile karşılaşmamıştır”. Bu çok doğru cümle bugünlere çeşitli mealdeki şekilleri ile çok sayıdaki devlet adamı ve akil insan tarafından dile getirilmektedir. Devletin milli güç unsurlarını başta ekonomi olmak üzere bu konuda hazırladığını, iç ve dış siyasetin de bu konuda çalıştığını değerlendiriyoruz, yukarıdaki tehdit değerlendirmesi yapıldığında milli gücün en önemli sert gücü olan silahlı gücünün hazırlanması kabul edilmelidir ki en önemli husustur. Bu konudaki düşüncemiz belki faydalı olur diye aşağıda sıralanmıştır.

Tarihinin en travmatik olayını yaşayan TSK, çok kısa zamanda kendini toparlayarak Fırat Kalkanı Harekâtını başarıyla gerçekleştirmiş, iç güvenlik harekâtında tarihinde olmadığı kadar başarılı olmuş, şimdi de Zeytin Dalı Harekâtını kendisine yakışır şekilde yürütmektedir. Ancak bu durum karar verici siyasileri ve TSK’yi rehavete sokmamalı, sonuçta Türkiye’nin tek düşmanı PKK/PYD olmadığı, müttefikimiz dediğimiz ABD ve AB başta olmak üzere, Yunanistan Başbakanı ÇİPRAS’ın; Davos’ta para istemek için sarf ettiği “Dostlarımızın Türkiye gibi agresif/saldırgan bir komşu ile yaşamanın ne olduğunu anlaması gerekir” mealindeki sözleri ya da Kardak krizinin yıl dönümündeki tavırları gözden ırak tutulmamalıdır. Yukarıda bahsettiğimiz riskler dikkate alındığında ve oyun kuran terörist sevici ülkelerin oyunlarının bozulması maksadıyla, ivedilikle bazı tedbirlerin alınması gerektiğini değerlendiriyoruz.

Zeytin Dalı Harekâtına hız verilmeli; çıkış arazilerinin birleştirilmesini müteakip derinlikteki arazi kesimlerine el atacak mihverlerden Afrin şehrine bir an önce kontrol altına alacak arazi kesimlerine ulaşılmalı, terör örgütünün kırsalı desteklemesinin önüne geçilmeli,

– Harekâtın uzaması durumunda; harekâtın mart ayının sonundan önce bitirilememesinin yurtiçinde yürütülen iç güvenlik harekâtını sekteye uğratabileceği değerlendirilmeli, terör örgütünün daha fazla yardım alacağı bu durumun daha fazla asker kaybına sebep olurken, şu anda sesi çok çıkmayan Batı’dan çıkan sesin daha gür çıkmasına sebep olacağı harekâtın dış politika açısından zora gireceği beklenmeli,

– TSK’nin personel mevcudu; herhangi bir seferberlik ilanına gerek duyulmadan % 120’ye çıkarılmalı, bu maksatla, mevcut konjektür de istifade edilerek Uzm.Erb. ve Söz. Er temini hızlandırılmalı, lider personel olarak Sb./Asb./Uzm.Erb. ihtiyacı emekli, müstafi personelden karşılanmalı, ayrıca yetiştirme faaliyetlerine hız verilmelidir. TSK içinde bulunduğumuz günlerde, yıllarca yetiştirdiği kurmay subayların en az % 76’sını, savaş uçağı ve helikopter pilotlarının en az % 75’ini hain oldukları için ihraç etmiştir, -pilot ihtiyacı için gidilen yol diğer personel içinde uygulanmalıdır- çünkü ancak bu sadece basına yansıyan ve aslında buzdağının görünen yüzüdür.

2005 yılından itibaren TSK’ne karşı yürütülen davalar ve özellikle FETÖ’nün Emniyet teşkilatında hâkim olduğu 2014 yılına kadar birçok askeri personel kendisine kurulan, dava tehdidi, ses kaydı vb. kumpaslarla TSK’den istifa etmek zorunda kalmış, buna darbe girişimi sonrasında yaşananları ve darbe girişimini engellemedeki zafiyetten dolayı -konuyu onur meselesi yaparak- emekliliğini isteyen çok daha fazla personel de katılmıştır. TSK’nin lider personel ihtiyacının bir bölümü bu şekilde karşılanması yoluna gidilmeli,

– TSK’nin ihtiyaç duyduğu harp silah araçları ve mühimmat tedarikine önem verilmeli; özellikle son yıllarda süratle gerçekleşen savunma sanayi projelerinin yanında, çeşitli sebeplerle bugüne kadar geciktirilmiş Altay Tankı projesine hız verilmeli, özellikle ihtiyacımızın çok daha fazla olacağı beklenen yedek parça üretimi konusunda yerli sanayi tesisleri ivedilikle harekete geçirilmeli, mühimmat imalatına hız verilmelidir.