Stratejinin babalarından biri olan Carl von Clausewitz der ki, başınıza Savaş Sanatını bilen birisini getiriniz. Bin yıllar boyunca savaşlar vermiş ve sayısız devletler kurmuş olan ordu millet olarak tanımlanan Türk Milletini yönetenler de elbette neredeyse her zaman asker kökenli veya savaş sanatını iyi bilenler kişiler olmuşlardır. Dünyada kendine özgü askeri düzen, taktik ve stratejiler ile önemli ve özel yer edinen Türk milleti başka milletlerce de örnek alınmakta ve hatta bir çok kez düşmanları tarafından bile övgü ile karşılanmaktadır. Ancak burada bahsedilen savaş sanatı, ordu veya asker kavramaları diğer milletlerin uyguladığı kavramlarla karıştırılmamalıdır. Çünkü Türk milleti sosyolojik ve psikolojik olarak temelde ordu millettir. Burada diğer milletlerdeki gibi savaş sanatı, sadece ordu ve asker sadece muharebe, dövüş, kavga, saldırı, kırma, yıkma gibi anlamlarda kullanılırken, Türklerde töre ve devlet geleneği gereği daha geniş açıdan kültürel değer olarak değerlendirilmiş ve tam bir strateji kavramı olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda Eski Türklerde savaş, düşünüldüğü gibi sadece düşüncesizce kavga etmek ve ordu da buna alet olan bir kurum olarak gözükmekten ziyade hem sosyolojik, hem ekonomik, hem politik, daha da önemlisi olarak stratejik düşünce ile düzenli biçimde, yabancıların hayran kaldıkları sıkı disiplin, yüksek ahlak ve inançla birlikte değerlendirilmelidir. Aynı zamanda ister Eski Türkler de isterse de modern stratejistler tarafından da Savaş Sanatı “Strateji” olarak belirtilmektedir. Eski Türklerde ailede veya devletin yönetsel kademelerinde görev yapan kişiler erkek, kadın fark etmeksizin asker sayıldıklarından, her türlü sivil ilişkiler de askeri disiplin içinde gerçekleştirilmiş ve düşünceler de belirli stratejiler üzerinde hayata geçirilmiştir. Ve tüm dünyada kuralsız koşulsuz olarak devlet kurma, devlet yönetme ve savaş ustası olarak kabul gören ve hayranlık duyulan Türklerin karakterine de psikolojisine de asker disiplini en iyi biçimde yansımış ve bugün de her bir Türk çocuğunun kanında, ruhunda kendi yerini almıştır. Bu yüzdendir ki, Türkler diğer milletlerden farklı olarak çoğu zaman, özellikle sıkıntı, tehlike ve olağanüstü durumlarda dik duruşlu, planlı, programlı, tedbirli, örgütçü, direnişçi, gelecekte olabilecekleri anlayan ve kararlı Asker veya Stratejist liderlere ihtiyaç duymuş ve onları desteklemişlerdir. Ayrıca, savaş ve terör zamanlarında bu durumdan gerçekten anlayan ve çıkış yolunu bilen özel eğitimli kişiler en iyi çareyi bulabileceklerinden dolayı, doğal olarak başa da onlar gelmektedirler.

Bir dönem bağımsızlıklarını kaybeden Türk Devletlerinin vatandaşları ve o cümleden Sovyet ordusunda hizmet eden Azerbaycan Türkleri ve diğer Türk ve Müslüman topluluklar çoğu zaman sadece askeri inşaat alanlarında vs. gibi geri hizmetlerde çalıştırılıyor,  silah ve savunma gibi özel eğitimleri ise neredeyse hiç almıyorlardı.  Silahlarla tanışlıkları sadece eve dönüşte hatıra resimleri çektirme zamanında oluyordu veya ciddi bir biçimde özel askeri bilgiler öğretilmiyordu. Milli duygular bir gün isyana neden olabilirdi ve bu yüzden Türklere özel eğitimler verilmemeli, verilse bile milli duygulardan yoksun bırakılarak yetiştirilmeliydiler.  İstihbarat ve Ordu mensupları temelden milli biçimde yetiştirilemiyor,  Moskova’nın önceden seçimi, kontrol ve izni ile sadece Azerbaycan sınırları dışında kaliteli üst düzey eğitim alınabiliyordu. Ancak tarihi gerçekleri iyice incelediğinde görmekteyiz ki, sadece kendilerine ihtiyaç duyulduğu durumlarda yine en öne ve en önemli görevlere Savaşçı Millet olan Türkleri gönderiyor ve yardım isteniyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı farklı bölgelerde kurulmuş olan Türk Birlikleri veya özel görevlere gönderilen Türk kökenli askerler buna güzel örnektir.

Sovyetler Birliği döneminde Stratejik İstihbarat Generali rütbesine yükselebilmiş ilk Türk Haydar Aliyev olmuştur. Haydar Aliyev’in Azerbaycan KGB’sinde şube müdürü çalıştığı dönemden başlayarak, Azerbaycan KGB’sine başkan olması, sonralar Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin yöneticisi seçilmesi ve daha sonralar Dünyanın Süper Gücü konumunda olan SSCB’nin Başbakan Yardımcılığı konumuna yükselerek, hatta SSCB’ne Başkan adayı olarak gösterilecek duruma gelmesi bu durumu tam tersine çevirmiş ve Millileşme süreci başlamıştır.  Dönemin tüm baskı ve koşullarına rağmen General Haydar Aliyev bu milli düşüncesinden dönmemiş ve Azerbaycan’da temelden Askeri eğitimli kişilerin yetiştirilmesi için Sovyetler Birliğinde ilk milli askeri liseyi – Nahçıvanski Adına Askeri Okulu açtırmış ki, tüm uyarılara ve Moskova’ya rağmen okula adını verdirdiği Cemşid Nahçıvanski de Stalin’in  kurbanı olmuş vatansever bir Azerbaycanlı general olmuştur. Tüm bunlara mütakiben yeni askeri fakülteler ve okullar da faaliyete başlamıştır.  Yine General Haydar Aliyevin araştırmaları ve sahip çıkması ile birçok Azerbaycanlı asker, istihbaratçı, bilim adamı, sanat adamı vs korunmuş ve halka kazandırılmıştır. Hatta yanlışlıkla hain olarak damgalanan Azerbaycan evlatlarının beraat alması ve toplum içinde tanıtılması yine General Haydar Aliyev’in sayesinde olmuştur. Bu bağlamda İkinci Dünya Savaşı zamanı Faşist rejime karşı savaşmış, vatansever Azerbaycanlı, Almanların taktığı Mixaylo lakabı ile ünlenen, faşistlerin korkulu rüyası Gerilla Sabotaj hareketinin İstihbarat Teğmeni Mehti Hüseyinzade’nin yanlışlıkla hain olarak damgalandığının ortaya çıkarılması ve ölümünden sonra bile olsa SSCB Kahramanı olarak ödüllendirilerek beraat ettirilmesi, bizzat Haydar Aliyev’in araştırmaları sayesinde olmuştur. Haydar Aliyev daha genç bir istihbarat subayı iken Sovyet ordusu sıralarında olsa bile, İran’da kurulmuş olan Azerbaycan Milli Hükümeti lehine ciddi faaliyetler yürütmüş ve bir yurtsever olarak Azerbaycan halkının birliği, beraberliği ve yükseliş için dönemin koşulları içinde canı gönülden çalışmıştır. Azerbaycan’da istihbarat kurumunda (KGB’de) çalışarken, her şeyden önce milli bilince sahip, yurtsever, tarihini bilen ve vatanı Azerbaycana bağlı milli kadroların yetiştirilmesi için o günkü koşullarda ve yetkileri çerçevesinde çok büyük girişimlerde bulunmuş ve istihbaratın kritik noktalarına Azerbaycanlıların yerleştirilmesi ve milli değerlere sahip yeni istihbaratçı kuşağının yetiştirilmesi için özenle çalışmıştır. Aynı zamanda Azerbaycanlı gençlerin daha rahat biçimde istihbarat teşkilatına girebilmesi, üst düzey istihbarat eğitimi veren okullara gönderilerek yetiştirilmesi de bu sürecin bir parçası olmuştur.

Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte Rus Sovyet ordusunun eski bölgeleri kontrolde tutmak için son çırpınış olarak yaptığı kanlı faaliyetler ile temeli atılmış olan sorunlar alevlendirilmiş ve sonrasında Sovyetlerin dağılması ile birlikte dış güçlerin maşası olan Ermenistan, tarihi Azerbaycan Türk topraklarına karşı işgal hareketi başlatmış ve Azerbaycan toprağı olan Karabağ bölgesinde kanlı cinayetler, toplu katliamlar yaparak genel insanlık hukukunu ve savaş hukuku kurallarını ayaklar altına alarak durmadan ilerliyordu. Ülkedeki siyasi buhran git gide artıyor, terörizm ve separatizm (bölücülük) had sayfaya ulaşıyordu. Mevcut dönemlerde ülke yöneticileri tüm bu olayları kontrole almak ve sonlandırmaya çalışıyordu. Ancak nafile… Ordu, İstihbarat ve diğer güvenlik kurumlarının başına ve en önemli kadrolarına Savaşın S’sinden İstihbaratın İ’sinden anlamayan ve bu gibi konularda hiç bir temel eğitim bile almayan kişiler getiriliyor ve acı bir gerçek ki, bu kişiler de kendilerini o göreve getirenleri dinlemiyor ve başıbozuk hareket ediyorlardı. Devletin en kritik kurumu olan Savunma Bakanlığı, İstihbarat Kurumu ve diğer özel kurumlar ise ilkel yöntemlerle ve yönetime karşı sorumsuz bir biçimde hareket ediyor, doğru istihbaratı doğru yerde ve anında siyasi karar vericilere ulaştırmıyordu. Ordu demek disiplin demektir, bir başkomutanın, savunma bakanının veya genelkurmay başkanının savaş ve çatışma olan bölgelerden habersiz olması, olaylara anında tepki verememesi, astlarına sözünü geçirememesi, kıt olan askeri kaynakların doğru ve uygun biçimde dağıtılmasını sağlayamaması ve orduyu örgütlü bir biçimde harekete geçirememesi tartışmasız ve doğal olarak hiç kimse tarafından takdirle karşılanmaz ve Askeri ve İstihbarat eğitimi almış kişiler tarafından da kesinlikle göz ardı edilemez.

Bağımsızlık ilanından sonra ülkede olağanüstü derecede kaos ortamı oluşmuş, kendi kişisel çıkarlarını milli çıkarlardan üstün tutan kişilere iyi fırsat doğmuş, terör ve kriminal grupların önü açılmış, millet bir birine düşürülmüş, yönetime devlet adamlığı disiplininden yoksun ve yönetmede aciz olan kişiler gelmiştir. İlk olarak Azerbaycan SSC son başkanı, bağımsızlıktan sonradan ise 1. Cumhurbaşkanı olan Ayaz Mütlellibov’a görevden el çektirilmiştir ki, hemen Rusya yanlısı olarak Rusya’ya kaçmış ve yaşamını orada devam ettirmiştir ve yerine 2. Cumhurbaşkanı olarak Ebülfeyz Elçibey göreve getirilmişti. Ülkenin dört bir yanında bölücü faaliyetler hortlamış ve yavaş yavaş separatistler sözde devletlerinin bağımsızlıklarını bile ilan etmeye başlamışlardı. Orduyu Ruslardan temizleme ve yeniden yapılandırma düşünceleri uygulamaya konulduğu bir dönemde Gence kentinde yasal yönetime karşı darbe girişimi ve isyan bayrağı yükselmiş olup başkent Baküye doğru rota alınmıştı.

Yeniden bağımsızlığını kazanmış olan ülkenin tüm idealleri suya düşmek üzere, millet ise çaresiz durumda uçurumun kenarında beklemekte idi.  Peki vatanı kim kurtaracaktır,  milli birliği yaratacak, etnik,  dini, sosyal ve siyasi dayanışmayı sağlayacak, bütünleştirici siyasi ve askeri kimlikli bu çare kimdir, orduyu tam disiplin altında toplayacak ve istihbaratı yeniden kontrol altına alarak iç ve dış hain, düşman güçlere karşı savunma mekanizmasını kim kuracaktır?! Böyle bir durumda, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde Azerbaycan’ın bayrağını yeniden resmen dalgalandırmayı başarmış ve ülke içinde siyasi ve askeri deha olarak tanınan, sevilen ve sayılan Haydar Aliyev’i halkın da yoğun ilgisi ve isteği üzerine Cumhurbaşkanlığı görevini teslim alması için başkent Bakü’ye davet edilir. Bu davet Ebülfez Elçibey’in Azerbaycan Devletine ve Azerbaycan Türk Milletine en büyük hizmeti olmuştur.

General Haydar Aliyev’in Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi ve yeni Anayasanın kabulü, Ordunun, İstihbaratın ve diğer kurumların yeniden milli bir biçimde yapılandırılması ve düzene sokulması vs olumlu gelişmeler bir birini sıra ile takip etmiştir. Bugün Azerbaycan Cumhuriyeti Devletinin uluslararası alanda da saygınlığının giderek artması, uluslararası örgütlerin birçoğunda Azerbaycan’ın önemli yere sahip olması, söz hakkının bulunması vs tüm ilgili gelişmeler bunun nedenidir.

Bu bağlamda General Haydar Aliyev vatanı, milleti için düşündüğü, söylediği ve öne sürdüğü tüm iddiaların veya ülküsünün hepsini akılcı biçimde, bilim ve gerçekler doğrultusunda gerçekleştirmeyi başarmış ve Azerbaycan’ın egemenliğini, bağımsızlığını, milli birliğini ve vatan bütünlüğünü korumayı başarmıştır. Ziya Gökalp’ın sözü ile söylersek: “Düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat yapmak ve özellikle başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür”. Bu bağlamda son olarak, Büyük Önder General Haydar Aliyev’in “Benim, Ülkemin ve Tüm Türk Dünyasının Ulu Önderi” olarak hitap ettiği Ulu Gazi, Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dediği gibi: “ Liderlik Halkı ayrıştırmak değil, kaynaştırmak ve bir arada tutmayı başarmaktır. Askere düşmanlık, düşmana askerliktir”.