Kıbrıs adasının yakın geçmişi, özellikle de Makarios dönemi bana gerçekte birçok ipucu veriyor müzakerelerin geleceği ile ilgili.

Kıbrıs jeopolitik olarak yani hem coğrafi, hem de politik olarak dünyanın önemli kriz merkezlerinden bir tanesinin içinde yer alıyor. Gerek ABD’nin, gerekse de AB’nin yani Anglo-Sakson ve Batı dünyasının adaya gönderdiği diplomatik misyon şefleri ve personel, genelde hep ellerindeki en iyiler ve en seçkinler oldu bugüne değin. Rusya da aynı şekilde davranıyor ve aynı stratejiyi uyguluyor. En iyi diplomatları bir dönem Kıbrıs’ta görev yapıyorlar mutlaka.

Tabii ki anavatan Türkiye de aynı politik ve askeri stratejiyi uyguluyor yıllardır. T.C. Dışişleri Bakanlığı ile T.C. Lefkoşa Büyükelçiliğinde ataşelikleri olan Bakanlıklar, KKTC’ye en iyi personellerini göndermeye gayret ediyorlar. TSK da öyle. KKTC’ye gönderdiği subaylar ve astsubaylar hep en seçkinler. Üst düzey subayların büyük çoğunluğu dönüşlerinde veya da zamanı geldiğinde Generalliğe terfi ediyorlar.

Helen’lerin, ki bu terim dünyadaki tüm kendini Yunanlı kabul eden veya hissedenleri kapsamaktadır, kendilerine özgü bir megalomani, büyüklük duyguları vardır. Kendilerini dünyanın en ari, en üstün ve en ileri ırkı olarak görürler, başkalarını da küçümserler, adamdan bile saymazlar. Hele de Türkleri hizmetkârları sınıfına koyarlar hayal güçleri içinde. Biz Kıbrıslı Türkler asırlardır hizmetkârlıktan kâhyalığa bile terfi edemedik Rumların bu hayal dünyası içinde…

1905 yılının ortalarından başlamak üzere Kıbrıs adasında, Kıbrıslı Türklerin haklarını ellerinden almak ve kötü şartlar içinde yaşamaları için, İngiliz Sömürge Yönetiminin sağladığı vatandaşlık haklarını kullanarak önce dış göçlerle nüfuslarını arttırmışlar, sonra da yerel kurumlarda elde ettikleri çoğunluk oyları ile Türkleri ve Türk bölgelerini elden geldiğince mağdur etmeye başlamışlar. 1950 yılında yapılan Yunanistan’a bağlanma oylaması (Plebisit) ve Makarios’un Başpiskopos seçilmesi Kıbrıs’ın geleceğinde bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Önce işe sokak, bölge ve yer isimlerini Rumcalaştırmakla başlamışlar. Örneğin, günümüzdeki Ledra Yolu girişindeki Eleftherios (Hürriyet) Meydanının adı son 379 senedir “Bayraktar Meydanı” iken 1950 yılında Rum Belediyesinin kararı ile “Eleftherios Venizelos Meydanı” olmuş. Bu kültürel saldırı sokak ve bölge isimlerinin Rumcalaştırılması uygulaması ile devam etmiş. 1957 yılından itibaren de Kıbrıslı Türklere silahlı saldırılarla öldürmeler başlamış. 21 Aralık 1963 sabah erken saatlerde Kıbrıslı Türklere karşı “Akritas Planı” içeriğince başlatılan yok etme saldırılarını örtbas etmek için Rumlar “Türkler isyan etti, biz de kendimizi koruduk” safsatasını uydurmuşlar ve dünyaya politik olarak bu görüşü yaymışlar. Neyse ki yalanlarını A. Ortega başkanlığındaki BM Heyetinin yazdığı Ortega Raporu ortaya çıkarmış…

Rumlara göre kendileri ne isterlerse yapabilirler ve hiç kimse de onlara dokunamaz. Herkes de onların yaptıklarını kabul etmek zorundadır. Dokunanın da eli yanar. Yanmaya yanar da, bugüne değin megolamanik kararlarının tümünün sonucunda elleri yananlar hep kendileri oldular, dokunanların eli olacağına.

Makarios’un iki taraflı oynayarak Batı’ya yanaşmayı öne sürüp Rusları yanına çekme, Rusya’ya yanaşmayı öne sürüp Batı’yı yanına çekme oyunu, Yunanistan kaynaklı darbe ile son bulmuş, hüsranla bitmişti. Sonunda adanın tümünü Yunanistan’a bağlamak ve Kıbrıs adasını Helen adası yapmak hayallerini gerçekleştirmek yerine bir de adanın yaklaşık üçte birini bir daha görmemek üzere kaybetmişlerdi.

ABD ve AB ittifakı ile Rusya’nın son birkaç aydır, daha doğrusu Crans Monta’nada sürdürülen müzakereleri Anastasiadis’in çıkmaza sokmasından sonra Anastasiadis’e gizli gizli aba altından sopa gösterdikleri pek de dikkatten kaçmadı. Şimdi Türkiye’nin ve KKTC’nin eli geçmişe kıyasla çok daha güçlü ve Rumları sıkıntıya sokacak açılımlar da yolda…