Dünya tarihinde gelmiş geçmiş imparatorluklar içerisinde en uzun süreli hegemon güç olarak Roma İmparatorluğu en başta gelmektedir. Romalılar hem en büyük dünya gücü olmuşlar, hem de uzun süreli bir yönetim ile yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’i bir iç göl olarak ellerinde tutmuşlardır. Tarihin daha çok üç büyük kıtadan oluşan merkezi bölgesinin tam ortasında yer alan Akdeniz her zaman için dünyanın ortasındaki hegemonya alanı olarak yeryüzü tarihinde etkin bir konuma sahip olmuştur. Üç kıtadanoluşan dünya ana karasının hegemonya altına alınmasında her zaman Akdeniz önde gelen bir yere sahip olmuştur. Böylesine bir jeopolitik konumu olduğu için Akdeniz’in tam ortasında bir çizme gibi sarkan İtalyan yarımadası önde gelen bir yere sahip olmuş ve bu yarımadanının merkezi konumundaki Roma kenti de tarihin en büyük ve güçlü devletinin merkezi olmuştur. Dünya tarihinin sayfaları incelenirken Roma İmparatorluğunun Milattan önceki yüzyıllardan gelerek Milattan sonraki yüzyıllara uzanan macerası açıkça görülebilmektedir.

Milattan önce iki binli yıllarda kurulmuş olan Roma kenti, önce bir kent sonra bir şehir devleti daha sonra bir bir ülke devletinin başkenti ve en sonunda da dünyanın merkezi olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Bu nedenle bütün Akdeniz’i kaplayan, Avrupa kıtası ile beraber, Orta Doğu ve Kuzey Afrika topraklarını sınırları içerisinde biraraya getiren bir büyük dünya imparatorluğu Roma merkezli olarak dünya tarihini sonraki yüzyıllara doğru yönlendirmiştir. Roma kenti giderek küresel bir imparatorluğun merkezi haline gelirken, dünya tarihi için de belirleyici olmuş ve sonraki dönemlerde gündeme gelen oluşumların kaynak noktası olmuştur. Batı Akdeniz’den gelerek doğu Akdeniz’i işgal eden, bu iç denizi kendi gölü konumuna getiren Romalılar Akdeniz üzerinden üç büyük kıtaya egemen olmuşlar ve bu nedenle de iki bin yılı aşkın bir süre boyunca egemenliklerini sürdürebilmişlerdir. Şehir devletinden ülke devletine, ülke devletinden imparatorluk devletine geçiş aşamaları yaşandıktan sonra, krallık ve cumhuriyet yönetimleri arasında bir bocalama dönemi geçirilmiş ve bundan sonra da tam anlamıyla bir imparatorluk düzeni kurularak dünyanın orta denizi olan Akdeniz çevresinde bir küresel güç odağı oluşturulmuştur. Böylece geleceğin jeopolitik biliminin ilk verilerinin Roma döneminde ortaya çıktığı görülmüş ve sonraki dönemlerdeki devletleşme olgularında bu birikimin yansımaları ortaya çıkmıştır.

Romalılar imparatorluk çağında o dönemin koşullarına göre çok ileri gitmişler ve gelişmiş bir hukuk sistemi kurarak güçlü devlet yapılarının uzun süreli bir biçimde ayakta kalmasını sağlayacak kurumlaşma sürecine giden yolu açmışlardır. Roma denilince akla önce Roma hukukunun gelmesi de, böylesine gelişmiş bir kamu düzeni örgütlenmesinin Romalılar tarafından başarılmış olmasındandır. Roma kenti imparatorluk merkezi olarak böylesine bir büyük kurumlaşmanın öncülüğünü yapmış ve böylece üç kıta üzerindeki geniş hegemonya düzeninin temelleri atılabilmiştir. Roma şehir devleti güçlenerek İtalya yarımadasını ele geçirdikten sonra yayılmaya devam etmiş ve daha sonra Balkanlar ile Anadolu üzerinden Orta Doğu’ya gelerek Milattan yüzyıllar önce kurulmuş bulunan İsrail devletini yıkmıştır. İmparatorluk çağında Romalılar yayılırken, dünyanın merkezi alanı olan Orta Doğu’yu da ele geçirmişler ve bu doğrultuda kendilerinden önce merkezi alan devleti olarak kurulmuş olan İsrail devletini yıkmışlardır. Tam da Milat dönüşümünün ortaya çıktığı anda gerçekleşen bu tarihsel olgu daha sonraki dönemlerde gerçekleşen ve dünya gündemini belirleyen siyasal oluşumların tetikçisi olmuş ve bugünlere gelinirken, Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’daki İsrail devletini yıkışınının sonuçları dünya tarihinin akışını belirlemiştir.

Kudüs merkezli İsrail devleti tarihte üçüncü kez kurulmuştur. İlk Yahudi devleti, Yahudilerin Mısır’dan kovulmasından sonra Filistin topraklarında kurulmuş amabir süre sonra Mezopotamya gücü olarak ortaya çıkan Babil krallığının saldırılarıyla yıkılmış ve Yahudiler için Babil sürgünü dönemi başlamıştır. Babil krallığının yıkılmasından sonra ise ikinci kez İsrail devleti bir yahudi yapılanması olarak yeniden kurulmuş ama Romalıların Orta Doğu’ya gelmeleriyle beraber ikinci kez yıkılmıştır. İki bin yıl önce Roma İmparatorluğu tarafından yıkılmış olan İsrail devleti yirminci yüzyılın ortalarında Amerikan imparatorluğu tarafından yeniden kurulmuştur. İkibin yıllık rüya ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleşirken, bu coğrafyanın tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan siyasal yapılanması altüst edilmiş Müslüman Arap dünyası içerisinde İngiltere ve ABD’nin zorlamalarıyla bir yahudi devleti olarak İsrail için yer açılmıştır. Yahudiler ikibin yıl sonra eski topraklarına geri dönerken, bu ülkede yüzyıllardır yaşamakta olan Filistinlilerin topraklarına el koymuşlar ve böylece geleceğe dönük olarak bir sonsuz çatışma ortamı yeniden yaratılmıştır. İsrail’in kurulmasıyla ve Filistinlilerin topraklarına el konulmasıyla başlayan süreç içerisinde tam altmış yıldır Orta Doğu’da savaş devam etmekte, İsrail’e geri dönen yahudiler için sürekli olarak yeni yerleşim merkezleri açılarak Filistin halkının ülkesi elinden alınmakta ve onlara kendi toprakları üzerinde devletlerini kurma hakkı tanınmamaktadır. Dünyanın hiç bir ülkesinde görülmeyen baskı ve terör, kutsal topraklar ilan edilen alanda sürekli olarak yaşanmaktadır. Bu çerçevede yüzyıllar sonra kurulmuş olan İsrail, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya barışının önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır.

Yahudileri ikinci İsrail’i yıkan Romalılar bu topraklardan çıkarmalarına rağmen, iki bin yıl sonraki geri dönüşte üçüncü kez gündeme gelen İsrail devleti, Filistinliler ile savaşmaktadırlar. Bir anlamda Romalıların suçunun bedelini Filistinlilere ödetmektedirler. Tarihsel sürgünden hiç bir sorumluluğu olmayan Filistinliler İsrail yapılanmasıyla karşı karşıya kalırken, ikinci İsrail’in Romalılar tarafından yıkılmasının bedelini ödemek zorunda kalmaktadırlar. Yarımyüzyılı aşkın birsüredir devam eden çatışmalarda yüzbinlerce Filistinli Siyonizm’in pençeleri altında kalarak yaşamını yitirmiş ve bir türlü barış sağlanamamıştır. Milat dönüşümü sırasında Roma lıların yokettiği Yahudi devleti yeniden kurulurken, kendisine Kudüs’ü başkent olarak seçmekte ve bu kenti tıpkı Romalıların Roma kentini Akdeniz’inin merkezi yaptığı gibi,  Kudüs kentini dünyanın orta denizinin merkezi konumuna getirmeğe çaba göstermektedirler. Bir anlamda Roma İmparatorluğunun yerini iki binyıl sonra Kudüs imparatorluğu almağa hazırlanmaktadır. Tarihin garip bir cilvesi olarak dönem değişikliği sırasında roller ve konumlar da değişiklik göstermekte ve eskisinin tamamen zıddı bir durum ortaya çıkmaktadır. Akdeniz ve civarı ikibin beşyüz yıl Roma merkezli olarak yönetildikten sonra, ikibinli yıllarda şimdi de Kudüs üzerinden Akdenizi ve bu orta su gölünü çevreleyen üç kıtayı hegemonya altına alacak yepyeni bir siyasal yapılanmanın bölgeye dayatıldığı görülmektedir.

İkinci İsrail’i yıkan Roma imparatorluğunun merkezi olan Roma kenti bugün İtalya Cumhuriyetinin başkentidir. Akdeniz’in mavi sularının oluşturduğu turistik cennet yörelerinin tam ortasında yer alan İtalyan yarımadasında yer alan ulus devletin merkezi olarak Roma kenti bugün de önemli bir konuma sahip bulunmaktadır. Ne var ki, Fransız-Alman ekseninde oluşturulmuş olan Avrupa Birliği kıtasal yapılanması içerisinde yer aldıktan sonra İtalya artık kendi kendini yönetemez bir duruma sürüklenmiş ve daha sonraki aşamada ortak para birimi olarak Euro bölgesinde yer alınca iyice bağımlı bir yapılanmaya sürüklenerek,  çöküşe doğru sürüklenmiştir. Geçen yıl ABD üzerinden başlatılmış olan küresel ekonomik kriz, dünya bankalar sistemi üzerinden Avrupa kıtasına yönlendirilince önce Akdeniz ülkeleri bu durumdan etkilenmiş ve Avrupa kıtasının bu yoksul ülkeleri ciddi ekonomik sarsıntılar geçirerek çökme noktasına gelmişlerdir. Yunanistan ile patlak veren bu çözülme sürecinde Portekiz, İspanya ve Fransa’dan sonra İtalya da sıraya girmiştir. ABD ve yahudi lobilerinin desteği ile üç dönemdir İtalya’da başbakanlık yapan zengin işadamı ve medya patronu Berlusconi sonunda teslim bayrağını çekerek İtalya’nın da iflas ettiğini açıklamıştır. Euro yüzünden son beş senedir ciddi bir ekonomik durgunluğa mahkûm edilmiş olan İtalya, kendini kurtarmak üzere yeniden ulusal para birimi olan lirete geri dönüş için hazırlık yaptığı bir sırada küresel ekonomik krize teslim olarak iflas etmiştir.

İtalyan Cumhuriyeti’nin iflasını resmen açıklayan başbakan Berlusconi devletini kurtarmak üzere harekete geçmiş ve ilk olarak İsrail’e giderek Kudüs’ü ziyaret etmiştir. Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak İtalya’nın ekonomik çöküşü için çözüm yeri ararken öncelikle birliğin merkezi olan Brüksel’e ya da birliğin güçlü devletlerinin başkentleri olan Paris ile Berlin’e gitmesi gerekirken, Avrupa Birliği ile hiç de resmi bağlantısı olmayan İsrail’e gitmesi ve iflas eden İtalyan devletini kurtarmak için yardımı bu küçük ülkeden talep etmesi düşündürücü bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Avrupa Birliğinin merkezi olanBrüksel dururken ya da en güçlü avrupa devlyetlerinin başkentleri olan Paris ve Berlin alternatifleri resmen bulunurken, çökmüş olan İtalyan devletini kurtarmak üzere harekete geçen Berlusconi’nin İsrail’e giderek Kudüs’e el açması son derece düşündürücü bir gelişmedir. Bugünkü dünya düzeninin görünen yüzünün yanısıra bir de görünmeyen arka yüzünün de olduğunu hatırlatması açısından, İtalyan başbakanının İsrail’e öncelik vermesi önemli ipuçlarını da beraberinde taşımaktadır. Ayrıca dünyanın en büyük patronu olan Amerika Birleşik Devletleri dururken, Orta Doğunun en küçük devletine öncelik verilmesinin anlamı üzerinde de durmak gerekmektedir. Dünyanın süpergücü olan ABD’nin başkenti olan Washington’a ya da kapitalist sistemin merkezi olan New York’a giderek ekonomik bataktan çıkışın koşulları ve yöntemleri üzerinde görüşmeler yapacağına, İtalyan başbakanının bu büyük devletleri ve süper güçleri bir yana bırakarak Akdeniz’in en küçük devletini öncelikle ziyaret etmesinin anlamı üzerinde durulması gerekmektedir.  Böylesine çelişkili bir görünümün çıktığı aşamada üç dönem başbakanlık yapan zengin işadamı Berlusconi’nin bir bildiğinin olması gerekir.

İki bin yıl önce Roma kenti dünyanın en büyük gücü olarak Filistin topraklarındaki Yahudi devleti olan ikinci İsrail’i yıkarken, dünya tarihinin iki binli yıllara girdiği yeni aşamada bu kez çöken Roma’nın yardım istemek üzere İsrail’e ve uluslararası hukuka aykırı bir biçimde bu devletin başkenti olarak ilan edilen Kudüs’e yöneldiği görülmektedir. Dün İsrail’i yıkarak haritadan silecek kadar güçlü olan Roma, bugün çökme noktasında yardım ve destek almak üzere Kudüs’e yönelmektedir. Bir anlamda tarihsel roller tersine dönmekte, Akdeniz kıyısında eskiden var olan Roma imparatorluğunun yerini ikibin yıl sonra Kudüs imparatorluğu almaktadır. Eskiden Roma’dan Kudüs’ün yıkılmasının emri çıkarken bugün Roma’dan çıkan irade Kudüs’ten yardım istemek doğrultusunda gündeme gelmekte ve eskisiyle bütünüyle çelişen bir çizgiyi ortaya koymaktadır. Bütün Akdeniz’i çevreleyen büyük Roma imparatorluğunun güçlü kenti Roma geride kalırken, bu imparatorluğun yıktığı Kudüs üçüncü kez kurulan İsrail devleti ile beraber öne çıkmakta ve Akdeniz sahillerinin yeni merkezi olarak etkisini tüm bölge ülkeleri üzerinde hissettirmektedir. Bu kez roller tersine dönmekte eskiden Kudüs yıkılırken bugün Roma yıkılmakta, Roma gücünün yerini yşeni dönemde Kudüs otoritesi almaktadır. Böylece tarihin ortaya çıkarmış olduğu tersine dönüş teorisinin yni örneklerinden birisi daha ortaya çıkmaktadır. İtalya gibi bir büyük Akdeniz ülkesinin daha dün kurulmuş olan küçücük İsrail devletine el açması, Roma yönetiminin Kudüs yönetimi önünde diz çökmesi günümüzdeki gelişmelerin bir göstergesi olarak çok şeyler göstermekte ve anlayanlara da anlatmaktadır.

Üç büyük dinin kutsal kenti olan Kudüs, günümüzde doğu ve batı olarak ikiye bölünmesine rağmen her geçen gün adım adım İsrail işgali altına girmektedir. Uluslararası hukuka göre serbest şehir olarak korunması gereken kutsal Kudüs kenti zaman ilerledikçe İsrail’in çeşitli atraksiyonları ile Yahudilerin kontrolü altına girmekte ve bu kentte geçmişten bu yana devam eden müslüman ve hırıstıyan varlığını giderek ortadan kaldırmaktadır. İslam dünyası ve Hıristiyan batı bloku tarafından kabul edilemeyecek böylesine bir işgal tırmanması karşısından birçok ülke tepki gösterirken, İsrail’in dostları ve değişik ülkelerde çok etkin çalışmalar yürütmekte olan Siyonist lobiler İsrail’in bu haksız saldırılarına ve işgal tırmandırmalarına bir şemsiye oluşturarak koruyucu bir tutum izlemektedirler. Küresel sermayenin ve medya kanalları ile siyasal merkezlerin sürekli olarak Siyonist lobiler tarafından ele geçirilmesi ve kontrol altında tutulması nedeniyle, İsrail hiç bir ülkeyi ya da siyasal gücü takmamakta ve bildiğini okuyarak geleceğe dönük yahudi egemenliğindeki bir dünya devletinin temellerini Akdeniz kıyılarında atmağa çaba göstermektedir. İsrail’in Siyonist yönetimi haksız girişimlerini ve hukuka ters düşen uygulamalarını perdelemek üzere Kudüs kentini öne çıkarmakta ve bu kentin kutsallığının üç büyük din tarafından kabül edilmesini Siyonist hegemonyacı politikalar doğrultusunda çıkarcı bir biçimde kullanmaktadır. İşgalci bir ülke olmasına rağmen, Kudüs’ü başkent ilan etmekte ve Tel Aviv’deki devlet yapılanmasını geçici olarak göstermekte, geleceğin dünya devletinin başkenti olarak Kudüs’ü hazırlamaktadır. Siyonizme göre Kudüs önce İsrail’in, sonra Orta Doğu ve Akdeniz’in en sonunda da dünyanın merkezi olacaktır. Kudüs kentinin kuzeyinde bulunan Siyon tepesinde oluşturulacak yahudi krallığı yeniden bir dünya imparatorluğunu Kudüs merkezli olarak kuracaktır.

En başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dünyanın önde gelen bütün devletleri Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını kabül etmeyerek bu duruma itiraz etmektedirler. Onlara göre İsrail’in merkezi Tel Aviv olarak kalmalı ve üç büyük din açısından kutsal bir kent olan Kudüs serbest bir şehir olarak dünyanın bütün insanlarına açık olmalıdır. Kutsal kitaplarda da kutsallığı dile getirilen bir kent olarak Kudüs’ün serbest bir şehir olarak statüsünün korunması, gerekirse Birleşmiş Milletler yönetimine devredilmesi gerekmektedir. Ne var ki, Siyonist İsrail yönetimi bütün bu gerçekleri görmezden gelerek Kudüs üzerindeki işgalci girişimlerini tırmandırmakta ve kentin batısını eline geçirdikten sonra doğu Kudüs’ü de yavaş yavaş kontrolü altına almaktadır. Filistin devletinin başkenti olarak ilan edilmiş olan Doğu Kudüs’ü Araplara bırakmamakta kararlı görünen İsrail, kentin merkezi alanını da hem yer üstünden hem de yer altından ele geçirmekte, ağlama duvarının yanında Büyük Süleyman Mabedini yeniden inşa etmek üzere Mescidi Aksa camisini yeraltından toprak kazıyarak kendiliğinden bir çöküşe doğru sürüklemektedir. İsrail’in artık açığa çıkan bu kötü niyetli girişimlerine İslam ve hırıstıyan din merkezleri karşı çıkmakta ve bu nedenle gelecekte bir din savaşına gidecek olaylar kendiliğinden tırmanmaktadır. Bir üçüncü dünya savaşı ile Armegedon senaryolarını gerçekleştirmek isteyen Siyonist çevreler İsrail’in bu bilinçli ve kararlı girişimlerini açıktan desteklemektedirler. Bu yüzden de dünya ülkeleri adım adım bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenmektedirler. Armegedon senaryosunun kısa zamanda bir kıyamet olgusuna dönüşeceği konusunda birçok kesim fikir birliği içinde görünmektedir.

İsrail tarihinin gelmiş geçmiş en fanatik yönetiminin hükümet olduğu bir aşamada, başbakan Kudüs’ü resmen yahudi devletinin başkenti olarak ilan etmekte ve bunu da üç bin yıl önce kenti yahudilerin inşa ettiği gerekçesine dayandırmaktadır. İsrail’in fanatik siyonist başbakanı Kudüs’ü bir yerleşim yeri olarak değil ama bir yahudi başkenti olarak gördüklerini açıklarken, uluslararası alanda İsrail’e yöneltilen bütün suçlamalara karşı çıkarak bir anlamda küresel alanda herkese ve her kesime meydan okuyordu. Siyonist hegemonya planı doğrultusunda önlerine çıkan bütün engelleri her türlü komplo ve senaryo ile aşmasını bilen İsrail yönetimi, bütün dünyada kendilerine karşı gelişen karşıt eğilimleri ve politikaları ciddiye almadan bildikleri yolda ilerleyeceklerini çekinmeden ilan edebiliyordu. Bu açıdan gelinen nokta, küresel barış ortamının korunabilmesi açısından son derece önem taşımaktadır. Bir tarafta hiç bir engel, hukuk ya da hak tanımayarak Siyonist işgale devam eden İsrail devleti ve onun dünyaya yayılmış olan Siyonist destekçi lobileri ile diğer yanda da tüm insanlak ve dünya uluslarıyla devletleri karşı karşıya gelmiş durumdadır. Şimdiye kadar her türlü komplo ve senaryonun denenerek uygulanmasıyla gelinmiş olunan aşamada artık her şey açığa çıktığı için göz göre göre bir çılgınlık tırmanışı bütün insanlığın gözleri önünde sürdürülmek istenmektedir. Dünya savaşlarını siyonist hedefler için çıkartabilen çılgınlık, Makyavelist bir çizgide yola devam ederken, kutsal kent olarak Kudüs’ü öne çıkararak kamuoyunun gözünü boyamağa kalkmaktadır. Bu nedenle de İsrail kavgası ve siyonizm davası bir Kudüs sorunuymuş gibi gösterilmektedir. Kudüs’ün kutsallığının öne çıkarılmasıyla yükselen tepkiler ve eleştirilerin önü kesilmeğe çalışılmaktadır.

Siyonizm’in dünya hegemonyası doğrultusunda her yolu denemekten çekinmeyen İsrail’in güçlü lobileri aracılığı ile Birleşmiş Milletler örgütünü Kudüs’e taşımak üzere harekete geçtiği ve böylece dünyanın merkezini New York’tan Kudüs’e getirmek için çaba sarf ettiği anlaşılmaktadır. Tarihin ortaya koyduğu gibi bütün büyük siyasal güçlerin yükseliş dönemlerini çöküş süreci izlemektedir. Yükselen ABD hegemonyası üzerinden kurulmuş olan İsrail devletinin Amerikan hegemonyasının inişe geçtiği bir aşamada, bu ülkedeki Siyonist lobiler üzerinden küresel güç merkezini kutsal kent olan Kudüs’e taşımak üzere girişimlerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Böylece üç büyük din açısından kutsal kabül edilen Kudüs’ün Yahudi egemenliğinde yeni dünya merkezine dönüştürülmeğe çalışıldığı ve bu doğrultuda siyonist lobilerin seferber edildiği anlaşılmaktadır. Bu aşamada bir büyük Avrupa devleti olan İtalya’nın iflas etme aşamasında Kudüs’ü başvuru yeri olarak seçmesi tesadüf değildir. ABD’deki siyonist lobilerin desteği ile Amerikancı politikaları İtalya üzerinden Avrupa kıtasına taşımakla görevlendirilen medya patronu Berlusconi, ülkesinden daha çok ABD ve bu ülkeyle bağlantılı Siyonist lobilere daha fazlyahizmet verirken, zor duruma düştüğü anda yıllardır hizmet ettiği Siyonizmin merkezi ülkesi olan İsrail’e gitmeyi ve bu ülkeden yardım almayı düşünebilmektedir. İtalyan başbakanının bu tutumu da halen yeryüzündeki asıl güç merkezinin Amerika Birleşik Devletleri ya da Avrupa Birliği değil, ama İsrail olduğunu açıkça göstermektedir. Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi dev ülkeler yeni yeni küresel alanda etkin olmağa başlarken, İsrail ABD ve Avrupa ülkeleri ve Türkiye’deki güçlülobileri ile yeryüzünün gerçek güç merkezi olma konumunu halen sürdürebilmektedir. Yıllardır İtalya’nın başında gençleştirilerek tutulan Berlusconi’nin, bu reel politik durumu iyi bilerek hareket ettiği anlaşılmaktadır.

ABD’nin başkenti Washington’daki bütün devlet daireleri ve resmi kamu kurumlarının binaları eski Roma İmparatorluğu dönemindeki binalara benzer bir mimari stilde yapılmıştır. ABD’yi kuranlar, tarihin en büyük imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu gibi bir büyük siyasal gücü ortaya çıkarmak isterlerken, bu büyük devleti kendilerine örnek almışlardır. Yüz yıllık ABD hegemonyasını kalıcı bir siyasal yapılanmaya dönüştürmek isteyen Amerikalıların, küresel emperyalizmlerini yeni bir Roma İmparatorluğu doğrultusunda geliştirmeğe çalıştıkları anlaşılmaktadır. Ne var ki, ABD’nin sırtından ortaya çıkan ve her geçen gün ABD gücü ile daha da büyüyen siyonizm ve İsrail olgularının yakın gelecekte dünyanın alacağı biçimlenmede daha fazla etkili olacağı anlaşılmaktadır. Süper güç olan ABD’nin ordusunu kendi çıkarları ve bölgesel hegemonyası için Orta Doğu’ya getirten İsrail, kendisini en fazla tehdit eden Arap gücü olarak Irak devletinin ortadan kaldırılmasını sağlamış ve şimdi de bu orduyu gene kendisini bölgesel hegemonyada en büyük rakip olarak tehdit eden İran’a karşı kullanmağa çalışmaktadır. ABD önderliğinde oluşturulan NATO askeri gücünü ve bu örgüt içinde yer alan Türk silahlı kuvvetlerini gene kendi emperyal amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen Yahudi devleti, Akdeniz kıyılarında oluşturulacak yeni Roma İmparatorluğunu ABD ya da AB merkezli değil ama İsrail merkezli olarak oluşturmağa çaba göstermekte ve bu doğrultuda Kudüs İsrail’in başkenti olarak bölgenin merkezi yapılmağa çalışılmaktadır. Amerikalıların on bin kilometre öteden gelerek, Washington’daki Roma mimarisi yapıları Akdeniz kıyısına taşıyarak, yeni Roma imparatorluğunu Akdeniz kıyalarında kurabilmesi son derece güç görünmektedir. Avrupa Birliğinin ise daha kendi kıtasında birliği sağlayamadan, ya da küresel ekonomik kriz karşısında çökmekte olan üye ülkelerini kurtaramadan Orta Doğu’ya gelerek yeni Roma İmparatorluğunu Avrupa merkezli kurabilmesi son derece güç görünmektedir.

Küreselleşmenin bittiği, ABD hegemonyasının giderek etkisini yitirdiği, Avrupa ülkelerinin bir türlü birleşerek merkezi bir birlik oluşturamadığı için Avrupa Birliğinin dağılma aşamasına geldiği yeni dönemde, ABD ordusunun Irak çöllerinde batağa saplanması sonrasında Büyük Orta Doğu Projesinin de sona erdiği anlaşılmaktadır. Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden ABD ordusunun gücü ile Orta Doğu bölgesinde kurulmak istenen Büyük İsrail İmparatorluğu projesinin de iflas ettiği artık açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, İsrail devleti artık kendisine tüm Orta doğu ülkelerini içine alan merkezi coğrafyada bir kara hâkimiyeti politikası değil aksine, şimdiye kadar sırtını döndüğü Akdeniz bölgesine yüzünü çevirerek bir deniz hâkimiyeti üzerinden Büyük İsrail’i Kudüs İmparatorluğu konumunda yeni Roma İmparatorluğu olarak geliştirmeğe çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda İsrail’in son yıllarda Akdeniz ülkelerine karşı ilgisi fazlasıyla artmış ve giderek bu ülkelerin içişlerine dolaylı yöntemlerle kendi çıkarları doğrultusunda karışmağa başlamıştır. Dünyanın gelecekteki süper gücü olarak batı merkezli bir proje görünümünde yeni Roma İmparatorluğu yavaş yavaş Akdeniz Birliği üzerinden devreye sokulmakta İsrail ABD ve Avrupa Birliği içindeki lobileri üzerinden yeni Roma İmparatorluğu olarak Akdeniz Birliği sürecini hızlandırmaktadır. Bu doğrultuda Kudüs merkez olarak belirlenirken, Yeni Roma İmparatorluğu aslında Kudüs imparatorluğu olarak öne çıkmaktadır. Siyonist lobilerin denetimi altındaki küresel medyada bu doğrultuda çaktırmadan dolaylı yollardan elverişli bir kamuoyu yaratmağa çaba göstermektedir.

Bir Macar Yahudisi olan Sarkozy’nin İsrail güdümündeki Siyonist lobilerin desteği ile Fransa Cumhurbaşkanı yapılmasıyla Avrupa Birliği süreci sona ermiştir. Başkan olmadan Türkiye’nin Avrupa üyeliğine karşı çıkan Sarkozy göreve gelir gelmez, Almanya’ya sırtını dönerek Akdeniz Birliğini gündeme getirmiş ve böylece Akdeniz üzerinden İsrail’e el uzatmıştır. Bu aşamada, Fransa’ya İngiltere’ye karşı denge bağlayabilmek için Kıbrıs’ta ABD desteği ile üs verilmiştir. Fransa öncülüğünde bir latin dayanışması İtalya, İspanya ve Portekiz’i Akdeniz Birliğine çekmiş, AB süreci duraklarken Akdeniz ağırlıklı projeler öne geçmiştir. İki binli yıllara girerken, ABD desteği ile İsrail Fas’ın başkenti Rabat kentinde bir Akdeniz zirve toplantısı düzenleyerek, geleceğe dönük İsrail merkezli bir Akdeniz Birliğinin temellerini atarken, Avrupa Birliği de İspanya’nın Barcelona kentinde Euromed toplantısını yaparak, İsrail’in Kudüs merkezli Akdeniz projesine karşı çıkmış ve tıpkı Roma İmparatorluğu döneminde olduğu gibi İtalya ve Roma üzerinden bir Akdeniz açılımını hedeflemiştir. Ne var ki, ABD’yi yönlendiren Siyonist lobiler ve gene onların denetimi altındaki uluslarası kapitalist sistem böylesine bir gelişmeye izin vermemişlerdir. Sarkozy Fransa’sı ile beraber Berlusconi İtalya’sı da Siyonizmin yönlendirmesi altına girmiş ve bu durum giderek bütün Akdeniz ülkelerini yakından etkilemiştir. Doğu Akdeniz’de yahudilerin tarihsel rakibi olan Yunanlılar ve onların devleti de bu durumdan fazlasıyla etkilenerek bocalamağa başlamışlar ve siyoınistler tarafından yapay olarak çıkartılan küresel ekonomik krizin ilk kurbanları arasına girmişlerdir.

Kurulduğu günden bu yana Kıbrıs adası ile jeopolitik karşı kıyı politikaları nedeniyle yakından ilgilenen İsrail, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Kürt İsrail’den sonra Türkİsrail görünümünde üçüncü İsrail devletine dönüştürürken,  Kıbrıs’ın ötesindeki Girit adası ile de yakından ilgilenerek, bu büyük adanın yunanistan’dan kopartılarak ayrı bir devlet olması için destek vermiş, daha da ileri giderek İsrail uçakları ve ordusu için Girit adasını bir askeri üs konumuna getirmiştir. Yunanistan’ın çöküş sürecinde Ege adaları ile yakından ilgilenen İsrail, küresel sermaye üzerinden bu adaları teker teker satın almağa başlamış ve daha da ileri giderek, Selanik’in Yunanistan devletinden kopartılarak Makedonya’nın başkenti olması için Siyonist lobileri seferber etmiştir. Üsküp ve Selanik bir araya gelirken, Ege’de kıyısı olan bir Büyük Makedonya devleti gelecekte İsrail’e gelmekten çekinen Amerikan ve Avrupa Yahudilerin gelerek rahatlıkla yerleşebileceği ikinci bir Yahudi devleti olarak hazırlanmaktadır. Böylece Doğu Akdeniz bölgesi İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenirken, Kudüs başkent olarak öne çıkarılmış ve bu duruma bölge ülkelerinin karşı çıkmasına izin verilmemiştir. Yunanistan’dan kopmakta olan Batı Trakya’nın Doğu Trakya ile birleşerek yeni bir Trakya devleti oluşumuna da yeni Akdeniz yapılanması içinde dolaylı olarak destek verilmiş ve böylece Türkiye’nin de Akdeniz Birliği sürecinde parçalanmasına göz yumulmuştur. Akdeniz Birliği görünümünde bir Kudüs İmparatorluğu kurulurken bütün doğu Akdeniz İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenmeğe çalışılmıştır. Böylesine bir süreçte Türkiye’nin Ege ve Akdeniz bölgelerinin de ayrı siyasal yapılanmalar içerisinde eyaletleşmesine giden yollar açık tutulmağa çalışmış, Avrupa Birliği kriterleri doğrultusunda bu bölgelerin Ankara’dan uzaklaşarak gayrimüslim ve gayriTürk kimlikler ile birer yeni Akdeniz devletleri olarak öne çıkmaları istenmiştir. Bu tür girişimlerin sonucunda Türkiye’de Trakya ve İyonya devletleri konusu tartışılmağa başlanmıştır. İsrail merkezli Kudüs İmparatorluğu oluşumu Türkiye Cumhuriyeti’ni de diğer Akdeniz ülkeleri gibi parçalayarak yeni bir yapılanmaya doğru sürüklemektedir.

Katalonya ve Bask devletleri ile İspanya parçalanırken, beşyüz yıl sonra İspanya içerisinden yeni bir Endülüs devleti çıkartılmağa çalışılmakta, Korsika ile beraber Sardunya, Sicilya, Girit ve Kıbrıs adaları tıpkı Malta adası gibi ayrı devletçikler haline dönüştürülerek Akdeniz Birliğinin yenieyaletleri yapılmak istenmektedir.  Ayrıca Po ovasındaki Padanya siyasal oluşumu desteklenerek İtalya’nın da tıpkı İspanya ve Fransa gibi bölünmesinin önü açılmakta ve ortaya çıkacak küçük devletçiklerin birer Akdeniz Birliği eyaleti olarak İsrail merkezli Kudüs imparatorluğunun hegemonya alanı içerisine girmeleri sağlanmak istenmektedir. Avrupa ülkelerindeki Siyonist lobiler İsrail merkezli Akdeniz Birliği için uğraşırlarken, Avrupa Birliği gelişmeleri tümüyle geride kalmakta ve diplomatlar birbirlerine rol yaparak zaman kazanmağa çalışmaktadırlar. AB oluşumu içerisinde Bologna sürecinin öne çıkartılması, İtalya üzerinden yeni bir Akdeniz açılımını gündeme getirmiş ve böylece Brüksel ya da Frankfurt merkezli bir Avrupa Birliği oluşumunun geride kalması dolaylı olarak sağlanmıştır. Şimdi Bologna sürecinde yavaş yavaş eski Roma İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bir Akdeniz Birliği oluşumu öne çıkartılmaktadır. Akdeniz kıyısındaki ülkelerin ilgisi Avrupa üzerinden Akdeniz bölgesine kayarken, İsrail daha aktif bir biçimde devreye girerek, bu ülkelere Almanya ve İngiltere’ye karşı Fransa ve İtalya gibi latin ülkeleriyle işbirliği yaparak sahip çıkmaktadır. Sarkozy ve Berlosconi artık açıkca Akdeniz üzerindeki yeni İsrail hegemonyasının Avrupa’daki temsilcileri konumuna gelmişlerdir. Bu aşamada Katalonya ve Bask bölgelerinin bağımsızlığını destekleyen İsrail lobileri, aynı zamanda Endülüs’te yeni bir devletin yeniden kurulmasına giden yolu açarak, beş yüz yıl önceki Kastilya kralı Ferdinand’ın Yahudileri İberik yarımadasından kovuşunun intikamını bugünkü İspanyol devletinden almağa çalışmaktadır.  Günümüzde Yahudiler Roma’nın intikamını Filistinlilerden alırken, Endülüs’ün intikamını da İspanyollardan çıkarabilmenin arayışı içerisine girmişlerdir.

Avrupa Birliği biterken Akdeniz Birliği devreye girmekte ve bütün Akdeniz ülkelerini İsrail merkezli bir Kudüs imparatorluğu doğrultusunda zorlamaktadır. Akdeniz’de kıyısı olan bütün Avrupa ve Afrika ülkeleriyle beraber Türkiye de bu yeni oluşumun kapsamı içerisine girmektedir. Böylesine bir projeden haberi olan İstanbul ve Ege Yahudilerinin bir kısmının Akdeniz kıyılarına yerleşerek bu yeni oluşum içerisinde yer almağa hazırlandıkları görülmektedir. İflasa sürüklenen Yunanistan’ın adaları üzerinde yeni bir Ege Cumhuriyeti oluşturulmak istenmektedir. Kıbrıslı Rumlar bu Ege adalarına göçe zorlanmağa çalışılmaktadır.   İspanya, Fransa ve İtalya üzerinden Yunanistan’a gelen parçalanma sürecinin,  Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyılarını nasıl etkileyeceğinin şimdiden iyi hesaplanması gerekmektedir. Türkiye’nin iç çekişmeleriyle gayrimüslimlerin ve Türk kimliğini benimsemeyenlerin Ege ve Akdeniz kıyılarında toplanmağa çalışmaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin önce batı bölgelerinden bölünebileceği gerçeğini öne çıkarmaktadır. Önümüzdeki dönemde, Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi yüzünden Akdeniz Birliği üzerinden karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir. Ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’ni korumakla görevli, Türk devletinin ve Türk ulusunun ilgili ve yetkili makamlarının bilgilerine saygı ile sunulur.