“Kılıcım nerede?” Bu soru, Britanya tarihinde cellatlar tarafından kılıç havaya kaldırıldıktan sonra mahkûma sorulan son soru olurdu. Amaç, yere diz çökmüş ve gözleri bağlı şekilde bekleyen mahkumun kellesini tek bir darbe ile kesmeden önce onun dikkatini dağıtmak ve stabil hale getirmekti. İngiliz kralı VIII. Henry’nin, uğruna Papaya kafa tuttuğu aşkı Anne Boleyn’in hayatı da 1536’da böyle bir soru ile sonlanmıştı. Kraliyet içindeki evlilikler, aşklar ve iktidar hırsları hainlik ve kahramanlık arasındaki mesafeyi çok kısa tutuyordu. 1587’de İskoçya kraliçesi Mary’nin kellesini vuran celladın son sözü ise “Beni affet kraliçem!” olmuştu. Bu idamlar ve cinayetler, İngiliz tarihi boyunca sık görülen krallık ve iktidar savaşlarının kaçınılmaz bir parçası idi. Eğer İngiliz kalelerini gezerseniz, kalenin 11 m altındaki hücrelerinde öldürülen mahkûm eski prenslerin hala çınlayan çığlıklarını da duyar gibi olursunuz. Tarih boyunca iktidar hırsına kapılanları, riskleri yönetemeyenleri, halkını anlamayanları, üstündeki bekleyen kılıcı yani tehlikeyi göremeyenleri hep böyle bir son buldu. Bugünkü konumuz İngiltere’nin hikâyesi. Birleşik Krallığı iyi günler beklemiyor; hem bölünebilir hem de monarşi tamamen tarihe karışabilir.

İngiliz tarihi ve jeopolitiği..

İngilizlerin hikâyesi coğrafya ile başlıyor. İngiltere, tarihsel olarak bölünmüş büyük bir kıtanın (Avrupa) dışında nispeten küçük bir adadır. Bu yalıtılmış konumunu, donanma üstünlüğü sayesinde 20. yüzyılın başlarına dek dengeyi korumayı başardı. Adanın dar olması kıyıların çok yakın olmasına ve nüfusun büyük bölümünün denizci olmasına yol açtı. Kereste bolluğu güçlü bir denizciliğin gelişmesini; verimli topraklar ise nüfusun korunmasını sağladı. Kömür, metaller ve koyun (yün için) yanında seyrüsefere elverişli nehirler ve uluslararası ticarete uygun koşullar ülkenin avantajları oldu. Avrupa kıtasının bölünmüş hali İngiltere’ye yönelik tehditleri azalttı. Kendi ihtiyaçlarını karşılayan ve güvenliğini sağlayan ülke, coğrafyasının sağladığı avantaj ile deniz ticaret gücü haline geldi. 19. yüzyılda İngiliz tüccarları, yün ticaretinin yerine sıcak ülkelerden getirdikleri pamuk ile tekstil endüstrisini geliştirdiler. Pamuk ve diğer egzotik ticaret ürünleri ihtiyacını karşılamak üzere Karayipler ve Kuzey Amerika’da ticaret bölgeleri ve koloniler kurdular. Dünya güç dengesinde üstünlüğünü sürdürmek için dünyanın uzak köşelerindeki zenginlikleri yağma ettiler. Britanya emperyalizminin 19. yüzyıl da önde gelen hedefi, dünya ticaretinin denetiminin ele geçirilmesi idi.

İngiltere’nin büyük bir güç olarak ortaya çıkışı aslında Napolyon’un istemeden verdiği bir hediye idi. Kuzey Amerika’ya yenilen İngiltere’nin o dönemde deniz gücü diğer Avrupa ülkelerinin donanmaları ile kıyaslandığında üstün değildi. Napolyon’un ilk döneminde Trafalgar’da Fransız donanmasının yok edilmesi ve Waterloo yenilgisi, Fransa’nın deniz gücünü yok etti ve İngilizlere en az 60 yıl üstünlük kurma imkânı verdi. Napolyon’un Avrupa kıtasını mahvetmesi, Fransız gücünün çöküşü ve ABD’nin henüz gelişmekte olması İngiltere için büyük bir avantaj ve fırsat idi. İşin sırrı 1800’lerden beri iki silahta idi; “altın standardı” ve “serbest ticaret”[1]. Abraham Lincoln’un ekonomisti Henry Carey’in dediği gibi, İngiliz İmparatorluğu dünyayı bu iki silah ile sömürgeleştirdi. Britanya, serbest ticaret ilkesi ile Hindistan, Çin ve Türkiye’de afyon ticaretinden büyük karlar elde etti. Sömürgelerinin, imparatorluğun savunmasını takviye edeceğini düşündü. Denizcilik güçlenince Hindistan ve Asya’daki kaynaklara el atıldı ticaret istasyonları kuruldu. Bu kadar geniş bölgeye yayılan sömürü ve ticaretin doğal olarak rakipleri ortaya çıktı.

İngilizler, rakip güçlerin peşinden koştuğu hammadde ya da ekonomik zenginlikleri kazanmalarına engel olurken, bunları kontrol etmek için asgari yatırım yapmaktaydı. İngilizler, 19. yüzyıl boyunca herhangi bir askeri baskı altında kalmadı, imparatorluğun ancak Roma benzeri ittifaklar ile ayakta kalacağını düşündüler. 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Birinci Dünya Savaşı’na kadar küresel bir imparatorluk olan İngiltere, bu gücünü korumak için kendisine büyük maliyet getirecek Avrupa içi savaşlardan kaçındı. 1873 yılında yaşanan büyük bunalım ile borç piramidinin çökmesi, sanayiye gelen darbe, emtia fiyatlarındaki gerileme ve işsizlik Britanya’yı eski durumundan uzaklaştırdı. 1870’de birliğini kuran Almanya en büyük rakip olarak ortaya çıktı. Britanya İmparatorluğu ile Avrupa kıtasının yükselen sanayisi Almanya arasında büyüyen rekabet 1914’de büyük savaşın patlamasına zemin hazırladı. 1911’de dünyanın en büyük donanmasına sahip olan İngiltere, petrolün bulunması ile gemilerinin yakıtlarını kömürden petrole çevirdi ve petrolün yeni bulunduğu Ortadoğu bölgesi o zamandan beri emperyal güçler için yaşam alanı haline geldi. Deniz kuvvetlerini geliştirmesi ise Hindistan ve Asya’da İngiltere için yeni fırsatlar sağladı. Bu genişleme sürekli tekrar etti. 20. yüzyılın başında İngilizler, dünya karasının %22’sini kontrol ediyorlardı[2].

İngiliz güvenliği ve çıkarları..

İngiliz İmparatorluğu, her şeyden önce bir ticaret bloğu idi. 19. yüzyılda sömürgecilik, Batı sanayileşmesinin ve kapitalizminin ihtiyacı olan başka ülkelere ait kaynakların ele geçirilmesi için savaşları normal karşılıyordu. Ülke dışından sağlanacak hammadde ve üretilen malların dış pazarlara gidebilmesi için stratejik olarak belirlenmiş ikmal istasyonları ile desteklenen üretim ve ticaret güzergâhlarına ihtiyaç vardı. İngiliz deniz üstünlüğü 19. yüzyıldan önce Kuzey Atlantik’te onun küresel bir güç olmasına yol açtı ve Hint ve Pasifik Okyanusuna giden ticaret yollarını kontrol etmesini sağladı. Bu ticaret şansının getirdiği ekonomik zorunluluklar, Sanayi Devrimi ile birlikte Avrupa’da siyasi ve askeri liderliğini pekiştirdi. Tarihçi John Sleey’e göre İngiltere, 19. yüzyılda imparatorluğunu ülke içinde uyumlu olmayan düşünceler içinde kurdu. İngiliz tüccarlar dünyayı fethetmek istiyordu. Azalan yün ticaretinin yerini pamuğun almasından endişe ediyorlar ve İngiliz tekstil sanayi için önemli olan materyallerin ılık iklimlerden getirilmesini istiyorlardı. İngiliz başarısının sebebi ordusunun büyüklüğünden çok teşkilatlanma yetenekleri ve mali kaynaklarında saklı idi. Örneğin, Hindistan’ı para ile satın aldığı Hintli askerlerle işgal etti ve yine maaşlarını ödediği Hintli memurlarla yönetti. Askeri alanda aynı anda çoklu savaşlara girme ve nadiren kaybetme başarısı gösterdi.

İngiltere, küresel güç olma özelliğini imparatorluğu üzerinde inşa ettiği dört temel faktöre borçluydu[3]:

      – Sanayi Devrimi’nin öncüsü olarak teknolojinin imkânlarını ekonomik gelişme için kullanma yeteneğine sahip olmak.

      – Dünyanın her tarafındaki denizlerde üstünlük sağlayabilecek kapasitede büyük bir deniz gücüne sahip olmak.

      – Stratejik ticari amaçlarla Ortadoğu (Aden, Mısır, Kıbrıs) ve Uzakdoğu (Hindistan, Singapur) işgal edilen bölgelerin yanında aç gözlü İngiliz göçmenlerinin aracılığı ile imparatorluk topraklarına katılan Avustralya ve Kanada gibi bölgelerin İngiliz ekonomik ve siyasi sistemine entegre edilmesi ve son olarak;

      – Büyük miktarda ham madde ve yiyecek maddesini kendine çeken ve devasa miktarlarda demir, tekstil ürünleri ve mamul malları dışarı veren dev bir “körük” gibi çalışan ekonomisi ve bu ekonominin verdiği ticaret hacmi ve mali alanlardaki örgütlenme yeteneği.

Ancak, 1870’lerden itibaren İngiliz hegemonyası inişe geçerken onun halefi olabilmek için yarışan ABD ve Almanya arasındaki mücadeleyi II. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD kazandı. Bununla beraber, II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi Sovyetler ile girilen stratejik ittifakın sonunda mümkün oldu. İki dünya savaşı ticaret imparatorluğunu tüketti ve küresel hâkimiyetini ABD’ye bıraktı. İngilizler; ülke çıkarları, küresel düzen ve Avrupa sistemi gibi pek çok şeyi birden korumak isterken yorgun düştüler ve kaynaklarını bitirdiler. 1945’de doğan Birleşik Krallık, imparatorluğun yıkıntısı idi. Eski ticaret gücü kalmamıştı, koloniler birer yüktü. Kuzey İngiltere’deki üretim ve sahillerdeki gemi yapımcılığı küresel rekabet gücünü kaybetmişti. Son 150 yılda nüfus öyle artmıştı ki yiyeceğin yarısını ithal etmek zorundaydı ve para bitmişti. İmparatorluk çökerken İngiltere, Nazi Almanyası’ndan ziyade sömürgeleri çözülen Roma’ya benziyordu. İngiltere, 1939 yılında dünyanın dörtte birini ve dünya nüfusunun beşte birini kontrol altında tutuyordu. Beş yıl içinde İngiliz adaları dışında ufak tefek birkaç yer kaldı. Kuzey İrlanda’da ayaklanma başlamıştı.

İngiliz stratejisi..

İngilizler, modern dünyayı kurdular. Montesquieu gibi Fransız Aydınlanması düşünürlerinin ilham verdiği temsili demokrasiye dayalı İngiliz kurumları diğer Avrupa devletlerine örnek oldu. ABD’nin kurucu temelleri olan liberalizm, hukukun üstünlüğü, sivil haklar ve ticaret de İngilizlerin mirası idi ve tüm dünyaya yayıldı. Bu olgular aynı zamanda İngiliz İmparatorluğunun büyümesine vasıta oldu ve finansal üstünlüğü ve deniz gücü ile beslendi. Klasik İngiliz imparatorluk stratejisi deniz ticaret yolları ve sömürü bölgelerinin korunmasını öngörüyordu. Tarihsel olarak hiçbir zaman Avrupa karasında ya da bir kolonilerinin çoğunda askeri güç bulunduramadı. İngiliz stratejisi ise iki şeye dayalı ama kurnazca ve kolayca anlaşılmazdı. İlki dünyanın her yerine istediğinde küresel ulaşımını sağlayan ve bu nedenle abluka imkânı sağlayan deniz komutasıydı. İkincisi deniz gücünü kullanma stratejisi ve Avrupa, Hindistan ve diğer kolonilerde sınırlı kara kabiliyetleri ile güç dengesini muhafaza etmesiydi. Ancak, Britanya artık hâkim deniz gücü değildir. Avrupa kıtasındaki güç dengesini etkileyemez. İngiltere artık diğer ülkeleri güç dengesi için zorlayamaz. Kendi güç projeksiyonu ile bir dengeye yardım edebilir. Sınırlı olarak ABD ve AB arasında tarihsel güç dengesi stratejisi içinde bir denge sağlayabilir. Ulusal çıkarı egemenliğini korumak, manevra alanını muhafaza etmek ve daha büyük bir güç tarafından yutulmamaktır. Böylece toprak bütünlüğünü ve en azından İngiliz adalarının entegrasyonunu koruyabilir.

Winston Churchill, 1955’te İngiliz Parlamentosu’nda yaptığı son konuşmasında iki şey tavsiye etmişti; “insan” güçtür ve Amerikalılardan asla ayrılmayın[4]. İngiltere halen bu tavsiyeyi izlemektedir. İngilizlere göre; Amerika’nın doğu sahilindeki akademik-politikacı-medya kompleksi ve onların okulları doğru nesili yetiştirecek gerçek bir vizyon ve istek oluşturamadılar. İngiltere için kendi çıkarlarını başkaları ile birleştirmek her zaman tehlikelidir çünkü temelde farklı olan çıkarları dikkate alınmayabilir ya da zarar görebilir. Bu yüzden başkalarının yanında olmaktansa hareket serbestliğini korumak ister. Ama bunun da bir masrafı vardır. ABD ile ilişkilerin fiyatı onun siyasi-askeri projeksiyonunu kabul etmektir. ABD ile işbirliği yaparak ona askeri katkıdan çok siyasi meşruiyet sağlamaktadır. Avrupa’da işbirliği ise onun kurumlarına entegre olmak demektir. İngilizler genellikle ABD tarafında kalarak hem Avrupa’yı böldüler hem de Amerikalılara kıtada siyasi manevra alanı sağladılar. İşte bu İngilizlerin Avrupa ya da Hindistan’da oynadıkları karmaşık güç dengesi stratejisi bir yöntemidir. Avrupa zayıflarken ABD’ye yakınlaşır ya da durum tersine dönünce diğerine yakınlaşır. Bu yüzden İngilizlerin ne yapacağı ile ilgili kesin ve ideal bir konum yoktur.

İngiliz stratejisinin temelinde üç önemli stratejik zorunluluk vardır[5]. Bunlardan ilki, İngiliz adalarının birliğinin korunması veya en azından yabancı güçlere İngiltere’ye karşı harekât yapmak için üs geliştirmesinin önlenmesidir. Bunun da temelinde İskoçya ve Galler üzerindeki egemenliğin sürdürülmesi vardır. Aksi takdirde, kuzeye veya batıya düşman güçlerin gelişmesi için kapı açılır. İkinci büyük stratejik zorunluluk, İngiltere’ye yakın bir yerde düşman bir deniz gücünün üs bulmasının önlenmesidir. Bunun anlamı İrlanda üzerindeki hâkimiyetin sürdürülmesi ve güneydeki İngiliz Kanalı sahillerinden Norveç sahillerine kadar kontrolün sürdürülmesidir. Üçüncü zorunluluk ise ekonomik gelişme için Avrupa’ya bağımlı olmadan güvenlik sağlayacak bir imparatorluğun inşasında denizlere hâkim olmaktır. İkinci Dünya Savaşı’na kadar İngiltere bu zorunlulukları karşılamıştı. Önce üçüncüsünü sonra ikincisini yitirdi. İskoçya’nın bölünmesi ise sonuçları itibarı ile İngiltere için ölümcül bir tehlike oluşturuyor.

Birleşik Krallık çatırdıyor..

Birleşik Krallık, dört ülkeden meydana gelir. Bu ülkeler; İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’dir. Birleşik Krallığın en eski halklarını Keltler oluşturmaktadır. M.Ö.55 – M.S.410 yılları arasında Britanya adaları Roma İmparatorluğu’na bağlı Britanya eyaletini oluşturuyorlardı. 5. yüzyılda bölge Hıristiyanlığın etkisi altına girdi. Aynı yıllarda Germen bir halk olan Anglo-Saksonlar büyük kitleler halinde adaya göç ettiler. 1066-1154 yılları arasında gene bir Germen ırkı olan Normanlar adayı ele geçirdiler. İngilizler, bu Germen ırklarının devamını oluşturmaktadırlar. İskoçlar, Galliler ve İrlandalılar ise Keltler’in devamıdır. Birleşik Krallık, üst-orta bir güçtür; dünyanın beşinci büyük ekonomisine sahip, IMF rakamlarına göre kişi başına gelirde dünya 19. olan bir ülkedir. Hala kıtalararası kullanılabilen güçlü bir ordusu var. Üst-orta güç Amerikalılar tarafından tanımlanan önemli bir bölgesel güç ama kendi başına sonuç alamaz. Nüfusun %13’üne sahip Londra, ülke GDP’sinin %22’sini üretiyor. İngiltere’de GDP’nin %55’i finans ve iş hizmetlerinden geliyor, eşya ticareti oldukça geri planda kalıyor. Ülkenin tamamı yabancı sermayeye muhtaçtır. İngiliz donanması artık etkili bir dünya gücü değil ama Londra’dan yapılan bankacılık işlemleri ile küresel ticaret güdüsü devam ediyor.

Demokratik dünya içinde monarşi rejimi bazen süreklilik ve istikrar modeli olarak anılsa da, gerçekte yazılı olmayan anayasal kuralları ile tartışmalara oldukça açıktır. Muhafazakârlar ve İşçi Partisi iki ana siyasi partidir. Üçüncü parti olarak merkezdeki Liberal Demokratlar bulunmaktadır. Ayrılıkçı partiler içinde ise Bağımsızlık Partisi (UKIP) ve İskoç Ulusal Partisi önde gelir. Diğer partiler arasında birlik yanlısı Kuzey İrlanda partileri, Yeşiller ve çeşitli sol-kanat ulusal partiler; SNP, Galler Partisi (Plaid Cymru) ve Kuzey İrlanda’nın SDLP sıralanabilir. Parlamenter sistem içinde Avam Kamarası’nda yeterli sandalyesi olmayan hiçbir hükümet iktidarda kalamaz. Bu yüzden genellikle koalisyonlara gidilir. Krallığı gerçekte kimin yönettiğinin sorusu ortadadır ve anayasal yorumlara açıktır. Eski başbakanlardan Gordon Brown dediği gibi, egemenlik anayasanın temeli olsa da bir masaldan öte değildir[6]. İngilizler ya eninde sonunda duruma göre değişen kurallar yerine sabit kurallarla yaşamayı yeniden öğrenecek ve sevecek ya da hiçbir kuralı olmayan bir alternatif düzende yaşayacaklardır. Seçimler genellikle ülkelerdeki elektriği artırır ama genellikle bir şey değişmez. İngiltere’deki seçimleri İşçi Partisi veya (Muhafazakâr) Torilerin kazanması pek bir fark yaratmaz. İngiltere için önemli olan ayrılıkçı İskoç partilerinin ne kadar oy aldıklarıdır.

İngiliz stratejisinin temel bir tehlikesi vardır. Ortak bir çıkar paylaşımı etrafında Birleşik Krallığın bütünlüğü ve ulusal kimliği etrafında inşa edilmiştir. Bu strateji iki siyasi güç doğurmuştur. Avrupa zayıfladıkça, birlik karşıtı akımlar ortaya çıkmakta ve İngiliz stratejisi için sorun olmaktadır. Çünkü strateji çoklu ilişkiler gerektiriyor, İskoçya örneğinde olduğu gibi bütünlüğü sarsıyor. Diğer bir tehlike, ulusal kimlikle alakalıdır. Yüzyıllar içinde gelişen kimlikle İngiliz İmparatorluğu kuruldu. İmparatorluk gideli 70 yıl oldu ve birkaç ülkeden oluşan krallık içinde İskoçlar hala ulusal kimliklerini muhafaza ediyorlar. Onlar kadar olmasa da İrlanda kimliği de hala güçlüdür. Ülkenin parçalanmasında ilk sıra İskoçya’da ve bunun küresel sonuçları olacak. İngiliz nükleer silahları da burada üslenmiş ve ülkenin azalan petrol üretiminin hemen hemen tamamı İskoç sahillerinden yapılıyor[7]. İskoçya’nın bağımsızlığı ile birlikte başta hava kuvvetleri olmak üzere İngiliz ordusunun yarısı da güneye taşınmak zorunda kalacak ve yeni üsler 20 milyar pound’a mal olacak. 300 yıl sonra bile İskoçların %45’i bağımsız bir devlet istiyor. Buna rağmen ülkede milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yükseliyor. Krallık bir yandan oluşturucu devletlerin kendi kaderini tayin hakkı etrafında manevra yaparken, ulusal çıkar ve ulusun ne olduğu üzerinde çalışıyor. Tabii İskoçlar da kendi çıkarları ve İngilizlerle işbirliği arasında bir konumu sorguluyorlar. Bu daha da büyük ölçekte Birleşik Krallığın dünyadaki yerinin ne olduğu sorusunu da gündeme getiriyor.

Sonuç; İngilizleri neler bekliyor?

 Avrupa’da devlet içi egemenlik devri 1918’de başladı, imparatorluklarının yıkılması ile bugüne kadar devam etti ama henüz ulus-devletleri yıkmadı. Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ülke birliğini tekrar muhafaza etmek zor olmuştu. Birleşik Krallık ise 1945’den beri henüz bu dramayı yaşamadı. İngiltere, Soğuk Savaş yıllarını emperyal güçten geri çekilme süreci olarak geçirdi ve son 20 yıldır Avrupa kıtası ile ABD arasında kendine bir yer bulmaya çalışıyor. 1962 yılında ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk, İngiltere’nin “İmparatorluğunu kaybetmiş ve kendine bir rol bulamamış ülke, eski bir ABD uçak gemisine benzediğini” söylemişti. Pek çok kişi İngiltere’nin artık batmakta olan bir transatlantik köprü ya da uçak gemisi olduğu yorumunu yapıyor. Avrupa Topluluğu’nun kurulduğu 1957’den beri birlikten çıkan ilk ülke İngiltere oldu. Avrupa Birliği’nden sonra İngilizlerin Transatlantik ilişkilerinin içi de boşalıyor. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Birleşik Krallık önce imparatorluğu kaybetti ama artık krallık da parçalanabilir. İskoçlar (UKIP ve İskoç Ulusal Partisi), tüm Krallığın değil, kendi çıkarlarını seçerlerse durum değişir. Bu Avrupa ve ABD ile ilişkilere de yansır. Şimdilik, İngiltere zaman kazanıyor ve tarihteki büyük değişimler için bekliyor. İngiltere, seçeneklerini açık tutmakta, içeride oyunun sonu beklemektedir. Kılıcı bu sefer Mary’nin intikamı için İskoçların vurması bekleniyor.

[1] Sait Yılmaz, Küresel Sermaye ve Türkiye, Kaynak Yayınları, (İstanbul, 2015), 7.

[2] Mark Fleming-Williams, Britain’s Status as a Trading Nation Ties It to Europe, Geopolitical Weekly, (September 8, 2015).

[3] Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü, (1500’den 2000’e Ekonomik Değişme ve Askeri Çatışmalar), Çev.:B.Karanakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., (Ankara, 1995), 181-186.

[4] Boris Johnson, The Churchill Factor: How One Man Made History, Hodder & Stoughton, 2014, 215.

[5] George Friedman, How British Elections Represent the State of Europe, Stratfor, (May 5, 2015).

[6] Peter Harris, Keys to the Kingdom: Who Will Govern the UK? Politics at Earlham College, (April 30, 2015).

[7] Gideon Rachman, If Scotland Goes, National Interest, (June 25, 2014).