Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Yukarıdaki fotoğraf, 14 Şubat 1990’da, Voyager 1 adlı uzay aracı tarafından, Dünyadan yaklaşık 6,4 milyar kilometre uzaktan çekildi. Yuvarlak bir daireyle işaretlenmiş olan nokta, ünlü fizikçi Carl Sagan’ın deyimiyle “Soluk Mavi Nokta”, bizim evimiz…

Bu resimden 4 yıl sonra, Carl Sagan meşhur kitabını, “Soluk Mavi Nokta”’yı yazdı. Bu resim kendisini ne kadar derinden etkilediğini, kitabından alıntıladığımız aşağıdaki cümlelerden anlayabiliriz;

“Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burası; evimiz… O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir “yıldız”, her bir “yüce önder”, her aziz ve her günahkâr işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.

Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün… Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün… Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun!

Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

Dünya… Şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer.

Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.

Carl Sagan, Soluk Mavi Nokta,1994”

Resme uzun uzun baktıktan sonra, özenle seçilmiş kelimelerle oluşturulmuş ve ciddi bir bilim insanından beklenmeyecek derecede samimi duygularla işlenmiş bu ifadelerden etkilenmemek hakikatten elde değil. İnsan, bir anlığına her şeye boş verip, barışla doldurulmuş sevgi denizine dalmak ve sonsuza kadar orada kalmak istiyor.

Tabii ki doğamız gereği bu hal, birkaç saniye ile birkaç dakika arasında sürdükten ve o durduramadığımız hayal gücümüzün bedenimizi saran dalgalar misali en sonunda bizi karaya sürükledikten sonra, rüyadan uyandırırcasına öylesine geçip gidiyor.

Ancak, bu güzel ruh halinden uyanmak istemiyorsanız, aşağıdaki şu bilgilere, ek doz olarak ihtiyacınız var.

Big bang’ten, yani evreni oluşturduğu kabul edilen büyük patlamadan sonra, 13.7 milyar yaşında olduğu hesaplanan ve neredeyse “sonsuz” olarak nitelendirdiğimiz bu evrende, çeşitli büyüklüklerde yaklaşık 2 trilyon civarında galaksi olduğu açıklandı. Küçük olarak derecelendirilen bizim galaksimizde de yaklaşık 200 ila 400 milyar civarı yıldız olduğu tahmin edilmekte.

Sadece var olan yıldız sayısını hesaplamaya çalışırsak, pek alışık olmadığımız bir rakam karşımıza çıkmaktadır;

2.000.000.000.000*400.000.000.000 = 800.000.000.000.000.000.000.000 (Sekstilyon)

Evrendeki diğer yıldızlara nazaran yine “küçük” olarak derecelendirilen Güneşimiz gibi, milyar çarpı trilyon adet yıldız… Sadece bizim Güneş sistemimizde cücesi, büyüğü, küçüğü yaklaşık 10 gezegen olduğunu kabul edip, her yıldızın yörüngesinde en az bir bu kadar gezegen var olduğunu varsaysak, muhtemel gezegen sayısı 8 Septilyon diye ifade edilen bir rakama ulaşırız ki, bunu ancak trilyon kere trilyon diyerek havsalamıza kabul ettirebiliriz.

Son yıllarda yapılan çalışmalarda bilim adamları evrende dünya benzeri gezegenlerin tahmini sayısının bile 100 milyar kere milyar olduğu ifade etmektedirler. Böylesine büyük bir evrende, dünya benzeri uzaylı uygarlıkların varlığını, en azından matematiksel olarak inkâr etmek mümkün değildir. Şu ana kadar kimseye ulaşamadık ama bize ulaşamadıklarını da inkâr edemiyoruz.

Nasıl doz ama?

Evet, insan tüm bu hesaplamalar ve olasılıklar arasında, halen hiçbir uzaylı varlık tespit edilememiş olmasının verdiği hayal kırıklığının ezici baskısı altında kalarak neler olduğunu düşünmeye kalkarsa, hele hele soluk mavi noktayı da idrak ederek düşüncesini renklendirirse, yaşamın ve neden bu evrende var olduğumuzu sorgulamanın tam da göbeğine düşer.

Eskiler bu konuları sorgulayanlara,  “kafayı bu kadar derine sokmayın, çıkamazsınız!” diye uyarırlardı. Ancak, insanoğlu, geliştirdiği teknolojiyle hızla gelişmekte ve yeni teknolojilerin getirdiği olanaklarla, evreni daha iyi anlama yolunda hızlı adımlar atmaktadır. Yani, bunları sorgulamamaktan ve gerçeklerden kaçış, maalesef yoktur.

Peki, bir insanoğlu olarak, bunca büyüklüğün arasında zerrenin, zerresinin, zerresinin, zerresi kadar küçüksek, neredeyse yok sayılacak kadar önemsizsek;

Neden ve niçin var olmuşuz?

İnsanlığın, bu dünya üzerinde var olduğundan bu yana, akıl ve zekâ seviyesinin izin verdiği her gelişim anında, farklı şekillerde karşımıza çıkan en önemli soru budur. Ölümün gerçekliğinin yarattığı ağır travmayla birlikte, insanoğlu, her dönem bu soruyu bir şekilde cevaplama ihtiyacı duymuş ve bu nedenle, bilimin ışığının yanında dinler, inanışlar, felsefeler yaratmıştır. Aslında, kendi “varlığını” anlamdırma çabasından başka bir şey yapamamıştır. Her ne kadar din ve felsefenin arkasından emin adımlarla ama yavaş bir tempoyla gelen bilim, gün geçtikçe bu sorunun cevabına yaklaşmaktaysa da, yaşam ömrümüz sınırlı olduğu için, insanlığın büyük bir çoğunluğu, o mutlu sona ve cevaba ulaşamayacaktır.

Düşünsenize, ömrümüz ortalama 80 yıldır. Dünya düşün tarihiyse, bütün ömrünü bu sorunun cevabını bulmaya çalışan ve şu anda yaşamayan yüz binlerce, belki milyonlarca insanla doludur. Herkes ölüp gitmiştir. Sanki uğraşılarımız hayatın karmaşası içerisinde değersiz bir çaba gibi görünmektedir.

Türk espri tarihinin son yıllarda piyasaya sürdüğü en güzel sorularından biriyle durumu sorgularsak;

Hiç mi değerimiz yok?

1964 yılında Rus Astrofizikçi Nicolai Kardashev, evren üzerinde var olması gerektiğini düşündüğü uygarlıkları Tip-1, Tip-2 ve Tip-3 olarak sıraladı ve bu seviyelerin açıklaması olarak da, uygarlıkların teknolojik gelişimlerini sağlamak için kullandıkları enerji miktarını gösterdi.

Yazımızın girişinde bahsettiğimiz fizikçi Carl Sagan’da bu ölçeklendirmeyi kullanarak bir formül geliştirdi ve insanoğlunun hangi seviyede olduğunu belirledi.

Bu muhteşem konuyla ilgili olarak, en güzel tanımlamaları ve anlaşılır açıklamaları yapan ünlü teorik fizikçi Michio Kaku’ya göre uygarlıkları kısaca şöyle tanımlayabiliriz;

Tip 1: Kendi bulunduğu dünyanın, yani gezegenin tüm enerji kaynaklarını rahatla kullanabilen, gezegenlerindeki tüm iklimsel veya tektonik hareketleri kontrol edebilen, kendi içlerinde ana dillerini kullanırken gezegen genelinde ortak bir dil kullanan, gezegenler arası seyahat edebilen ve en önemlisi kendi aralarında savaşları bitirmiş uygarlıklardır.

Tip 2: Kendi gezegenlerinin enerjilerini tüketmiş, ancak bulundukları güneş sistemindeki ana enerji kaynağını, oluşturdukları bir teknolojiyle kullanabilen (Dyson küresi gibi) ve yıldızlar arası seyahati yapabilen uygarlıklardır. Bu nasıl bir uygarlık derseniz, örnek olarak Star Trek, yani Kaptan Kirk ve Atılgan dizisindeki uygarlığı gösterebiliriz.

Tip 3: Sadece kendi güneş sistemlerini değil, galaksileri çapında hemen her yıldıza ulaşabilen ve birçok yıldızın enerjilerini kullanabilen ve galaksiyi kontrol edebilen uygarlıklardır. Buna en güzel örnek olarak, Star Wars, yani Yıldız Savaşları film serisindeki galaksi imparatorluğunu verebiliriz.

Peki, insanoğlu bu sıralamanın neresinde?

Carl Sagan’ın formülüne göre insanlık Tip 0 seviyesinde. Yani ölçeğe henüz girebilmiş değil. Ama üzülmeyin… Michio Kaku, insanoğlunun Tip 1, seviyesine geçişe çok çok yaklaştığını belirtiyor. Michio Kaku, önümüzdeki 100 yıl içerisinde –eğer kendi kendimizi yok etmezsek- Tip 1’e geçeceğimizi söylüyor. Şu an yaşayan ve önümüzdeki yüz yılda var olacak olan insanların, insanlık tarihinin en önemli çağında yaşayacaklarını belirtiyor ve ekliyor;

“Şu an hayatta olanlar ve bizim torunlarımız en şanslı insanlar olacak”

Biz ve çocuklarımız belki bu geçişi göremeyeceğiz ama torunlarımız kesinlikle görecek.

Şimdi başa döndüğümüzde, Carl Sagan’ın soluk mavi noktayla ilgili olarak söylediklerini bir daha okuyalım. Bu kez, Sagan’ın söyledikleri, ifadeleri çok farklı gelecek. Sagan aslında bence şunu demektedir.

“Ey insanoğlu, Tip 1’e geçmemize az kaldı. Eğer, aklımızı başımıza toplar ve bireysel egolarımızın mahkûmu olmazsak, insanlık resmen, ölümsüz bir uygarlığa doğru yol alacak.”

Evet, yazımızın başlığı, İnsanoğlunun evrendeki değeri nedir sorusuydu. Sorunun cevabına ulaşmak için yaptığımız bilimsel giriş, aslında bizi derin bir karamsarlığa sürükleyebilir cinsten bir açıklamaydı. Her şeyi boş verip çiçek çocuklar gibi zihinsel uçuşa geçebilirdik. Ancak, insanoğlunu acımasız bir canavara dönüştüren egosal ihtiraslar ve zihni uyuşturan inanışlardan değil de, bilimin bize açtığı ışıktan geçtiğimizde, karşımıza şu önlenemez sonuç çıkmaktadır:

“Bireysel bazda ölümlü olan insan, aslında bir tür olarak ölümsüz olabilir!”

Eğer, önümüzdeki 100 yıl içerisinde, kendi kendimizi yok etmez ve Tip 1’e geçmeyi başarırsak, insanoğlu ölümsüzlüğü yakalamış olacaktır.

Belki, tek tek ele aldığımızda kısa bir ömür yaşayan insan, yukarıda bahsettiğimiz tüm büyüklükler ve bilimsel gerçekler karşısında oldukça değersiz gibi görünmektedir. Ancak, bir tür olarak ölümsüzlüğü yakalamak adına her bir insana tek tek ihtiyaç vardır. Aslında istesek te istemesek te, her insan bir şekilde türü için hizmet vermektedir. Tek tek ölümlü, tür olarak ölümsüz olabilmek, türümüzün geleceğini korumak adına mücadele vermektedir.

O soluk mavi noktada, zerrenin, zerresinin, zerresinin zerresi kadar küçük ve önemsiz görünen insanoğlu, Tip 1’e geçtikten sonra, gerçekleştireceği önlenemez gelişimlerle, bu koskoca evrende ölümsüz bir ırk olarak sonsuza dek yaşayacaktır. Dolayısıyla her insan, insanlık adına, kendi ölçeğinde çok ama çok değerlidir.