Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

1990 yılının sonlarına doğru, İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi Yüksek Lisans eğitimim sırasında, Türk Dış Politikası derslerimize gelen Emekli Koramiral İhsan Gürkan‘ın bir dersi sonrası, kendisi ile yüksek lisans tezimin konusu hakkında konuşmak için randevu istemiştim. Öylesine nazik bir insandı ki derhal kabul etti. Konuşmak için müsait bir yer bulduktan sonra kendisine,

“Hocam ” dedim ve cümlemi  “ Ben yüksek lisans tezimin konusunu buldum. Farkındayım, biraz zor bir konu ama sanırım üstesinden gelebilirim. Ancak, sizin görüşünüze ihtiyacım var. ” diye tamamladım.

Meraklı bir şekilde gözlerimin içine bakarak,

“Buyurunuz, sizi dinliyorum. ” diye cevap verdi.

Ben de büyük heyecan ve istekle başladım anlatmaya…

”Hocam ben; “İZM”lerin, yani faşizmin, komünizmin, sosyalizmin Türkiye’ de nasıl bir değişime uğradığını ve bunun nedenini araştırmak ve yazmak istiyorum. Yani neden doğdukları topraklardan bizim topraklarımıza ulaştığında orijinal öğretilerini koruyamıyor da değişiyor? Bunu araştırmak amacım. ” dedim.

Bir iki saniye süren ve anlamaya çalışan bir yüz ifadesiyle birleşen şaşkınlık bakışı; sözlerimi tamamladığımda, yüz kaslarını gülümsemeye doğru iten bir gevşeme ile değişti ve o gülümseme, gözlerinin içindeki parıltıyla birlikte birden bire patlayan ve oldukça içten bir kahkahaya dönüştü. Gülmesi yavaşladıktan sonra, arta kalan zayıf kahkahalarla birlikte ağzından,

“Ömürünüz yetmez evladım!.. ” kelimeleri döküldü ve nihayet normale dönebildi.

Bu sefer şaşkınlık bakışı benim yüzümdeydi. Sadece “Neden hocam? ” diyebildim.

Benim şaşkınlığımın ciddiyetini görünce o da ciddileşti ama yüzündeki babacan tavrı engelleyemeden cevap verdi.

“Böylesine geniş ve derin bir konuyu bırakın yazabilmek araştırmak dahi yıllarınızı alabilir. Çünkü böylesine bir değişimin nedenlerini anlamak için, bu topraklarda tarih öncesinden günümüze kadar yaşayan tüm şehir devletleri, krallık, imparatorluk ve halkları; demografik, ekonomik, sosyolojik, kültürel ve dinsel açıdan tek tek incelemeniz lazımdır. İncelemek için ise tüm yerel ve yurtdışı kaynaklara ulaşmanız, okumanız, bulacağınız verilerin birbiriyle etkileşiminden ortaya çıkan yaşam biçimini idrak etmeniz, sınıflayabilmeniz ve tüm bu süreçlerin günümüz toplumlarına etkisini analiz edip sentezlemeniz gerekir ki; yüzyıllara dayanan tüm bu birikimlerin toplumsal davranış biçimlerine ve psikolojisine etkisini çözebilesiniz. İşte bu noktayı keşfettiğinizde, yani toplumun her yönünü geçmişe dayanarak çözümleyebildiğinizde, bu topraklara dışarıdan gelen herhangi bir öğreti veya inanışın nasıl bir değişime uğradığını yakalayabilirsiniz. ”

Kısa bir sessizlikten sonra, nasıl bir konuya çattığımı anlamanın verdiği ağırlık ile omuzlarım düştü ve hayal kırıklığı içerisinde “ Anladım hocam. ” diyebildim.

Üzüntümü oldukça derinden yansıtmış olmalıyım ki, elini omuzuma koydu ve

“Madem bu kadar derin ve geniş bir konuyu araştırmaya heveslisin – ki ben de seni hayal kırıklığına uğrattım – seni elin boş göndermeyelim ve hevesini kırmayalım. Ancak; daha basit, özellikli ve kısa süreli bir araştırma konusu ile durumu değerlendirelim ” diyerek, heyecanımı geri getirebilme umuduyla yüzüme baktı.

Az önceki derin hayal kırıklığım biraz geçmiş ve acaba nasıl bir konu diye bir merak sarmıştı beni.

“ Olur, hocam, konu nedir? ” dedim.

“ Konumuz şu; biliyorsun Sovyet Rusya’ da Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açılım)  başladı. Mihail Gorbaçov bunun en ateşli savunucularından biri.  İşte bu rüzgârların ve hareketlerin, Türkiye ve Türki Cumhuriyetleri’ ne olan ve olabilecek etkilerini araştır. Bunu bana bir ödev olarak hazırla. Bu senin için daha güncel ve daha uygun bir araştırma. Hadi görelim seni!.. ” dedi ve nazikçe izin isteyerek beni yalnız bıraktı.

Kafam oldukça karışmıştı. Yapabileceğimi düşündüğüm ama ömrümün yetmeyeceğini anladığım bir tez konusundan, dönem ödevine dönüşen bir araştırmaya geçmiş; üstelik bunu daha kısa zamanda bitirmem gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştım.

Eh, ne yaptım!  Tabii ki araştırmaya başladım. Öncelikle,  elimdeki ulaşabildiğim kaynaklardan Glasnost ve Perestroyka’ nın ne anlama geldiğini okumaya başladım. O zamanlar, ne internet vardı ne de yaygın olarak bilgisayar kullanımı…  Yani elimde gazete haberleri ve bazı erken yayınlanmış sınırlı sayıdaki kitaptan başka yazılı kaynak yoktu. Fakat bir şansım vardı ki, bunun ne kadar önemli bir kaynak olduğunu, temaslarım arttıkça anlayacaktım.

İşte, ilk ve bence en önemli etkisinden biri; açıklık ve yeniden yapılanma başladıktan sonra Türki Cumhuriyetler’ den Türkiye’ ye üniversite öğrencileri ve akademik kariyere sahip öğretim görevlileri gelmeye başlamıştı.

O güne kadar, diğer yabancı ülkelerden gelenler statüsünde değerlendirdiğim bu kişilerin, o an benim için ne kadar müstesna olduklarını fark etmiştim.  Hiç beklemeden ve hiç de çekinmeden bulabildiğim tüm soydaşlarımızla tanışmaya ve konuşmaya başladım. Öğrenci düzeyinde olanlarla gerekli ilerlemeyi kaydedemesem bile onlar sayesinde, daha üst düzeydeki akademisyenlere ulaşabilme şansımı değerlendiriyordum. Azeri öğrenci ve akademisyenler, Kazak doktora öğrencileri, Türkmen yüksek lisans öğrencileri ve en önemlisi Kırgız bir doçent… Hatta Çin’in Uygur Özerk Bölgesinden akademisyenler bile temas havuzumdaydı. Ancak; araştırma konusunda o kadar hırslı ve bilgiye o kadar açtım ki, araştırma tecrübesinden yoksunluğumu ve kaynaklarımın tasnifini geri plana atmıştım. Şu an sorsanız hiç birinin ismini hatırlamam. Çünkü büyük bir hata yaparak o değerli insanların irtibat bilgilerini almamıştım.

Araştırmalarımın yaklaşık 3-4 ay sürdüğünü hatırlıyorum. Sanırım 1991 yılına girmiştik. Verilerimi ve topladığım bilgileri tasniflemeye ve bir düzene koymaya çalıştım. Çıkan sonuçlardan bir ödev hazırlayıp değerli hocama ilettim.

Biraz teatral ve hikâyemsi bir anlatım oldu ama sizlere o ruh halini ve ortamı betimlemek istedim. Aslında, belki de bunların hiçbirinin önemi yoktu. Asıl önemli olan benim o araştırmalarda duyduklarım ve öğrendiklerimdi. Peki, neler öğrenmiştim?

Sovyetler Birliğinde makro politikalar ve planlamaların yapıldığı oldukça önemli ve köklü bir kurumun “ Sovyet Bilimler Akademisi ” nin varlığını,

Bu akademide, 1960 yılların başında Kruşçev zamanında, geleceğe dönük önemli bir planın tartışıldığını ve uygulama kararının alındığını,

  • Yöneticileri böylesine ileriye dönük stratejik bir plan hazırlamaya sürükleyen temel sıkıntıların, ülke genelinde gerçekleştirilen başta tarımsal alanda olmak üzere tüm alanlardaki üretimlerin, sağlıklı ve verimli şekilde gerçekleşemediğini, nüfusun artması ve artacak olmasıyla birlikte durumun daha da kötüleşeceğini,
  • Bu durumun Sovyetler Birliği’ ni oluşturan devlet ve devletçiklerde huzursuzluğa sebep olacağını, bu huzursuzluğun gerekli tedbirler alınmaz ise birliğin şiddetli bir şekilde dağılmasına yol açacağını,
  • Hali hazırda var olan devlet ve devletçiklerde yaşanan huzursuzluklarla ve bozulan ekonomiyle birlikte, bir toplum için en büyük itici güçlerden biri olan “bağımsızlık” ateşinin körüklenebileceğini,
  • Birdenbire ve birden fazla yerde başlayacak bağımsızlık hareketlerinin getireceği yükü, kırılgan hale gelecek olan ekonomik ve sosyolojik yapıların kaldıramayacağını ve ekonomik destek olmadığı noktada askeri tedbirlerin bu hareketleri engelleyemeyeceğini,
  • Bu nedenle, kontrollü bir yeniden yapılanma ve açılım ile, birkaç devlet ve toplumun isteyebileceği özgürlük arzularının da sanki onlar istemiş ve almış gibi verilmek suretiyle Sovyetler Birliği’ nin kesin ve kat’i bir parçalanmadan kurtarılması gerektiğini öğrenmiştim.

 

Aslına bakarsanız, Sovyet Bilimler Akademisi kısaca şunu diyordu; “ Ekonomiyi ve üretimi yönetemiyoruz. Kaynakları verimli kullanamıyoruz. Bu durum ileride bizi zayıflatacak ve bağımsızlık hareketleriyle birlikte SSCB yok olacak. “

Peki, bu tespitlerden sonra nasıl bir tedbir almışlardı? Nasıl bir plan yapmışlardı? İşin en güzel tarafı da buydu.

Yukarıdaki felaket senaryosunu bertaraf etmek için öncelikle ekonomiyi ve üretimi, enerji kaynaklarını da gözeterek yeniden yapılandırmaya karar vermişlerdi. Hani şu meşhur saatin camı, yelkovanı ve kordonu hikâyesi vardır. Hani her birisi ülkenin başka bir devlet veya devletçiğinde üretilir, sonra monte edilirdi.  İşte bu stratejiyi tümüyle uygulamaya karar vermişlerdi. Bu şekilde tüm devlet ve devletçikler, kaynaklar ve ekonomi olarak birbirine bağımlı hale gelecekti.

Bu süreçte ve değişen dünyada bu rejimi daha fazla götüremeyecekleri aşikârdı ve bünyedeki devlet ve devletçikler, mutlaka bağımsızlık isteyeceklerdi. Hatta kimlerin isteyebileceğini, nerelerde çatışmaların çıkabileceğini bile kendilerine göre tahmin edip uzun yıllara dayanan bir planlama yapmışlardı. Onlara istedikleri “ Siyasal ” bağımsızlığı vermek, hatta bazılarının sanki kendileri mücadele etmiş de almış gibi bir hava yaratarak argo tabir ile “gazlarını almak” ise sürece büyük faydası dokunacak bir stratejiydi.

Süreç sonunda ise, siyasal açıdan bağımsızlıklarını kazanmış bu devlet ya da devletçiklerden bir kısmını elbette batıya kaptıracaklardı. Özellikle, eski Doğu Avrupa ülkeleri bu plana ne yazık ki dâhil olamıyordu. Ama sonunda elde kalanlar ile özellikle enerji kaynaklarının asgari müşterekte bir arada kalabilmesi perspektifinde yeniden bir topluluk kurulabilirdi.

Siyasal bağımsızlığını elde etmiş eski Sovyet devletleri, balayı geçtikten sonra arkalarına dönüp baktıklarında, ekonomik ve enerji kaynakları açısından nasıl da birbirlerine bağlı olduklarını görecekler ve akabinde bu kez “gönüllü” olarak bir araya geleceklerdi. Bu sonuca, yani bu tahmine ulaştığımda inanın ben bile yazdıklarıma inanmamıştım. Çünkü ne Sovyetler Birliği dağılmış ne de böylesine yeni bir oluşumun sinyalleri ortaya çıkmıştı.

Türkiye ve Türki Cumhuriyetlerine olan etkileriyle ilgili olarak da, bu bilgilerin ışığında pek de olumlu şeyler yazamamıştım. Ortaya çıkan tahmine göre, onların da bizimle pek yakın olmayacakları anlaşılmaktaydı.

1991 yılının sonuna gelindiğinde ise, ben yüksek lisansla iş hayatını bir arada götürebilme umuduyla bağımsız denetim şirketinden aldığım teklifi değerlendirmiş ve denetçi olarak çalışmaya başlamıştım. Aralık 1991 geldiğimizde ise Sovyetler Birliği, Rusya Federasyonu’ nun, Ukrayna ve Beyaz Rusya ile yaptığı anlaşma ile resmen dağılmış ve Bağımsız Devletler Topluluğu kurulmuştu.  Letonya, Estonya, Litvanya ve Gürcistan ( 1993’ te sonradan katılmıştır ) hariç tüm eski devletler anlaşmayı imzalamışlardı. Hem de kendi istekleriyle… Tıpkı bana söylendiği gibi…

Tabii ki bu sonuç benim için, verdiğim ödevin ve tahminin doğrulanması adına çok gurur vericiydi. Ama yine de, biraz da olsa şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

İş hayatı,  hele hele bir denetçi olarak çalışmak; insana kendine ayıracak bir vakit bırakmadığı için, kalben bağlı olduğum siyaset bilimine olan ilgimi, bir hobi olarak sürdürmeme neden olmuştu. Ama bu ödev bana, ileriye dönük olarak yapılan orta ve uzun vadeli planlamanın önemini ve stratejinin, süreç içerisinde karşılaşılan değişimleri ve gelişmeleri hazmedecek bir dinamiğe sahip olması gerektiğini öğretti. Bir de yanına;  bir plan veya strateji üretmeden önce analizin doğru, mümkün olduğunca geniş kapsamlı ve gerçekçi yapılması gerektiği dersini de hediye olarak verdi.

Benim kısa çıkarımım şu oldu; “ Analiz, yapanı vezir de eder, rezil de ..! ”

Sağlıcakla ve huzurla kalın…