Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Kendi hayatını gerçekten yazabilirsen,

sonuna da sen karar verirsin.

Viking Atasözü

Hayatınız bir hiçten ibaret, halbuki başka türlü olabilirdi. İnsanlık tarihi boyunca pek çok insanın başına geldiği gibi; ailesiyle başa çıkamamış, kendini işine vermiş birisiniz. Hayatınız “iş” denilen, başkalarının hayatını kolaylaştırmak ve kazancını artırmakla geçiyor.

Küçük dünyanızın dışında size elini uzatacak bir akıl hocasıyla karşılaşmadınız. Diplomasız, belgesiz ya da size bir kapı aralayacak bir şeyiniz olmadan öylece kalakaldınız. Erkenden evlendiniz, yeni bir hayat için bırakıp gitmeye hiç bir zaman cesaret edemediniz.

Hiçbir zaman bağımsız bir insan gibi yaşayamadınız, sesinize kulak verilmedi. Başkalarının mülkü gibi yaşadınız ve hayatı hiç olan modern bir kölesiniz; kudretsiz ve köşeye sıkıştırılmış. Yaşamınızda doğru insanları ve doğru şartları bir araya getiremediniz.

Bütün hayatınız çocuklarınızı okutmak ve bir ev sahibi olabilmek için geçti. Şimdi çocuklarınız işsiz ve bu yüzden emekli olamıyorsunuz. Hastalıklar da yakanıza yapıştı. Yaşadığınız tüm tecrübe ve hayal kırıklıklarının sonunda “hayat zaten böyle bir şeydir” diye düşünüp “hayatım bitti” diyorsunuz.

Kızların kız-kıza gezdiği bir dünyadan geliyorsunuz. Kendi hikâyenizin sıradan olmasına göz yumuyorsunuz. Hayatta tek bir ilişki (evlilik) türü ile yetinmek zorunda kaldınız. Bir müzeyi bekleyen sessiz bir fare gibi yaşadınız, kaderinize hapsoldunuz.

Kültürsüzsünüz, konuşmayı beceremiyorsunuz. Yapmak istediğiniz hiçbir şey yok. Kapatıldığınız kafesten çıkmak için boşuna kanatlarınızı çırpıp duruyorsunuz. Hayatınız koca bir sıfır. Açlığın daimi olduğu bir dünyada, kıtlık ve fahiş fiyatlarla mücadele ediyorsunuz.

Geleceği kafasına takmayan, günü birlik yaşayan insanlardan oldunuz. Kendi ekseni etrafında turlayan küçük devlet memuru dünyasında yaşıyorsunuz. Zaten tüm tutkuları azgınlaşmasın diye budanarak bitkiye dönüşmüş bir insan olarak yetiştirildiniz.

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdunuz, zengin oldunuz ama o birisi olamadınız. Toplumsal basamağın en altından en üstüne çıkmanız en az üç kuşak alır; bu yüzden sadece bir ara nesil olmayı kabullenmek zorundasınız. Yani siz bir hiçsiniz çünkü birisi olmak için erken bir başlangıç yapmanız gerekirdi.

İş yerinizdekilerin çoğu mutsuz ve mutlu olan birkaç kişi ise neredeyse işine din gibi sarılmış. Hâlbuki insanın işi ile ilişkisi aşk hayatı gibidir, sevmiyorsanız bırakmalısınız. Ailenizde biri işçi, diğeri temizlikçi, öbürü işportacı, sanki aileniz sonsuza kadar en kötü işlerde çalışmaya mahkum edilmiş.

Yaşamınızı belirleyen karşılaşmalar bu kadar düşük profilli, yüzeysel ya da rutin olmasaydı, daha fazla kaliteli fikir alış verişi yapabilseydiniz, belki yaşamınız daha farklı olabilirdi.

Dünya değişir ama insanlar değişmez, bu yüzden açgözlülük ve bencillik hiç bitmez. Korkuyorsunuz ve en cesur işleri yaparken bile aslında hep kaçıyorsunuz. Kadın-erkek ilişkilerini çözemediniz. Bu makalede, insanın tarihini yani yaşadıkça değişmez yazgımızı ele alacağız.

İnsanın tarih yolculuğu..

Dünyada bütün olaylar, açlık ve aşk tarafından yönetilir. En öncelikli ihtiyacımız ilk insanla başlayan her doğan çocuğun ilk anından itibaren ömür boyu devam eden açlık oldu. Mutlaka bir şey yemeli bunun için de hala çalışmalı ya da birikim sağlamalıyız.

İlk insanın (Homo Sapiens) ortaya çıktığı 70 bin yıldan öncesinden beri insanlar yiyecek ararken bir yerden başka yere göç etti, adeta yollarda yaşadı. İnsanların Doğu Afrika ile Çin arasındaki mesafeyi 10 bin yılda kat ettiği hesaplanıyor[1]. İlk uygarlıklar yiyecek ve su için büyük nehirlerin etrafında kurulmuştu; Çin (Sarı Nehir), Hint (Ganj), Mezopotamya (Dicle-Fırat) ve Mısır (Nil).

M.Ö. 10 bin yılı civarında dünya 5-8 milyon dolayında avcı toplayıcıya ev sahipliği yapıyordu. M.S. 1. yüzyılda avcı toplayıcı nüfusu 1-2 milyona düşerken, çiftçilerin sayısı 250 milyonu buldu[2].

Tarım Devrimi, insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak arttırdı. Kalıcı yerleşimler tarlaların yanında kuruldu. Tarlalarının yanı başındaki evlerde yaşayan çiftçilerin “eve” bağlılıkları onları zihinsel olarak dönüştürdü ve benmerkezcilik oldukça belirgin hâle geldi.

Çiftçilik, büyük ölçekli siyasi ve sosyal sistemlerin kurulmasına yol açtı. Her yerde ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin emeğiyle üretilen fazla gıdayla beslenip, çiftçileri boğaz tokluğuna mahkûm ettiler. El konan bu yiyecekler, siyaseti, savaşları, sanatı ve felsefeyi canlandırdı. Kaleler, tapınaklar, anıtlar inşa edildi.

M.Ö. 10.000’de binlerce farklı insan dünyası vardı. M.Ö. 2000’de ise sayıları yüzlere inmişti. M.S. 700-970 yılları arasında asimile edilen halk toplulukları yeniden organize edildi; sermayesi elinden alındı ve üretime dâhil edildi. İnsanlar (artık köleler) ve hayvanların enerjilerinden sadece tarımda değil, savaşta da istifade edilmeye başlandı.

İnsanlar, gücün ne olduğunu keşfettiler; güç, başkalarına kendi istediğini yaptırabilmek demekti. Krallar, kendilerini Tanrı ya da onun yeryüzündeki temsilcisi ilan ettiler. Topraklarını işleyenler; asiller ve savaşçı çeteleri tarafından sindirildiler. Yaşamaları için mahsulün bir bölümünü onlara bırakmaları, diğer ülkelerin yağmalanmalarında kullanılmaya rıza göstermeleri gerekti.

Sermayenin zamanla birikimi, 13. yüzyıla gelindiğinde başka coğrafyalardaki lüks eşyalara artan talep neticesi yaşanan ticari değişim, ekonomik uzmanlaşmaya geçilmesine yol açtı. Bu aynı zamanda kasabalarda burjuva sınıfının doğmasına, alternatif sosyal seçenekler ile okuma-yazmanın artmasına ve yeni dağıtım fikirlerine yol açtı.

Toplumun çoğunluğunu oluşturan bireyler, seçkinlerin sömürüsüne, yönetimin koyduğu ağır vergilere rağmen bir arada yaşamayı sürdürebilmelerini, ortak mitlere olan inançlara borçluydular. Mevcut bir hayali düzeni değiştirmek için ise alternatif bir hayali düzene inanmak gerekti. Ancak insanlar din, ırk, dil farkı gözetmeden ancak paranın etrafında birleşebildiler. Para pek çok yerde farklı zamanlarda icat edildi[3].

Orta Çağ’ın başında Batı Uygarlığı, kendi kendine yeterli malikânelerin etrafında organize olmuş, tamamen tarıma dayalı, ticaret veya sanayisi olmayan bir ekonomik sisteme sahipti. 1270-1420 arasında çatışma dönemine girildi ve Yüzyıl Savaşları, Kara Veba, dinsel büyük sapıklıklar ve ciddi sınıf çatışmaları yaşandı. Dönemin sonunda eski feodal-tarım düzenine dayanan yeni bir toplum yapılanması ile yeni bir genişleme süreci başladı.

İngiltere’de 1725 yılı civarında başlayan yeni Tarım Devrimi yiyecek üretimi, elli yıl sonra 1775’deki Sanayi Devrimi ise fabrika üretimi ile alakalıydı[4]. Sanayi Devrimi ile Batı dünyası, kendini feodal ve dini etkiden kurtardı. Geçtiğimiz 250 yıl boyunca besinimizi çoğunlukla şehirlerde çalışarak sağladık. Bu süre atalarımızın avcı ve toplayıcılıkla geçirdiği on binlerce yılın yanında çok az bir süredir.

Tablo 1: İnsanın Tarihi

Yüzyıl Dönem Avrupa Devlet-Toplum Din-Bilim Ekonomi-Politik Felsefe
M.Ö.3 milyon-3.000 Tarih Öncesi  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birinci Din Dönemi M.Ö.6000-

M.S. 1300

Avcı-Toplayıcı Toplum
M.Ö.8  

Eski Çağ

M.Ö. 3000 – M.S. 476

Antik ÇağM.Ö.750-323  Tarım Devrimi Sokrates; İlk Kaynaklar
M.Ö.7
M.Ö.6
M.Ö.5
M.Ö.4 Eski YunanM.Ö. 323-31  Polis (Şehir) Devleti Aristoculuk (Erdemli Ahlak)
M.Ö.3
M.Ö.2
M.Ö.1
0 Batı Roma İmparatorluğuM.Ö.31-M.S.476 Cosmopolis(Roma)
1
2 PitagoreanizmPlatonculukStoacılık
3 Feodal Düzen
4
5 Orta Çağ: 476-1350  

İmparatorluk Çağı

 

Dini otorite (Papa, Piskopos, Rahipler)Siyasi otorite (Kral, Baron, Feodal yöneticiler)
6
7 İslami PlatoncularYeni Platoncular (700-1300)
8
9
10
11 Birinci Ticari Kapitalizm (1050-1270)
12 Doğa Kanunu Teorisi
13 İkinci Din (Metafizik) Dönemi 13.-19. Yüzyıl  

 

İkinci Ticari Kapitalizm (1270-1690)

Aquinas’nın 5 Yolu (1225)
14 Yeni Çağ (1492-1789) Rönesans (1300-1620) Deneycilik
15
16 Reformasyon: 1517Akıl Çağı -Aydınlanma(1550-1789)

 

Sosyal Sözleşme Teorisi İlk Bilimsel Devrim:

1550-1700

 

AkılcılıkKartezyan- Şüphecilik
17 Modern Çağ (1800- 1900) Westfalia (1648) İdealizmKantianismPragmatizm Varoluşculuk
18 Sanayi Kapitalizmi (1770-1850)
19 Avrupa Uyumu İkinci (Gerçek) Bilim Dönemi: 19.yüzyıl- Finansal Kapitalizm (1850-1929) Mantıkçılık
20 Post-Modern 1900- Dünya Savaşları Keynesian Kapitalizm(1929-1970 Modern felsefe
21 Avrupa Birliği Neo-liberalizm- (1980-)IV. Sanayi Devrimi

Geldiğimiz aşama Dördüncü Sanayi Devrimi’dir yani sanayi üretiminde insanın yerini büyük ölçüde robotlar alacak, fabrikalar karanlık olacaktır. Evimiz aynı zamanda işyerimiz ve okulmuz olacak, devlet düzeni gittikçe geri plana çekilirken, aile kurumu da önemini yitirmeye devam edecektir.

İnsanın Parametreleri..

Akıl, bizi diğer canlılardan ayıran özel bir kabiliyettir. İnsan aklı ve beyni sayesinde bilgiyi depolayabilir, yararlı bir şekilde kullanabilir, yataracılık yeteneğini koyabilir. Kişiliğimizi etkileyen diğer bir etken genetik özelliklerimizdir. Bazı genetik özelliklerimiz 0-6 yaş arasında yaşanılan şartlara göre daha etkin hale gelirken, bazı özelliklerimiz ise daha sinik kalabilir.

Duygularımız içinde; sevgi, aşk, şefkat, cömertlik, merhamet, erdemli olmak gibi insanı yücelten duygular yanında insanı felakete sürükleyebilen kin, düşmanlık, kıskançlık, kibir gibi duygularımız da bizi yoldan çıkarmaya hazırdır.

Şekil 1: İnsanlar Yaşadıkça

İhtiyaçlarımız, arzularımız, korkularımız arasında gider geliriz. İnsanlığın açlık ya da yeme-içme ihtiyacı en temel gereksimidir ve bu fiziken gelişmesi insanlık var oldukça böyle olmaya devam edecektir. Bunun yanında barınma ve üreme (cinsellik) ihtiyaçları da temel gereksinimleri içinde yer alır.

İnsanoğlu ancak açlık ihtiyacı giderecek gıda depolamasını yaptıktan sonra başka işlere zaman ayırmaya başlamış ve böylece daha iyi bir yaşam (refah) peşinde koşarken; bilim, sanat, felsefe gibi uğraşlara zaman bulmuştur. Orta Çağ’ın feodal sisteminin yıkılması ile mülkiyet hakkına kavuşan insanlar, farklı mutluluk kaynakları aramaya yönelmişlerdir.

Modern dünyanın gelişimine yol açan temel hususların başında 1648’deki Vestfalya Anlaşması sonrası ‘devlet’ anlayışının ortaya çıkması ve Sanayi Devrimi sonrası kapitalizmle birlikte kitlesel üretim (fabrikalar) ve bilimsel buluşların getirdiği elektrik, araba gibi teknolojiler insan hayatını ve toplum yapısını oldukça değiştirmiştir.

İnsanlar farklı ülke, coğrafya, doğa, iklim, devlet, toplum yapısı içinde yaşasalar da devleti yönetenlerden kanun ve düzeni sağlamasını, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetleri yürütmesini beklemişlerdir.

Özgürlük, eşitlik ve adalet gibi beklentileri için gerektiğinde devlet ötesi kurumlara başvurmaya başlamışlardır. İnsan hayatını daha anlamlı kılmak için politika, felsefe, bilim, sanat gibi çeşitli disiplinler ortaya çıkmış; doğru, iyi ve güzel kavramlarını pekiştirmişlerdir.

İnsan hayatının geçirdiği evreleri şu şekilde özetleyebiliriz;

İnsan topluluklarının ancak savaş, göç ve diğer yollarla yeni gruplara katılarak ve acılara katlanarak yaşamlarını sürdürebilmeleri; geçmişte insanların çoğu huzur vaat ettiği ve komşularıyla uyum içinde yaşamalarını sağlamak için bir işgalci güce, otoriteye ve onun feodal beylerine itaat etti.

Hayatta başarılı olmanın yolunun askeri güçten, asil kan sahibi olmaktan ya da bir hami edinmekten geçmesi; insanlar geçmişte üç nedenle köle oldular[5].

            (1) Korkudan (ölmemek, korunmak için hor görülmeye ve kullanılmaya razı olmak).

            (2) Gönüllü (yoksulluk nedeni ile kendini köle gibi satanlar).

            (3)  Hırslı liderlerin (kral, padişah vb.) yanında robot gibi başkasına iradesine bağımlı olarak yaşamayı seçenler (günümüzün yönetici ve bürokratlarının ataları).

Günümüzde köleliğin yeni biçimleri ortaya çıktı çünkü özgürlük her zaman yorucu ve zorlu bir işti. Bugün insanlar sürekli seyahat etme ve kentlerin sıkışıklığı ve dumanından kaçmaya çalışırken, geçmişte Türk ve Moğol göçebeleri tıklım tıklım kentlere doluşmuş insanlarla alay ediyordu.

Erkeklerin kadınlara duyduğu arzunun yüzyıllar içinde şekil değiştirmesi, kadınlar ve erkekler zamanla ilgi çekici konuşmalar yapmayı öğrendiler. Ancak, kadın-erkek ilişkilerinin kırılganlığını sürdürüyor. Aşk, seksten ayrıldı ve yeni aşk biçimlerinin ortaya çıktı. Aile kurumundaki kriz devam ediyor, ebeveynler ve çocuklarının birbirlerinden beklentilerinin değişti.

Köklerini araştıran insanların yeterince derinlere bakmayı öğrenmesi; insanlar kan bağlarını keşfetti ve uluslara bölündü. Ulus-devlet anlayışı, dünya sisteminin merkezine oturdu. Ulusun ve toplum yaşamının düşmanlarını yok etmek, giderek daha güç hale gelmektedir.

İnsanların korkularından kurtulmak için yeni korkular icat etmesi; dertlerden kaçma sanatının gelişmesine rağmen nereye kaçacağının bilme sanatının gelişmedi. Bazı insanların yalnızlığa karşı bağışıklık kazandı.

Karamsarlık; tüketim toplumu içinde herşeyi elde edebilme imkânı ve cinsel özgürleşemeye rağmen, zenginlerin bile hayata karamsar bakması, saygı görmenin kudretli olmaktan daha arzulanır hale gelmesi.

Zevklerin değişmesi; insanların kendi hayat tarzını seçmesine rağmen tatmin olamıyor. Merak, özgürlüğün anahtarı haline geldi. Gezgincilik ve seyahatin gittikçe artmaktadır. Mutfak sanatındaki ilerleme, seksteki ilerlemeyi geride bıraktı.

Merhamet; insanların merhamet duygusunu genellikle ailesine saklamaya devam ediyor. Hherkes kendi sorunlarını kendi çözmelidir anlayışının merhametin önündeki en büyük engeldir. Merhamet hala yükselmekte olan bir yıldız olsa da hoşgörünün sorun çözmede yetersiz kalmaktadır.

Sevgi azlığı; yeryüzünden gelip geçen insanların pek azı herkesi sevdi. İnsan, etrafından uzaklaştıkça şiddeti azalan bir sevecenlik çemberi içinde yaşıyor. Sevgi-aşk-evlilik çelişkisi yüzünden, çok azı dışında insanların bir kaç hayat yaşayacak zamanı ıskalamaktadırlar.

İlişki türleri..

Tarihin pek çok döneminde, insanların erkenden ölmesi (ortalama yaş 30 civarında idi) sebebiyle evliliklerin üçte birini yakınını ikinci evlilikler oluşturmuştur. Kadınlara kocalarını başlangıçta ne kadar itici bulsalar da, evlendikten sonra onları sevmeyi öğrenecekleri söylenirdi yani nikâhta keramet vardı.

Ancak, on dokuzuncu yüzyılda bazı kadınlar bu olasılığın nikâhtan önce kendilerine kanıtlanmasını veya en azından sevdikleri konusunda evlenecekleri erkek tarafından ikna edilmeyi ister oldular. Bu gelişme ile birlikte erkekler, kur yapma sürecinin denetimini ellerinden kaçırdılar.

İnsanlar birbiriyle tanışmak ister ama bunun başka birileri tarafından ayarlanmasını bekler. İşte bu boşluktan aracı kurumlar, çöpçatan sistemi doğdu. Bu evlilik arayışından çok çapkınlığın faaliyet alanı oldu.

Müphem cinsel çekimleri üzerinde çalışan Fransızlar; 18. ve 19. yüzyılda özel hayatta karışıklığa meydan vermemek için flört ve çapkınlık (gönül çelenlik) kavramlarını icat ettiler. Aşık kişi, mutlaka bir cinsel partner değil, bir hayran da olabilirdi. Zaten aşk yapmanın başlangıçtaki anlamı cinsel ilişkide bulunmak değil, kur yapmaktı.

Adsız

Şekil 2: Erkek-Kadın İlişkilerinin Evrimi

Flört, romantik aşka yeni bir istikamet kazandırdı; seksin dâhil olmadığı bir çeşit seks ilişkisi. Sevişmenin hazırlık safhasının sevişme ile noktalanma zorunluluğu olmadan uzatılması ve sürdürülmesiydi. Ancak, gene de insanların büyük kısmı karşısındakini bir an önce ele geçirme telaşında olduğundan, flörtçüler de rol yapmakla suçlandılar.

  1. yüzyılda diğer bir ilişki türü halvet oldu. Kadın bazen elbisesini beline kadar sıyırabilir veya çorap ve pabuçlarını çıkarabilirdi. Ama bu uygulama misafir odasında baş başa kalmak kadar tehlikesizdi. Halvet, misafir odası yatak odası kadar sıcak olmadığı için kışa özgüydü.

Kadınlar, taliplerine açılma sürecinde yeni keşifler yapmaya başlamıştı; açıklık ve samimiyet. Bu iki kavram, çiftler arasında neredeyse bir saplantıya dönüştü. Erkekleri hayatın anlamını sorgulamaya davet etmek, cesaret istiyordu. Erkekler ise kendilerini gerçek yüzleriyle göstermekten korkarlar.

Bazı kadınlar ideal aşk düşüncesine takıldılar ve bu onları geriye götürdü. Önce, taliplerinin hayranlığına layık olmadığından kaygılandılar, ardından onları yeterince tutkulu bir aşk ile sevmedikleri düşüncesine kapıldılar. Bu kuşku şu açıklamayı getirdi; “Sizi duygularımın tüm yoğunluğu ile sevemediğim hissine kapılıyorum.”

Kadınlar, metanetlerini büyük ölçüde kaybetmişti ve güven eksikliği en büyük azap haline geldi. Böylece, görünüşte kendine güvenen, buyurgan ve kararlı erkeklere hayran olma eğilimi nüksetti. Bu erkeklerin en önemli hazinesi ellerinde idi; kesinlik.

Ancak, erkekler sandıkları kadar güçlü ve muhakemesine güvenilir çıkmayınca kadınlar alt üst oluyordu; “Sen daha iyilerine layıksın, Leyla”. Sorun artık, sadece doğru erkeği bulmak değil, doğru zamanda yapmak ve sonsuz kadar olmasa da hiç değilse o an için birbiriyle çelişmeyen arzulara sahip olmaktı.

Böylece 1920’lerde Amerika’da ‘çıkma (dating)’ terimi moda oldu. Bu, mümkün olduğu kadar çok kişi ile flört etmek demekti ve Amerikalılar kafayı bununla bozmuştu. Artık aşktan eskisi kadar söz edilmiyordu. Söz konusu olan, özgüven yakalamaktı ve bunu çıktığınız insan sayısına dayanarak yapıyordunuz. Gençler, aşk gibi anlaşılması zor bir şeyle canlarını sıkmak yerine, aldıkları veya kabul ettirdikleri çıkma teklifleri ile popülerlik kanıtlıyorlardı.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında erkek nüfusunun azalması çıkma sisteminin değişmesine neden oldu. Kızlarda çıkmanın yaşı gittikçe erkene giderken, emniyet duygusunun bir kenara bırakılmasının bedeli yüksek oldu. Sırada 1960’ların cinsel devrimi vardı.

Seks (Cinsellik)..

Seksten alınacak hazların kapsamı, yüzyıllar boyunca genişleyeceği yerde daralmıştır. Seks normal koşullarda yabancılara korku ile yaklaşan insanın, bir yabancının cazibesine kapılmasını sağlayan mucizedir. Ne var ki, bugüne kadar, yaratmaya muktedir olduğu, sevgiye ve anlayışa dair güzelliklerin binde birini bile yaratamamıştır.

Cinselliğe ilişkin en iyi çözüm, onu kamusal alandan ihraç edip, dört duvar arasına mahremiyet bölgesine sürmek olarak görüldü. Aşkın dini olduklarını ileri sürmelerine rağmen, hemen tüm semavi dinler seksüel aşktan korkmuş ve onu evliliğin içine sıkı sıkı hapsetmiştir.

İnsanlar normal olarak karşı cinsin ancak haberdar olabildiği küçük bir bölümüne ilgi duymuşlardır. Cinsel hazzın üçüncü biçimi, aşk ve kalıcı yakınlık duyguları doğurur, dolayısı ile yaratıcıdır ama bugüne kadar bir sır olarak değerlendirilmiştir.

Erkekler tarih boyunca seks konusunda kadının sadece çok küçük bir bölümüne odaklandılar. Kongolu yazar Sony Labou Tansi’ye göre; erotizm, aşkı hünerle pişirme sanatıdır. Seks konusunda en yaratıcı fikirler Çinlilerden gelmişti. Konfüçyüsçülük, Budacılık ve Taoculuk seks konusunda farklı düşüncelere sahipti.

Duhul, sevgiyi göstermenin tek biçimi değildir. Boşalma ile sonuçlanmayan cinsel birleşme Çinliler ve Hintliler arasında pek çok taraftar bulmuştu. Bazı eski kavimler doğum sonrası uzun süreli cinsel perhizler uyguluyordu.

M.S.450 civarında, Vatsyayana’nın Kamasutra adlı çalışmasında cinsellikten zevk alma tekniklerini etraflıca bir şekilde anlatılıyordu. Bunu Kşemendra’nın (900-1065) Fahişe’nin Dua Kitabı ve Koka’nın (10-60-1215) İhtirasın Gizemleri gibi eserleri izledi ise de cinsel hazza ilişkin literatür pek değişmeden kaldı.

Çinliler, cinsel etkinliği kendi tıp sistemlerinin merkezine yerleştirmişlerdi. Sağlığı koruma ve hastalıkları iyileştirmedeki rolüne bakarak, onu bir rahatlama kaynağı olarak gördüler. Seks, kan dolaşımını hızlandırıyor ve sinir sistemini gevşetiyordu.

Hıristiyanlık, antik Yunan ve Latin toplumlarından farklı olarak tek eşliliği, bekâreti savunuyor, eşcinselliğe karşı çıkıyor, cinselliği sadece üremeye yönelik bir faaliyet olarak görüyordu. Ovidius ve Lucretus’tan bu yana seks literatürüne Avrupa ekleyecek yeni bir şey bulamamıştı.

12’nci yüzyılda Kilise, fahişeliği destekliyor ve onların kazançlarını en önemli gelir kaynaklarından biri olarak görüyordu. Geçmişten günümüze hayat kadınlığı konusuna başka bir makalede değinmeyi düşünüyorum. 17. yüzyıldan itibaren Kilise’nin ilgisi cinsel davranış, normallik ve sağlık arasındaki ilişki içinde kadından, bedene doğru kaydı[6].

Cinsellik terimi oldukça geç, 19. yüzyılın başında üreme mekanizmaları ve insan davranışları ile ilgili bilimsel çalışmalar içinde ortaya çıktı. Batıda yoksullar küçük yaşlardan itibaren kendini genital (üreme organı) ile sekse teslim ediyor, evlilik öncesi ilişki zenginlerden yedi kat fazla iken, zenginler üç kat daha fazla fahişeler ile ilişki kuruyorlardı[7].

Tarihsel süreç içinde zeki kadınlarla zeki erkeklerin bir araya gelişi, seks ile zekâ arasındaki ilişkiyi farklı bir düzleme taşıdı. İki cins arasındaki ilişki platonik olmaktan öteye, dış görünüşler temelinde değil, kişilikler için değer vermeyi, kendilerini ve birbirilerini anlama çabası içinde farklılıklarından yararlanmayı öğrendiler.

Bunların kurumsal yeri ise kadın ve erkek üyeler açık, sohbet konularını şiir, bilim ve insan yüreğinin oluşturduğu dostluk cemiyetleri oldu. Bu buluşmalardan; tartışılan vecizeler, şiirler, mersiyeler, portreler, müzik ve oyunlar doğdu. Edebiyat, bilim, sanat, politika ve görgü kuralları yenilikleri takip etmeye yönelik bilinçli bir çaba söz konusu idi.

Bir aşk yaratıcısı olarak cinselliği her zaman tehdit olmuş olan yabancı madde, kıskançlıktır. Erkekler bir kadına yaklaştıklarında her zaman cinsel ilişki saplantısına kapılmamışlardır. Evliliğin yirmili yaşların sonlarına kadar ertelendiği on yedinci yüz yıl İngiltere’sinde gayrimeşru doğumların oranı yalnızca yüzde üçtü.

Dokunmaya karşı bir tabunun ortaya çıkışı ve dokunmanın yerini cinsel birleşmenin alması son iki yüzyılın ürünüdür. Erkek ve kadın, seks olmadan arkadaşlığın yolunu buldu. Seks artık arkadaşlığa giden bir yol değil, olsa olsa arkadaşlığın içinde bir sorundur. Zamanla aşk ile seksin yolları ayrılsa da cinsel ilişki aşkın vazgeçilmez bir parçası olarak kaldı.

Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;

https://www.academia.edu/38508348/%C4%B0nsanlar_ya%C5%9Fad%C4%B1k%C3%A7a.

[1] Yuval Noah Hariri, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Kolektif Kitap, (İstanbul, 2015), 67.

[2] Mustafa Varansel, İnsanlık Çağı Düşüncelerin Evrimi İnsanlığın Değişimi, Kanes Yayınları, (İstanbul, 2013), 34.

[3] John Merriman, Rönesanstan Bugüne Modern Avrupa Tarihi, Say Yayınları, (İstanbul, 2018), 88.

[4] Carroll Quigley, A History Of The World In Our Time, MacMillan, (1966), 16.

[5] Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi, Çev.E.Özsayar, Ayrıntı Yayınları, (İstanbul, 2003), 17-21.

[6] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi 2, Çev.: Hülya Tufan, Afa Yayınları, (İstanbul, 1988), 269

[7] Zeldin, a.g.e., (2003), 106.