İnsanlık tarihi hep savaşlarla geçmiştir. Güç olgusu savaşları tetikleyen en önemli unsurdur. Dinin ise bir güç olarak kullanılması neticesinde savaşlar üzerindeki etkisi, insanlık tarihi kadar eskidir.

Şeytanın Kabil’e yaklaşarak, ‘kardeşini öldür’ diyerek kulağına fısıldaması üzerine, Kabil’in buna uyarak yerden aldığı taşla kardeşi Habil’i öldürmesi, tarihe geçen ilk kardeş cinayeti olarak bilinir.

15 ve 16. Yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en gelişmiş ‘Cihan İmparatorluğu’ idi. Felsefe, Matematik, Astronomi bilimi medreselerde önde gelen bilim dallarıydı. Bu tarihten sonra, bunların yerini din ağırlıklı İslâmi ilimler aldı. İslâm’ın dogmatik yapısı ön plana çıktı.

Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren Sünni mezhepler isyan, ihanet ve kırıma uğradı. ‘Maturudi’ din anlayışı yerini ‘Eşari’liğe bıraktı. Din bir güç merkezi haline gelerek İmparatorluğu içten içe kemirmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu gerileme sürecine girdi. Nihayet 20. yüzyılın başlarında tarih sahnesinden silindi.

’Asıl islâma dönüş hareketi’ olarak icat edilen ve Hicaz’da ortaya çıkarılan ‘Selefilik’ hareketi İslâm coğrafyasında geniş yankı uyandırdı, bununla da kalmadı dört mezhebi de reddetti. Sözde yeni ve modern İslâm anlayışını getirdiğini iddia eden Selefilik, İslami bir akım olarak 19. yy.dan itibaren, özellikle 1830’lardan sonra Mısır ve Suriye’de öncülük etti. Eski mezheplerin ve tarikatların demode olduğu ve fonksiyonlarını kaybettiği gerekçesiyle, itikadî ve fıkhî mezheplerin yerini almaya başladı. İşte bundan itibaren İslâm coğrafyasında çatışma başladı. IŞİD ve benzeri terör örgütleri Selefiliğin bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Bugün hâlâ İslâm dünyasında Kur’anı anlama ve yorumlamanın ancak ve ancak Selefilik ile mümkün olabileceği anlayışı ve iddiası hâkim. Diğer bir ifade ile bir nevi güç zehirlenmesi. FETÖ’de böyle doğmadı mı?

18.yüzyıla gelindiğinde emperyalizm acımasız yüzünü İslâm’a ve Müslümanlara karşı göstermeye başladı. Ortadoğu petrolleri Avrupa ve Amerika’nın iştahını bu bölgeye yöneltti. Tüm dikkatleri bu bölgeye teksif etti. Emperyalistler adeta güç zehirlenmesine maruz kaldılar. İkinci dünya savaşından sonra dünya iki bloğa ayrıldı.

Bloklar arası çatışmanın 90’lı yılların başında sona ermesiyle birlikte soğuk savaş esnasında komünizme karşı İslâm’ı kullanmaya kalkarak ‘Yeşil Kuşak’ projesini uygulamaya koyanlar, anılan projenin misyonunu tamamlaması üzerine bu kez de, yeni bir tehdit algılamaları üzerinde kafa yordular. Çok geçmeden de İslâm dünyasına karşı en uygun olanını seçtiler ve potansiyel tehdit olarak, radikal veya köktendincilik manâsına gelen ‘Fundamentalizm’den yana tavır almaya başladılar.

Yeşil Kuşak ve BOP gibi buna benzer ABD kökenli projelerin altında, arkasında ve detayında, ülke vatandaşlarını birbirine kırdırma stratejisi yatar. Söz konusu projelerin, ABD’nin müttefiklerini yanında tutmak ve silah sanayinin finansmanını sağlamak maksadıyla, ‘medeniyetler çatışması korkusu ile geliştirildiği’ şeklinde bir yorum yapmak da ayrıca mümkündür.

İslâmın dogmatik yapısının etkisi, 20. Yüzyılın sonu ve 21. Yüzyılın başlarından itibaren tüm Ortadoğu ülkeleri üzerinde etkili olmaya başladı. Başlangıçta mağrip ülkelerinde, Irak’ta bilahare Suriye’de görülen iç savaşlar, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdi, birbirlerini zayıflatan, kıran ve fiilen bölünen ülkeler konumuna getirdi. Söz konusu bölünme ile bölge devletleri kendi halkları marifetiyle kendi kendilerini tasfiye etme süreci halen devam ediyor.

Türkiye’nin ise Ortadoğu’daki mevcut hâlihazır bu tablodan alacağı ve çıkaracağı çok dersler olduğu aşikâr.