Avrupa Birliği (AB), devlet merkezli dünya (Westfalia) düzenine en ciddi meydan okuyuş, post-modern sistemin en gelişmiş örneğidir. AB, egemenliklerini birleştirmeyi ve ortak yasalara uymayı gönüllü olarak kabul eden bir devletler topluluğudur[1]. Birliğin siyasi, ekonomik ve hukuki olmak üzere üç ana çatısı var. Ancak, AB ülkelerinin asıl beklentisi ekonomi yani daha çok refah idi ve bu alanda en iyi olan Almanya direksiyona geçti. Ekonomisi büyük ölçüde ihracata dayanan Almanya, birlikten en çok faydalanan ülkedir. AB’nin temel kuruluş mantığına göre herkes Alman ekonomisine dönüşecekti ancak diğerleri Almanya’yı kendisine benzetmeye çalıştı. Para federalleşti ama yapı konfederal kaldı. Birliğin kuzeyindeki ahlak ve kültür, güneydekilerden farklı çıkınca mali disiplin sağlanamadı. Evin babası (Almanya) gerçekten çok kazandığı halde ailenin diğer üyelerine para yetiştiremedi çünkü güneydekilerde yolsuzluklar kaynakların israfına yol açtı. Küresel ekonomik kriz sonrası yani son on yılda ülkeler hayat standardını yükseltmek bir yana ancak hayatlarını sürdürecek kadar bütçeden pay alıyorlar. Gelinen aşamada Avrupa Birliği, büyük bir siyasi ve kültürel değişim içinde ve bunun birlik üyesi ülkeler kadar Türkiye için de önemli sonuçları var.

Avrupa’da neler oluyor?

Avrupa Birliği, 2008 yılında patlak veren küresel ekonomik krizden beri yani son on yıldır çalkantı içinde. Avrupa dayanışması, demokrasisi ve kimliği önemli bir testten geçiyor. Elit kesim iyimser olsa da Avrupa halkları geldikleri durumdan memnun değil. Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda da konsensüs yok. Avrupa Birleşik Devletleri hedefi, milliyetçilik aşılamadığından, daha fazla entegrasyon ve egemenlik devrine direniş oldukça uzak gözüküyor. 2008 krizinden sonraki gelişmeler, dayanışmanın temeli olan daha fakiri desteklemek yani ‘dayanışma’ konusunda fikir ayrılıklarını belirginleştirdi. Üye ülkeler diğerlerinin borçlarını tazmin etmek istemiyor ve birliği parçalayabilecek, Avro’ya son verebilecek birlik içi mali bir sivil savaş yaşanıyor[2]. Borçların satın alınmasında ABD Merkez Bankası (FED) ve Japonya Bankası da devrede. Çare olarak Avrupa’da IMF benzeri Avrupa Para Fonu kurulması düşünülüyor. Avrupa Birliği’nin dayanışması artık başkalarının borçlarını paylaşma esasına indirgenmiş durumda yani Avrupa Borç Birliği’ne dönüşüyor.

Merkel, Avrupa’nın en başarılı lideri; AB’yi dağılmaktan kurtardı, Almanya %2.75 büyüyor ve iç durum istikrarlı. Ülkeyi yöneten büyük koalisyon içinde Merkel’in Hıristiyan Demokratları, Sosyal Demokratları istediği gibi yönlendiriyor. SDP, neo-liberal politikalar ile kendi işçi tabanını kaybetti ve Merkel’in muhafazakâr hükümetinin küçük üyesi olmayı kabullendi. Ülkedeki Hitler özentisi aşırı sağcılar yükselme trendine girse de önemli bir muhalif ses yok. Merkel’in ile Yunanistan başbakanı Çipras ile arası iyi çünkü istenen tavizleri aldı. Karşılığında 326 milyar Avro hibe edildi. Çipras, asgari ücretin 520 Avro olmasını kabul etti, emekli maaşlarını %22 azalttı, sıkı para politikası uyguluyor ancak Yunanistan da yaşanılmaz hale geldi. Satın alma gücü çok azaldı, ülkenin sembolü olan tavernalar sadece hafta sonları açık. Halk iktidardan memnun değil ve iki yıl sonraki seçimlerde Neo-Demokrasi partisinin iktidara gelmesi bekleniyor. Yeni iktidar popülist politikalara döneceği için Yunanistan’ın batmaktan kurtulması mümkün gözükmüyor.

AB’den çıkış öncesi İngiliz eski başbakanı David Cameron Davos’ta İngiltere’nin AB’de sadece pazar için bulunduğunu, bunun dışında her şeyi özellikle daha fazla entegre olmayı reddedeceğini söylüyordu. Merkel ise cevaben birliğin mümkün olduğu kadar egemenlik devri üzerine kurulduğunu savunuyordu. İngiltere’nin birlikten çıkışı (Brexit), AB’nin ilk defa genişleme yerine küçülmesinin örneği oldu. AB’den çıkan İngiltere’nin birlik içindeki gümrük avantajı kayboldu ve mali olarak ayakta kalmaya çalışıyor. İngiltere zaten AB içinde iken de çok sorunlu bir ülke idi. Reel olarak üye bir devlet olmaktan ziyade özel bir statüsü vardı. AB bütçesine verdiği ve aldığı para denkti. Serbest dolaşım sistemi olan Şengen’e katılmadı Para Birliği (Eurozone) yerine Pound’u milli para olarak kullanmaya devam etti. İngiltere, AB’den çıktığına pişman oldu ama Merkel artık dönmelerini istemiyor. İngiltere şimdilerde güneş batmayan imparatorluğunu yeniden kurma özentisi içinde. Ancak Merkel gibi Çipras’ı enerjik ve sempatik bulan Başbakan May ilk seçimlerde koltuğu kaybedebilir.

Almanya’da Merkel’in Eylül ayında dördüncü kez başbakan olması sallanmakta olan birliğin entegrasyon sürecinin yeniden canlanması için bir umut olarak görülmüştü. Fransa’da ise AB yanlısı Emmanuel Macron, başkan seçilirken seçmenlerine Avrupa Birliği içinde ülkesinin çıkarlarını daha çok koruyacağını söz vermişti. Fransa’da Macron’un seçim zaferine rağmen reformlar konusunda parlamentoda aradığı desteği bulamıyor. Sokaklara dökülen halk radikal reformlara karşı çıkıyor. Çünkü Macron’un reformları; ekonomiyi daha fazla özelleştirmeyi, işçi pazarında esnekliği ve beş yılda bütçeden 60 milyar Avro kısıntıyı öngörüyor. Fransa, Almanya ile Para Birliği bölgesi ile ilgili (özellikle paylaşımlar) reformlar konusunda siyasi bir savaş içinde.

Avrupa içindeki bölünmeler..

Avrupa Birliği’ni kuran ve hala savunan finans lobisi ve ekonomi sektörüdür yani AB bir vatandaş hareketi değildir. Avrupa Birliği bir vatandaş projesi olmaktan çok finans ve iş dünyası için bir ortak pazar çeşididir. Halkların beklentilerini dikkate almadan, ekonomik krizlere Avrupa Merkez Bankası’nın yaptığı enjeksiyonlar ile çare bulmak sorunları çözmüyor. Avrupa halkları kaynıyor, birlik dağılabilir ancak tartışmalar hala yalnız hükümetler arası düzeyde kalıyor. Avrupalı ülkeler öncelikle kendi aralarında borç verenler ve alanlar olarak ikiye bölünüyor.

AB içinde öncelikle coğrafi ve kültürel olarak Kuzey-Güney bölünmesinden bahsedilebilir. Ekonomik kriz baş gösterdiğinde; Kuzey mali krizdeki Güneyi kurtarmak istemedi ve dayanışmanın sadece bir hayal olduğu görüldü. Krize çare olarak sıkı mali disiplin ve tavizsizlik politikası öne çıktı ve bu kavganın yeri için Yunanistan seçildi. İtalya ve İspanya’da da durum farklı değil ama şansları Yunanistan’da olmayan belirli bir üretim sektörlerinin olması. Ancak, İtalya ve İspanya kredi notları düştüğü için borç bulmakta zorlanmaktalar. Avrupalı politikacılar, İtalyanları ve bankacıları şamar oğlanı ilan etmiş durumda. Avrupa’nın önemli kredileri istenmeyen bir şekilde İtalya, İspanya ve Yunanistan’a gitti. İtalya’ya giden paralar yüzünden Kuzey Avrupa bankaları çökme tehlikesi yaşarken, Roma’nın yeni koalisyon hükümeti hala Almanya’dan daha fazla borç para ve Avrupa Merkez Bankası’ndan 250 milyar Avro borcun affını talep ediyor. Borcunu ödeyemeyen ve Avro bölgesinden çıkan İtalya’nın siyasi olarak Avrupa’da büyük bir travma yaratması kaçınılmaz.

Kuzey-Güney’in ardından Doğu-Batı bölünmesi geldi. Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe katılmaya iten Avrupa değerleri değil, ekonomik nedenlerdi. Yunanistan vakası ile birlikte ‘dayanışma’ sadece göz ardı edilmedi, reddedildi. Göçmen sorunu ile birlikte bölünme daha da arttı. Macaristan ve Polonya açıkça Brüksel’in Avrupa modeli ve değerlerini reddederek, kendi otokratik yönetim modelini ve diğer Hıristiyan değerlerini savunmaya başladılar. Doğu Avrupa ülkeleri, göçmenler için verilen kotaları kabul etmedi. 2015 ve 2016’da 28 üye ülkeye yıllık 1.3 milyon göçmen başvurusu yapılmıştı. Almanya, İtalya, İsveç ve Avusturya önemli sayıda göç alırken Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri göçmenler konusunda düşmanca tavır takındılar. Avusturya ve İngiltere, kabul edebilecekleri göçmen sayısına sınırlama getirirken, Danimarka ve İsveç gibi ülkeler sıkı kurallar koydular. Şengen sınırının daha kuzeye çekilmesi ve Macaristan-Slovenya-Slovakya-Avusturya sınırına bir duvar örülmesi fikri ortaya çıktı[3]. İşsizliğin ve memnuniyetsizliğin önlenemez hale geldiği Macaristan ve Polonya’da liderler Trump gibi davranmaya başladı. Demokratik Avrupa hayali ciddi şekilde sarsılıyor.

Avrupa Birliği eliti içinde Avrupa yanlısı “merkezciler” birlik içinde açık toplumlar ve dünyaya açık olmayı savunurken,  sağ ve sol kanattaki “şüpheciler” ise kapalı toplumlar ve dünyaya kapalı bir Avrupa istiyorlar[4]. Örneğin Fransa’da Macron açık Avrupa’yı, Milliyetçi Cephe lideri Marine Le Pen ise kapalı Avrupa’yı savunuyor. Bu ayrışmanın dışında sağ-sol ve orotiter-liberal ekseni de var. Açık-kapalı ayrışması sınır güvenliği, göçmenler, ticaret engelleri gibi politikalara etki ediyor.

Bölünmenin diğer bir kategorisi kozmopolitancılar (milliyetsizler) ile yerliciler arasında. Otoriter eğilimleri destekleyenler daha çok orta yaşta, eğitim seviyesi düşük, çalışan erkekler. Bunlara kırsal kesimde yaşayan ve dış dünya ile pek bağlantısı olmayanlar ekleniyor. Liberal olanlar ise kadınlar, yaşlılar, birkaç dil konuşabilenler ve küçük kasabalardan gelmiş emekliler.

Avrupa Halkı ne düşünüyor?

AB içinde 2016-2017 yılları arasında yapılan bir araştırma elit kesim ile halklar arasında Avrupa değerleri, inançları ve kimliği konusunda farklı yaklaşımlar olduğunu gösterdi. Elit kesim Avrupa’nın entegrasyonunun faydalarına inanıyor, liberal ve iyimser. Halkın büyük çoğunluğu ise AB’ye olumsuz bakıyor, üye ülkelere bazı yetkilerin geri verilmesini istiyor, AB’nin göçmen politikalarına kızgın. Elit kesim bile Avrupa Birleşik Devletleri’nden ziyade daha derin Eurozone entegrasyonu istiyor.

Tablo: AB İçi Araştırma Sonuçları

Sorular Halk % Elit %
AB’den fayda görüyoruz 34 71
Ülkemiz 20 yıl önce daha iyi idi (olumsuz) 54 42
AB çok fazla büyüdü 47 42
Aynı cinsiyetlerin evliliğine destek 56 70
Bazı suçlar için idam cezası uygulanmalı 43 18
Sıkı çalışmanın yerine şans ve ilişkiler başarı getirir 75 50

Kaynak: Thomas Raines, Matthew Goodwin, David Cutts, Future of Europe, Comparing Public and Elite Attitudes, Research Paper, Chatham House, (20 June, 2017).

Büyük ölçekli göç hareketleri özellikle Batı Avrupa’da sağ kanat popülist anti-AB partilerin yükselmesine neden oldu. Bu radikal partiler, birliğe ve entegrasyona karşı oldukları kadar diğer ülkelerin egemenliği, kültürü, güvenliği ve refahı için de ciddi risk oluşturuyorlar. 1960’larda oy oranları %5.1 iken, bugün %13.2 oranına yükseldi. Halkın güveninin kaybolması başkalarından farklı mesajlar veren yeni partiler için uygun ortam sağlıyor. Eski partiler, popülist ve yeni partiler karşısında zayıflıyor, seçimlerde oy almak zorlaşıyor. AB ruhuna aykırı olan popülizm, milliyetçilik ve entegrasyona karşı anlayış halk içinde daha çok itibar görüyor. Bununla birlikte halklar, %56 oranında Avrupalı olma kimliğinden memnun. Ancak, birliğin gücü dünyada azalırken, savunulan Avrupa kimliği de kayboluyor. Doğu Avrupa’da Avrupa’nın dayanışma, demokrasi, katılımcılık ve toplumsal kapsama değerlerine direniş başladı.

Macron’un AB’yi canlandırma niyetine rağmen Fransız halkı içinde büyük bir kırılma ve kötümserlik var. Yaşanan ekonomik krizler nedeni ile Fransız politikacılara güvensizlik de oldukça yüksek. Halkın %50’si güçlü bir şekilde politikacıların kendilerinin fikrini önemsemediğini düşünüyor[5]. Bu durum Macron’un gelecek seçimleri kazanmasının kolay olmadığının göstergesi. Fransızların %56’sı idam cezasının geri gelmesini istiyor. %61’i Müslüman ülkelerden göçü istemiyor. De Gaulle’ün AB vizyonu, Fransız gücü ve çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi idi. Fransız halkının %29’u AB’den fayda gördüğünü, %35’i yarar görmediklerini, %35’ise hislerinin karışık olduğunu düşünüyor[6]. Fransız halkı %67 oranında AB’nin aşırı büyüdüğünü ve Fransız etkisinin artık mümkün olmadığını savunuyor. Macron şimdi Fransızların beklentilerini karşılayacak, Fransa’nın Avrupa ve küresel ölçekte yerini güçlendirecek arayışlar içinde.

AB’nin sorunlu ülkeleri sadece güney ülkeleri de değil. Hollanda ve Finlandiya gibi mali disipline dürüstlükle uyan ülkeler de ciddi sıkıntı içinde. Almanya, ticaret dengesi pozitif olan, birliğin iyi durumdaki tek ülkesidir. Ancak Almanya, kazananların parasını tembeller ve dürüst olmayanlar için kullanmak istemiyor. Özellikle milyonlarca göçmenin son yıllarda Avrupa’ya ulaşması zaten bütçeye zaten önemli bir yük getirmiş durumda. Son on yılda Almanya en çok birliği birada tutmaya çaba harcadı. Yapılan anketler Alman halkının %50’sinin Avrupa Birleşik Devletleri istemediğini gösterdi. Almanya, birlikten en çok faydalanan ülkelerden biri olmasına rağmen halkın %39’u AB’den huzursuz, %32’si ise kötümser[7].

Yunanistan, AB’ye girdiğinden beri aldığı paralar ile Maastricht kriterlerini uygulamak yerine ülke içinde rüşvet dağıtmıştı. Mobil zeytin ağaçları ile AB’yi kandırarak tarım fonundan sürekli çok para (yaklaşık 108 milyar dolar) aldı. Yunanistan’da dört sektör öne çıkmıştır; (1) İstihdamın yarısı devlet memurudur, (2) Kısmi olarak deniz taşımacılığı sektörü, (3) Turizm fena değildir ve (4) AB’den sübvansiyon almak için pompalanan sektör. Yunanistan ekonomisinin kurtulması için bir yol haritası yok, işsizlik çok yüksek ve 2008’den beri yaklaşık yarım milyon genç ve eğitimli Yunanlı ülkeyi terk etti. Yunanlıların %44’ü ulusal gücün azaldığını, %39’u AB’den fayda görmediklerini düşünüyor, %60’ı AB hakkında karamsar. İlginç bir sonuç Yunanlıların %80’i Almanların AB içinde olumsuz rol oynadığını düşünüyor. Böyle düşünenlerin ortalaması diğer ülkelerde %27.

Değişen Avrupa kültürü ve Türkiye..

Avrupa’daki kuzey ve güney ülkeleri arasında önemli kültür farkı var. Almanya’nın başını çektiği kuzeydeki ülkeler, güneydekilere göre gösterişten uzak (Protestan ahlakı) bir hayat ve müsamahasız bir çalışma disiplinine sahipler. 2009’da patlayan ekonomik kriz, güneydeki kültürün vurdumduymazlığı karşısında kuzeylileri dehşete düşürdü ve parayı elinde taraf kendi kültürünü dayatma yolunu seçti. Alman Maliye Bakanlığı, Yunanistan’ı çok sıkı denetim altına aldı.

Avrupa’daki kültürel değişim Almanya’da ki ahlak anlayışı üzerinde etkili oldu ve bir değişim yaşanıyor. Eski Alman; ahlaklı, hak ve hukuka dikkat ederdi. Kanunların gücü insanları frenlerdi. Akdenizli yöneticilerin; yolsuzluğa yatkın, zeki olmayan ve vizyonsuz (amacın makam olduğu) yöneticiler olduğu görüldü. Almanlar ise zeki olduklarını düşünüyorlar ve vizyonlarını itici güç olarak kullanmaktalar. Ancak, artık Alman ahlakı değişim içinde; yeni Alman yönetici Akdeniz’in yolsuzluğunu kendine adapte ediyor ama bunu devlet için yapıyor. Çünkü Almanlar, sadece hukuktan korkar. Ülkede hukuk hala çok güçlü, hukuk ise devletten yana ve acımasız. Öte yandan Almanya’da aşırı düzen faşizm getirdi, yabancılar düzen bozucu olarak görülüyor.

Alman kültüründeki asıl değişim ekonomide Dördüncü Sanayi Devrimine (4.0) geçiş ile yaşanıyor. Dijitalleşme, devlet seviyesinde takip ediliyor ve şirketlerle tek tek konuşarak akıllı uygulamalar isteniyor yani manuel işlere son veriliyor. Üretilen her şey için dijitalleşme ve akıllı uygulamalar aranıyor. İnsanların ihtiyaçları tamamen dijitalleştiği ve hayatın akıllı uygulamalar ile kolay hale geldiği düşünülüyor. Akıllı fabrika, akıllı devlet, akıllı telefon hayata geçiyor. Artık Mercedes’in rakibi Ford ya da Volkswagen değil Apple ve UBER gibi akıllı uygulama adresleri. Arabayı daha çekici ve sürüş kabiliyetini geliştirmekten ziyade çok kullanımlı hale getirmek isteniyor yani artık müşterinin zevki yerine daha çok insan ihtiyacını karşılaması aranıyor. Örneğin akıllı-otonom (şoförsüz) araba; sizi işe götürdükten sonra çocuklarınızı okula sonra eşyalarınızı kuru temizlemeye bırakıyor ve gün boyu programlı işlerinizi yerine getiriyor. Nitekim şu an bu tür arabaların proto-tipleri üretiliyor. Yakın gelecekte pratik anlamda iş ve işçi kalmayacak. Robotlar (karanlık) fabrikalarda insan emeğinin yerini alacak. Nitekim artık bazı lokantalarda yemek siparişi ve ödemesi masadaki ekrandan yapılıyor, garson beklenmiyor ya da kasaya gidilmiyor.

Almanya, üretim ekonomisinde dördüncü döneme öncülük etmeye başlarken, Türkiye büyük ölçüde üretmeden ticaret ekonomisi ile yönetilmeye devam ediyor. Son yıllarda Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı da çok değişti. Avrupa halklarının %62’si Türkiye’nin üyeliğine karşı, elit kesimin ise %42’si üyeliğimizi ancak reformlar yaparsak destekliyor. Halkın %61’i, elit kesimin %71’i İslami giyinişin (özellikle kamuya açık yerlerde yüzün kapatılmasının) yasaklanmasını destekliyor. Halkın %56’si, elit kesimin %32’si Müslüman ülkelerden gelecek göçe karşı. Halkın %50’si Avrupalıların Müslümanlar ile ortak bir yaşam tarzı olabileceğine inanmıyor. Yunanlıların %67’si Türkiye’nin AB’ye katılmasına karşı çıkıyor ancak bu oran gene de Almanya, Belçika, Fransa (%73) ve Avusturya’dan (%82) daha az[8].

Toplumsal kültür, tarih boyunca toplumun gelişme süreci içinde yaratılan ve sonraki nesillere iletilen bütün maddi ve manevi değerlerdir. Toplumsal kültürün bir sonucu olarak Almanlar çalışkan, İtalyanlar geveze, Fransızlar kibar ya da Yahudiler cimri gibi genellemeler yapabiliyoruz. Türk kültürü, geçen bin yıllar içinde Çin, Hint, İslam, Fars, Arap, Bizans, Balkan, Kafkas ve Avrupa kültürlerinden edindikleri ile bugüne geldi[9]. Türklerin tarih boyunca değişmeyen ortak özellikleri arasında; maddi ve manevi sağlamlık, yüksek onur, askerliğe yatkın olmak, sözüne sadık kalmak, ırkçılığın yokluğu ve gözü peklik başta gelmektedir. Türklerin olumsuz özellikleri arasında çalışmadan kısa yoldan köşe dönmek, gösteriş ve şatafat düşkünlüğü, eski soy-sop tarzı örgütlenmenin sonucu olarak hemşeriyi, akrabayı, eşi-dostu, bizimkileri kayırma merakı bulunmaktadır[10]. Kadercilik ve kanaat etme kültürü de çok çalışmanın önüne geçen faktörler arasında başta geliyor. Yapılan bilimsel çalışmalarda kullanılan temel toplumsal kültür kriterleri esas alarak[11], Türk kültürü ile ilgili aşağıdaki genellemeleri yapabiliriz;

      – Eşitsizlik toleransı; Türklerde yüksek olduğundan hep önemli biri olma, hep bir büyük ve lider arama, hiyerarşi (müdür olma) merakı var.

      – Belirsizlikten kaçınma toleransı; Türklerde yüksek olduğundan belirsizliği sevmiyoruz, gelecek korkumuz hep var, girişim yerine biriktirmeyi seviyoruz. Garantisi daha yüksek olan bir işi, maaşı yüksek olana tercih ediyoruz.

– Bireycilik/kolektivizm; Türkler kolektivist olduklarından cemaat ve gruplaşma merakı, ‘sürüden ayrılanı kurt kapar’ anlayışı kültürümüzün bir parçası olmuş.

      – Erkeksi/kadınsı; Türk toplumu sanıldığının aksine kadınsıdır (insancıl) yani genellikle akıl ve rekabetten ziyade ilgi, yakınlık, şefkat, duyarlılık peşindedir.

Sonuç yerine..

Avrupa Birliği, bugün ekonomik bir dev olmasına rağmen, siyasi açıdan bütünleşmiş bir konumda değildir. AB’nin yakın gelecekte nasıl bir güç olacağı konusunda AB üye devletleri arasında görüş birliği bulunmamaktadır. Bugüne kadar AB’nin başardıkları; Avrupa’da huzurun sağlanması, birlik sınırları içinde yaşam ve çalışma özgürlüğü, iç sınırların kaldırılması, Avro’nun para birimi olması ve tek pazarın kurulması olarak sıralanabilir. Üstesinden gelemedikleri ise; bürokrasi ve aşırı düzenleme, göçmen krizi, ekonomik disiplin, işsizlik, kitlesel göç, para birliğinin tüm ülkelerde sağlanamamasıdır. AB içinde gerçek bir finansal ve ekonomik birlik yok, daha da önemlisi bunun ifade edilmesi veya tartışılmasından bile kaçınılıyor. Almanya’da Merkel’in başında olduğu güçlü bir koalisyon yönetiminin olması, Fransa’da ise birlik yanlısı Emmanuel Macron’un başkan olması AB içinde bugünkü istikrarın temelleri. Ancak, daha fazla entegrasyon ve AB yönetimine daha fazla güç verme konusunda ülkeler artık eskisi gibi istekli değiller. Bu yüzden, AB’nin merkez ve çevre ülkeleri arasındaki bölünme konusunda yeni ve esnek yaklaşımlar aranıyor. Derin sosyal konular, ulusal kimlikler, artan göç baskısı ve fırsat eşitsizliği gibi alanlarda yeni çözümler gerekiyor.

Türkiye’ye gelince kültürel olarak AB müktesebatında yer alan Avrupalı olmanın üç temel şartının (Eski Yunan mirası, Roma kültürü ve Hıristiyan olmak) hiçbirini taşımıyoruz. Bu yüzden, eski Fransa başkanı Sarkozy “Türkler Avrupalı olsa haberimiz olurdu” demişti. Ancak, 1830’lardan beri içimizde ve dışımızda Türkleri Avrupa’ya bağlamak, onların çıkarlarına hizmet edecek bir ülke yaratmak için Avrupa projesi peşinde koşanlar hep oldu. Türkler, imparatorluk kültürü ve hafızasına sahip bir millet olmanın yanında Avrupalılardan çok daha farklı ve üstün kültürel özelliklere sahiptir. Türklerin yolu, Avrupa’nın en dış halkasında izole edilmiş bir ülke olmak değil, hak ettiği küresel konum içinde bir Türk birliğidir. Avrupalıların korktuğu budur ve bunu engellemek için özel statü anlaşması ile bizi yolumuzdan alıkoyacak arayışlar içindedirler. Son dönemdeki gelişmelere bakacak olursak;

– AB’de ne Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ne de Türkiye ile ilgili yeni fasıllar açılması konusunda olumlu bir gelişme beklenmiyor. Ama Karadağ ve Sırbistan’a AB yolu tam anlamıyla açılıyor. Balkanlarda Çin, Rusya Türkiye’nin etkisinin her geçen gün artmasının önlenmesi düşünülüyor.

– Yunanistan’da Türkiye aleyhine gelişmeler son yıllarda Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de açıkça düşmanlık seviyesinde tavan yaptı ve bunda Türkiye’nin sessizliğinin de etkisi oluyor.

            – Temmuz’da Dönem Başkanlığı’nı alacak olan Avusturya’nın Türkiye düşmanlığı devam ediyor. Türkiye ile ilişkilerinin dondurulması ve görüşmelerinin kesilmesi talebi destek bulmadı ama Avusturya’ya destek verenlerin sayısı artıyor.

– İtalya’da hükümet değiştiğinden beri, iç politik nedenlerden kaynaklanan Türkiye karşıtlığı başladı.

            – Irak’ta Barzani’nin yaptığı referandum sonrası Batılılar, Kürtlerden paralı askerden başka bir şey olmayacağını gördüler ve Türkiye’yi kaybetmek istemediler. Bu olaydan sonra Irak’tan çekilip tamamen Suriye’ye odaklandılar. Suriye’de Esat’ın kendi bölgesi olmasını kabul etmeye hazırlar.

– Son aylarda İngiltere ve Almanya’nın yakınlaşmasının arkasında öncelikle bu ülkelerin istihbaratlarının Türkiye’deki seçim sonuçlarını öngörmesi var. ABD ile ilişkilerimiz de birden düzeldi çünkü Amerikalı aileler İncirlik’e dönmeye başladı.

– Merkel aslında ne Türkiye’yi ne de Almanya’daki Türkleri seviyor ama Türkiye ile ters düşmek de istemiyor. Angela Merkel Suriyeli mülteciler konusunda Türkiye’yi savunurken, hizmetler ve tarım sektöründe Türkiye’ye olanak tanıyacak olan Gümrük Birliği’nin genişletilmesi anlaşmasına karşı çıkıyor.

            – Yalnız kalan İngiltere’nin yeni stratejik ortak listesinde Türkiye de var. İngiltere, ABD ile stratejik ortaklığındaki özel konumunu Fransa’ya kaptırdı. ABD ve Fransa küresel işbirliği konusunda hızlı bir projeye giriştiler ve bu yüzden ABD ile olduğu kadar Fransa ile ilişkilerimiz gittikçe hassaslaşıyor. Bu projenin ne olduğunu ise başka bir makaleye bırakalım.

[1] Olli Rehn, Avrupa’nın Gelecek Sınırları, Çev. O. Şen, H.Kaya, 1001 Kitap Yayınları, (İstanbul, 2007), 73.

[2] Christopher Wallen, Europe’s Slow Motion Union, The Wall Street Journal, (June 13, 2018).

[3] Par Roberto Savio, Europe Is Disintegrating While Its Citizens Watch Indifferent, Inter Press Service, (February 4, 2016).

[4] Hans Kundhani, In Europe, the Split Between Open and Closed Has Not Replaced Traditional Politics, Chatham House, (June 18, 2018).

[5] Yann-Sven Rittelmeyer, Reforming France and the EU: the Last Glimpse of Hope for French Society? European Policy Centre, (June 20, 2017).

[6] Thomas Raines, Matthew Goodwin, David Cutts, Future of Europe, Comparing Public and Elite Attitudes, Research Paper, Chatham House, (20 June, 2017).

[7] Almut Möller, Are Germans Committed to an Ever Closer Union, ECFR Berlin Office, (January 2016).

[8] Eleni Panagiotarea, Public Opinion in Greece Reflects the EU’s Tarnished Image, Hellenic Foundation for European and Foreign Policy, (June 26, 2017).

[9] Suat İlhan, Türk Olmak Zordur, Kimliğimizin Kaynakları, ALFA Yayınları, (İstanbul, 2009), 14.

[10] Erol Göka, Türklerin Psikolojisi, Timaş Yayınları, (İstanbul, 2008), 201.

[11] A. Selami Sargut, Kültürler Arası Farklılaşma ve Yönetim, İmge Kitabevi, (Ankara, 2001), 35.