Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Küresel piyasalarda gözlediğimiz küresel satış dalgası, son zamanların en çok izlenen başlıklarından oldu adeta. Asya- ABD taraflarının karşılıklı ticari yaptırımlarıyla alevlenen ticaret savaşları, İtalya’nın Avrupa birliği ile finansal konulardaki anlaşmazlığı ve İngiltere’nin AB’den ayrılma gündemi dünyanın yakından takip ettiği Brexit global gündemin ön sıralarında gelmekte.

Genel olarak baktığımızda dünyanın ekonomik, siyasi ve güvenlik mimarisinin istikrarını kaybettiğini izlemekteyiz. Bu mimari giderek, ABD ve Çin arasındaki gerginliklerin, rekabetin üzerinden yeniden şekillenmeye başlamakta.

Çin’in, ekonomisini piyasa ilişkilerine açmaya başladıktan, özellikle Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’ne üye olduktan sonra, giderek liberal dünya düzeniyle yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi olarak da bütünleşmesi bekleniyordu. Şimdi Pekin, liberal ekonomik düzeni bir yönden sorgularken, diğer yandan da, Washington’nun aksine, globalleşmenin de savunucusu konumunda.

Deng Xiaoping “reformlarının” 40. yılında, “Soğuk Savaş” bittikten yaklaşık 30 yıl sonra, Çin “hegemonyasından”, Çin “emperyalizminden”, ABD ile Çin arasında ikinci bir Soğuk Savaş’ın gelişmekte olmasından, hatta askeri çatışma olasılıklarından söz ediliyor.

Küresel ekonomik büyümenin düşük oranlarda ve istikrarsız seyrettiği günümüzde, büyüyen küresel ekonomik belirsizliklere, siyasi belirsizlik ve popülist nitelikli liderlerin yaklaşımları eklendiğinde, “yeni yılın çok parlak olmadığı” öngörüsünde bulunmak çok zor olmamakta.

GLOBALDE GENEL OLARAK 2018

Genel olarak 2018 yılı, siyasi ve diplomatik olarak bir başarı yılı olarak anımsanmayacaktır. Her ne kadar uluslararası düzendeki bozulma 2017 yılında başlamış olsa da, sistemdeki açık/kesin düzensizlik 2018 yılında temellenmiştir.

ABD, Çin, Güneydoğu Asya ve Ortadoğu

Her şeyden önce, Ocak 2018 sonrasında Trump yönetiminin, bazı ürünlerdeki (güneş panelleri ve çamaşır makinesi gibi) gümrük tarifelerinde yükseliş kararı, WTO’nün bu yoldaki kararlarını tartışmaya açtığı gibi, Amerikan-Çin ilişkilerine “güvensizlik” sorununu taşıdı.

Biten yılda Başkan Xi Jinping’in başkanlık süresindeki “zaman limitinin kaldırılması”, Denk Xiaoping’in yürürlüğe koyduğu ve Mao prensiplerine alternatif olan “kollektif liderlik” kurumunun sona ermesidir. Keza bu kararı, önceki başkanlardan Deng’in yürürlüğe koyduğu “marka dış politikadan” sapma olarak da değerlendirmek gerekmektedir.[1]

Benzer şekilde Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in, Mart Ayı’nda yapılan seçimlerde yeniden seçilmesi sürpriz olmadı. Çünkü Rusya, Putin yönetimi altında yeniden bir “jeopolitik güç” olmuş ve ekonomik bağlamda da, “hidrokarbona dayalı” bir istikrar kazanmıştı.

Bu arada Ortadoğu, bölgedeki bazı ülkeler için, dünyanın en derin anlaşmazlıklarını içeren çok şiddetli savaşlarına ev sahipliği yapmayı sürdürdü. Trump’ın iddiasının aksine İŞİD, önemli bir hâkimiyet kaybetse de, bölgedeki mevcudiyetini sürdürmektedir. Saniyen, Suriye’deki kanlı iç savaş, bölge ve bölge dışı ülke güçlerinin (legal ve illegal) dâhil olmasıyla sürmektedir. İlaveten, Yemen’deki insanlık sefaleti, 2016 ‘da başlayan görüşmeler sürse de, derinleşmekte, somut bir iyileşme gözlenememektedir. Keza Afganistan’daki, Birleşik Devletler tarihindeki en uzun savaşlardan biri olan olgu sürmekte ve Taliban an itibariyle, 2001 yılına (mevcut hükümetin ülke dışına çıkarılması) göre daha geniş toprakları elinde bulundurmaktadır.[2]

Yukarıda belirtilen son gelişmelerle birlikte, Trump yönetiminin bölgedeki “destek stratejisinin” 2018 yılında da sürdüğünü izledik. Bu bağlamda Washington desteği İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne, özellikle İran’a karşı bir kalkan olarak devam etmiştir. ABD’nin belirtilen bu açık destekleri, Amerika’nın Bölge’deki askerî müttefiklerini arttırmıştır.

Sona eren yılda yaşanan çok az sayıdaki olumlu gelişmelerden başta geleni, ABD ile K.Kore arasındaki tansiyonun azalması ve devamında da her iki Kore arasında yeni bir yaklaşıma girilmesi olmuştur. Bu yaklaşımın öncüsü, Pyeongchang’ta yapılan Kış Olimpiyatlarını vesile yaparak K.Kore lideri Kim Jong-un ile buluşan G.Kore Başkanı Moon Jae-in olmuştur. Her ne kadar görüşmelerde, Peninsula Yarımadası’nın nükleerden arındırılması gibi sembolik bir konu dışında başka bir somut ilerleme yoksa da, umut verici bir başlangıç olarak değerlendirilmektedir.

Avrupa ve Güney Amerika

Trump’ın 2018 yılında gözlediğimiz bir diğer yaklaşımı, ülke içinde olduğu gibi ülke dışında da “popülist yaklaşımlarını” sürdürmesi ve bu yaklaşımıyla, özellikle Güney Amerika ülke liderleri için ilham kaynağı olmasıdır. Örneğin Latin Amerika ülkelerinden Meksika Başkanı Andrés Manuel López Obrador (AMLO) ve Brezilya’nın yeni seçilen Başkanı Jair Bolsonaro, popülizmin, çeşitli görüşleri (ideolojileri) bir arada kuşatabileceğini bizlere göstermiştir. Örneğin her iki liderin de, “elit karşıtı seçmene” hitap etmelerine ve “Trump karşıtı” söylemlerine karşın, seçilmelerini sağlayan büyük desteğin sağ kanat milliyetçilerinden ve elitlerden geldiği görülmüştür.[3]

Ekim Ayı’nda İtalyan Hükümeti, AB mali kurallarına aykırı pozisyonlar taşıyan bütçeyi sunmasıyla, AB ile anlaşmazlığa düşmüştür. İtalyan lider, aykırılığı öne sürülen AB mali normlarını “zamanı geçmiş/demode” ve “egemenliğe aykırı” olarak nitelemiştir. Avrupa Anakarası’nda yaşanan bir diğer sorun da Birleşik Krallık’ta yaşanan “Brexit” sorunu olup, ülkenin geleceği için bir belirsizlik kaynağı yaratmaktadır.

EKONOMİ TEMELLİ OLGU ve BEKLENTİLER

Genel Olarak

Dünyanın üç büyük ekonomisinin 2019’a girdiğimiz şu günlerdeki görünümünü şu cümle ile özetleyebiliriz: ABD’de büyüme zayıflıyor, Çin’in büyümesi son 10 yılın en zayıfı, Avrupa’da ise belirsizlikler artmaktadır.

Henüz küresel bir krizin işaretleri net olarak belirmediyse de, başlıca ekonomiler için, 2017’deki gibi eşzamanlı/senkronize bir büyümeden söz etmek de olanaksız durmaktadır. Keza, Uluslararası Ödemeler Bankası’nın (Bank for International Settlements/ BIS) istatistiklerinde, küresel borç toplamının global GSYH’nin yüzde 217’sine ulaştığı (2007 yılı sayısının yüzde 20 üzerinde)[4] ve faiz oranlarının da artış eğilimini sürdürdüğü göz önüne alındığında, “yüksek borç – yüksek faiz” ikilisinin, yaklaşan bir küresel ekonomik krizinin habercisi olabileceğini düşünebiliriz.[5]

Uluslararası Finans Enstitüsü (Institute of International Finance/IIF), dünya ölçeğinde kamu ve özel sektör borçlarının 247 trilyon Amerikan Doları ($)’na, tarihteki en yüksek düzeyine çıktığı açıkladı. Bir diğer anlatımla, yaklaşık 79/80 trilyon $ olarak gerçekleştiği tahmin edilen 2018 yılı dünya gelirinin (nominal/cari fiyatlarla) neredeyse üç katı ! Söz konusu oran 2000 yılında yüzde 200, yani iki katı idi.[6]

Diğer yandan, “neo-liberal kapitalizmin uluslarüstü kuruluşu” olarak nitelenen IMF tarafından yapılan son çalışmada, Çin dışındaki gelişmekte olan piyasa ekonomilerinden (emerging markets), söz konusu ülkelerin toplam GSMH’nın yüzde 0,6’sına tekabül eden yaklaşık 100 milyar $’ın ülke dışına çıkacağını öngörerek, bu olgunun açıkça “küresel bir finans krizine” yol açabileceği belirtilmektedir. [7]

2019 Yılı İçin Öngörülen Riskler

Yukarıdaki genel açıklamalardan sonra 2019 yılı için öngörülen riskleri aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

  1. Avrupa, ABD ve Çin’in verileri farklı bir şekillerde alıp düzenlemekte olması, iş dünyasının önünde önemli bir sorun olarak durmaktadır. Control Risks CEO’su Richard Fenning’in de belirttiği gibi, Avrupa, ABD ve Çin’in veri konusunda farklı yaklaşımları bulunmakta ve bu durum, işletmelerin üç büyük ekonomi arasında veri toplama, depolama ve gönderme konusunda bir süre daha zorluk yaşayacağı anlamına gelmektedir.[8]
  2. Brexit ile endişeleri arttıran Birleşik Krallık ve AB bölgesi gelişmeleri de, yılın son günlerinde küresel piyasalarda olumsuz etki yaratan nedenlerden geri kalır değildi. Küresel piyasalarda gözlediğimiz anılan “küresel satış dalgasının” başat nedenleri arasında Çin ve ABD taraflarının karşılıklı ticari yaptırımlarıyla alevlenen “ticaret savaşları”, İtalya’nın AB ile finansal konulardaki anlaşmazlığı ve İngiltere’nin AB’den ayrılma gündemi bulunmaktadır.

Özellikle son günlerde, İngiltere’nin AB’den ticari bir anlaşma yaparak mı veya yapmadan mı ayrılacağı belirsizliği önemli bir gündem maddesiydi. Bu bağlamda İngiliz Merkez Bankası, bölgeden anlaşma yapılmadan ayrılma durumunda, İngiliz ulusal para birimi üzerinde yaklaşık olarak yüzde 25 oranında “değer kaybı” ve ülke büyümesinde de yaklaşık yüzde 5 civarında bir daralma görülebileceğini açıklamıştı.[9]

Avrupa ekonomisinin taşıyıcı kolonu Almanya cephesindeki iş dünyası, kısa vadedeki en büyük riski Brexit olarak görmektedir.  Şöyle ki, Brexit yüzünden İngiliz ekonomisinin doğrudan bir “resesyon riski” ile karşılaşacağı ve bunun da dolaylı olarak Almanya’yı ve Avrupa’yı etkilemesi beklenmektedir.[10]

Bu bağlamda IHS Markit tarafından 2 Ocak 2019’da yayınlanan açıklamayı da zikretmeyi faydalı görmekteyiz. Söz konusu açıklamaya göre Euro Bölgesi’nde “imalat sektörü satın alma yöneticileri endeksi (PMI)” Kasım ayındaki 51.8’den Aralık’ta 51.4’e gerileyerek, Şubat 2016’dan bu yana en düşük seviyesinde gerçekleşmiş oldu. Göstergenin, bir önceki yılın aynı döneminde 60.6 olduğu belirtilmektedir.[11]

  1. Avrupa’nın en büyüğü olan Alman ekonomisinin bu yıl için son yıllardaki en düşük büyüme oranını kaydetmesi beklenirken, ihracatçıların da, yurtdışından esen sert rüzgârlardan etkileneceği aşikârdır.

Reuters tarafından Almanya’nın önde gelen sanayi kuruluşları arasında yapılan bir ankete göre, Alman ekonomisinin bir durguluğa (resesyona) girmesi beklenmiyor ve 2019 için anket ortalamasına göre beklentiler yüzde 1,5’luk bir “büyüme” etrafında şekillenmektedir. Diğer yandan, 2017 yılında yüzde 2,2 büyüyen Alman ekonomisinin bu yıl yüzde 1,5 oranında büyümesi beklenmektedir.

Alman ekonomisi konusunda bir diğer belirsizlik de, 7 Aralık’ta Chancellor Angela Merkel’in halefi ve Hıristiyan Demokratik Birliği’nın (CDU) başkanı olarak seçilen Annegret Kramp-Karrenbauer olmaktadır. Merkel’in boşaltacağı Almanya başbakanlığında, Avrupa ve dünya sorumluluğunda yeterince yetkin olup olmadığı şimdilerde bilinmezliğini korumaktadır.[12]

  1. Mart Ayı’nda Başkan Trump’ın, “korumacı ticaret” anlayışını “ticaret savaşına” dönüştürerek, alüminyum ve çelik ithalâtına koyduğu “ek gümrük vergileri” ile başlayan gerginlik tüm hızıyla sürmektedir.[13] En son 30 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında Arjantin’de yapılan G-20 Liderler Zirvesi’nde, iki ülke arasında 90 günlük bir ateşkes kararı alınsa da, Huawei CFO’sunun tutuklanmasıyla, aradaki gerilimin daha da süreceği ve tırmanacağı öngörülmektedir. Control Risks de, ABD’nin Çin’in yükselişini durdurmaya çalıştığını düşündüğü için, iki ülke arasındaki suların önümüzdeki yıl da durulmayacağı yönünde görüş bildirdi.[14]

ABD’de, Çin ile arasındaki ticaret dengesinin temel bir şekilde yeniden düzenlenmesini görmek isteyen çok geniş güçler mevcuttur. Ayrıca bu, “yeni bir düzen içinde yüksek boyutlu işbirliğinin”, yalnızca çelik, alüminyum, tarımsal ürünlerle ilgili değil, şimdilerde teknolojinin tüm geleceği ve “yeni nesil teknoloji güdümlü ekonominin öncüsünün kim olacağıyla” ilgili bir boyuta kadar uzanmaktadır.

FED faiz arttırmayı yavaşlatsa bile “bilançosunu küçültmeyi” sürdürmeye kararlı görünüyor. Benzer bir durum Avrupa Merkez Bankası, Japon ve İngiliz merkez bankaları için de geçerlidir. ABD’de faizlerin yükselmesi, borsa yatırımcılarını, özellikle emeklilik fonları gibi kurumsal yatırımcıları, kamu tahvillerine yöneltmeye devam edecek gibi durmaktadır. Bu durumda Amerikan borsalarında görülen son düşüşlerin devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu yaşananların sonucu, orta sınıfların daha az gelir elde etmesi, daha az tüketmesi demek olduğundan, yaşanan paniğin başat bir nedeninin bu olgu olduğunu söyleyebiliriz.

  1. Euro Bölgesi’nin üçüncü büyük ekonomisi İtalya’nın giderek artan borç yükü, son dönemde derinleşen siyasi krizin de etkisiyle yatırımcıları ve AB’yi endişelendirmeye devam ediyor.

İtalya ve bölgesindeki problemlere baktığımızda, birlik ile bütçe problemleri konusunda anlaşmazlığa düşmüş durumda olduğu gözlenmektedir. Söz konusu gelişme, İtalyan bankacılık endeksinde negatif bir etki yaratmış ve yoğun değer kayıpları yaşanmıştır. Diğer yandan, AB’nin para birimi olan Euro üzerinde de satış baskısı yaratan belirsizlik havası ve küresel piyasalarda değer kaybeden Euro için İtalyan problemi oldukça üst sırada bir yer tutmaktadır.

Avrupa Bölgesindeki bankaların 813 milyar Euro tutarındaki “batık kredilerinin” 285 milyar’lık bölümünün İtalyan bankalarında bulunduğu haberleri, yatırımcı tedirginliğini tırmandıran önemli olgulardan biri olmuştur. Gelişmenin asıl önemli boyutlarından birisi de, Avrupa bankaları ve yatırımcılarının elinde yüksek miktarda İtalyan devlet tahvilinin mevcut olmasıdır.

  1. Çin’deki aşırı yüksek ve geri ödeme sorunu her geçen gün büyüyen “reel sektör borçları” ekonomiyi giderek yavaşlatmakta, ülkenin “mukayeseli üstünlüklerinin” etkinliğini azaltmaktadır. Çin’in yine başlarda yer alan bir diğer ekonomik özellikli yapısal kırılganlığı ise, “devletin sahipliliği veya kontrolündeki şirketlerin (SOE)” ekonomi içindeki pay ve etkinliklerinin yüksek olmasıdır.[15]

Bu durumda eskisi kadar büyüyemeyen Çin’da, hormonlu büyüyen SOE’lerin ihracatı yavaşlayacaktır. Bu gerçeklere bir de ABD-Çin ticaret savaşları eklenirse, ihracatçı ülkeler ve Çin açısından durumun giderek daha da zorlaşacağını söyleyebiliriz.

Diğer yandan, ekonomideki yavaşlama Eylül ayında sertleşmeye başladı ve o zamandan bu yana sürekli kötüleşti. Tüketim Vergisi’ndeki düşüşler, ülkedeki tüketimde de azalma yaşandığını işaret etmektedir. ABD ile yaşanan ticaret savaşları nedeniyle 2019 yılı, ekonomik sıkıntıların daha fazla kredi talebi ile birleştiği bir yıl olacak Çin için. Diğer yandan, plâsmanlarının önemli bir tutarı SOE’lar üzerinde donuklaşmış olan Çin bankalarının da “öz varlık” sıkıntısı yaşayacakları beklenebilir.

Son olarak ülkenin artan savunma harcamaları, Bir Kuşak Bir Yol projesinin finansmanı da yadsınamayacak büyüklükte bütçe kaynağı gerektirmeye devam edeceğini söylemeliyiz.[16]

İş Dünyası İçin En Başta Gelen Beş Risk

Control Risks isimli düşünce kuruluşu tarafından 2019 yılı için ilk beş içinde öngörülen riskler aşağıdaki başlıklarda toplanmıştır.

  1. ABD ile Çin arasındaki ticari ilişkilerin “yeni bir düzen” gereksinimi:

ABD ve Çin arasındaki ticaretin şimdilerdeki yüzleşmesi, 2019’un “belirleyici jeopolitik dinamiği” haline gelecektir. Hâlihazırda yaşanan bu düşmanca ilişki, yalnızca Çin ve ABD’deki işletmeler için hayatı zorlaştırmakla kalmayacak, bu ayrışma/kutuplaşma çevresinde, geniş yörüngede bulunan şirketler de politik ve ekonomik etkisini hissedeceklerdir. 2018 yılında bir ticaret savaşı olarak başlayan gerginlik, 2019’da, beklenen düzenlemeler yapılmazsa, daha kalıcı bir duruş haline gelebilecektir. Çin ekonomik gerçeğini kapsayacak bir ABD politikası, yeni bir küresel düzeni temellendirebilir.

  1. Global verilerin iletişiminde yeknesaksızlık:

ABD, AB ve Çin’in veri düzenleme alanı arasındaki fark, 2019’da uluslararası ticaret için yeni bir risk sunacaktır. Çin için, veriler “kontrol edilecek”; AB için veriler “korunacak”; ABD için ise, “ticarileştirilecek” bir şey olarak değerlendirilmektedir. Bu tutarsız bir uygulama ve siber güvenlik tehditlerinin artması zemininde, bu üç ülke veya bölge alanı içinde ve arasında veri toplama, saklama ve aktarma zorunluluğunun ve homojenliğinin sağlanması gereği çok açıktır.

  1. Amerikan politikasında kilitlenme:

ABD Kongresi’nin yapısındaki dağınıklık, ülkeyi bir siyasi belirsizlik dönemine sokacağı beklenmektedir. Temsilciler Meclisi’ndeki “direnişçi” Demokratlar, Başkan’ı soruşturma merceği altına sokmaya yönelik çalışmalarını sürdürmeleri; Cumhuriyetçi bir Senato ve Beyaz Saray’dan gelen önerilerin geri dönmesi, iş ve iç-dış siyasette tutarlılık umutlarını azaltacak gibi durmaktadır. Böylesi bir Amerikan karar sistemi yapısı, yukarıda 1nci madde de belirtilen “ticaret politikası değişikliğinin” hayata geçmesi önünde önemli bir engel olarak durmaktadır. Keza Amerikan dış politikası, netlik ve kararlılık gerektiren küresel bir ortamda kararsızlık sergileyecektir.

  1. Hava koşullarındaki hızlı değişim:

2019’un en kötü beklentilerin, aşırı hava koşullarından ve sonuçlarından kaynaklanacağını öngörebiliriz. Fırtınalardan sellere, kuraklıklara ve orman yangınlarına kadar, kesintiye uğramış üretim, dağıtım, satış ve seyahat maliyetleri 2019’da doğal olarak artacaktır. Bir diğer ifadeyle, bu risk türü hiç bu kadar önemli olmamıştı.[17]

  1. Çok uluslu kuruluşların nitelik değiştirmesi:

Milliyetçiğin yükselmesi beraberinde, çok uluslu kurum ve kuruluşların “ulussuz” niteliği kazanmasının hızlanması olgusunu getirecektir. Şöyle ki bu çok uluslu şirketler için resmi ve gayri resmi engeller artacak, ticaret giderek zorlaşacak, tedarik zincirleri sıkıntılar yaşayacak. Bu durumda iş dünyasının bu gelişmeye hızla uyum sağlamaları zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Aksi halde, anılan global oyuncuların, bu belirsiz dönüşümün etkisi ile sonlarının gelmesi beklenmelidir.

Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler Bağlamında Olgu ve Beklentiler

2019’a girerken, 2018’in ikinci yarısında yaşananların süreceği “güçlü” hipotezi ile, Birleşik Devletler liderliğinin solması, diğer ülkelerdeki “otokratik liderler” arasında da, doğan bu boşluğun kendilerince ne kadar çok doldurulacağına yönelik “rekabetin” süreceğini söyleyebiliriz.[18]

Bir diğer anlatımla, ABD’nin tartışılmayan “tek kutup” gücü gerilerken, uluslararası düzen de bir bilinmeze doğru yelken açmaktadır. Bunu fırsat bilen bir kısım ülke liderleri güçlerinin sınırlarını denemekte, güçlerine destek aramakta veya uluslararası bazı sorunlara karışarak /müdahil olarak rakiplerini azaltmak istemektedirler. Diğer bir anlatımla, dünyada “kollektif liderlik” yerini “rekabetçi liderlere” bırakmaktadır.

Bu arada, çok ulusluluk /yanlılık ve onun güç kullanımı da, “sıfır toplamlı politika” kullanıcılarınca giderek çevrelenmektedir. Saniyen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi müşterek hareketler işlevsiz bırakılmakta; Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumların da küçümsenmesine ve “önemsiz algısı” yaratılmasına çalışılmaktadır.

Yukarıdaki genel gözlemlerimizin özeti, yaklaşan küresel krize ortak hazırlık yapabilecek kurum ve kurallar giderek azalmaktadır. Bu durumda ticarette de, “serbest ticaretin” yerini ekonomik milliyetçiliğe, ticari kavgalara, kısıtlayıcı düzenlemelerdeki artışlara, kısacası “ticarette korumacılığın” artışına bırakmakta olduğu şeklinde genelleme yapabiliriz. Böylece dünyada demokratik kurumların yerlerini, baskıcı (otokratik) , anti-demokratik düzen ve düzenlemeler almaktadır.

Avrupa

ABD, Rusya ve AB arasındaki yüksek tansiyonlu jeopolitik hesaplarda başat konu Ukrayna gelmektedir. Konu özellikle, Baltık Denizi’nde dışa vuran “Rus askerî hareketliliği” ile açığa çıkmaktadır. Bilindiği gibi, Ukrayna ile Rusya arasında 2014’de başlayan “kısmen örtülü savaş”, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ile noktalanmıştı. Ancak gelişmeler bu fiili durum ile de durulmadı. AB’nin Doğu Ortaklığı Projesi ile Rusya’nın Avrasya Projesi arasına sıkışan Ukrayna, bu dış zorlamalarla, yine örtük bir şekilde adeta doğu ve batı olarak ikiye bölündü. Tercihini AB’den yana kullanan Kiev’in bu tercihi, ülkede süren çatışma ve örtük bölünmeyi sonlandıramadı.

Şimdilerde Doğu Ukrayna’da, Rusya’dan destek gören gruplarla, Kiev yönetimi arasındaki çatışmalar sürmektedir. Konunun bir de, enerji geçiş yoluyla ilgili “enerji jeopolitiği” başlıklı bir geri plânı bulunmaktadır. Kuzey Akım-I projesinin zaten zayıflattığı “transit ülke konumunu”, Türk Akımı ve Kuzey Akım-II projeleri daha da küçültecektir. ABD’de var gücüyle buna engel olmaya çalışmaktadır. Yani ülkenin doğusunda bir ABD-Rusya “vekâlet savaşı” sürmektedir. Washington’dan sonra Kiev’e yardım eden ikinci aktör AB olarak belirmektedir. Bir başka anlatımla, Putin’in “Ukraynasız Avrupa” düşü ve bunun söz konusu ülkedeki yansımaları, önümüzdeki yeni yılda da sürecek gibi durmaktadır.[19]

AB’nin yaşadığı ikinci sorun ABD ile ilişkileriyle ilgilidir. Sorun temelde, küresel kapitalist sistemin işleyişinin ve bu düzenin ayakta tutulmasının maliyetinin nasıl paylaşılacağına dair, özellikle Trump döneminde güncel olan konudur. Bu durumda AB ya NATO sistemi içinde kalıp katkıyı (burden sharing),  alınan karar gereği ulusal gelirin yüzde 2’sine çıkaracak. Ya da NATO sistemi dışında kendi güvenlik yapısını kuracak. Her iki durumda da, zaten sınırlı ve daralan kaynaklarını savunma alanına harcamak zorunda kalacak konumda olacaktır.[20]

Avrupa bankalarının öz kaynaklarında bulunan riskli tahvillerin toplamı 104 milyar Euro’ya ulaşmış bulunmaktadır. Tahsili gecikmiş alacakları toplamı ise 900 milyar Euro’ya erişmiştir. Bunun 350 milyar Euro’luk kısmı İtalyanlara aittir. Avrupa bankacılık sisteminde gittikçe kronikleşen “sermeye yetersizliği sorununun” nasıl çözüleceğine henüz net bir çözüm önerisi bulunamadı. Öyle ki, 1,5 trilyon Euro’luk aktif büyüklüğüne sahip Alman devi Deutchebank’ın nasıl yüzdürüleceği tartışılmaktadır.[21]

Diğer yandan İngiltere’de, Mart Ayı’nda “No Brexit” kararı çıksa da, artan ekonomik ve politik belirsizliğin kıta Avrupa’sını etkileyeceği de bilinen bir gerçektir..

AB’nin deneyimlediği üçüncü ve daha büyük sorun ise, 2008’de Avrupa’nın güney ülkelerini sert bir şekilde vuran ekonomik krizin etkilerinin hâlâ devam etmesidir. Daha kötüsü, bu krizin on yıl sonra merkez ülkelerini de etkilemesi ve özellikle AB’nin motoru olan Almanya’nın büyüme oranlarında düşme beklentisinin artması olgusudur. Bütün AB ülkelerinde hem kamu borç stoku, hem de bütçe açıkları giderek büyümektedir.

Şu anda küreselleşmenin AB ayağında tepkisi, sağ siyasetin yükselişi şeklinde görülüyor ve bu gelişme doğrudan, kapitalizmin en iddialı projesini tarihinin en derin krizine sokuyor. Bunun en önemli dönemeci İngiltere’nin birlikten ayrılması olacaktır. Büyük bir olasılıkla da devamı gelebilecek gibi durmaktadır. Şu anda daha çok Polonya, Macaristan ve Slovakya’da görülen “milliyetçi otoriter” yükseliş eğer Batı Avrupa’da iktidara gelirse, AB projesi çökmesi güçlü bir olasılık olarak durmaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak da “küreselleşmenin” rafa kaldırılması ve “insan hakları” konusunda alınan mesafenin geriye sarması olabilir.[22]

ABD

Enerji konusunda ABD açısından durum geçmişten oldukça farklı durmaktadır. Şöyle ki ABD artık bir LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) ihracatçısı konumundadır. Ana hedef Asya Pasifik olsa da, Avrupa pazarından da pay almak istemektedir. Ancak uzun süreli kontratlara bağlanan gaz anlaşmaları ve boru hatları ABD’nin bu hedefini kısa dönemde engellemektedir. Bu noktada Washington, Çin ile birlikte, tüm kötülerin başkahramanı olarak gördüğü Rusya’yı Ukrayna üzerinden etkisizleştirmeye çalışmaktadır.[23]

ABD, Çin’in ekonomik ve teknolojik gelişmesini, atmaya başladığı jeopolitik adımları sınırlamak için, Çin’e karşı ticaret savaşlarını, Huawei’nin finans müdürünün tutuklanmasında da olduğu gibi, yeni hamleleri devreye sokmaya hız veriyor.

Trump yönetiminin ulusal güvenlik danışmanı John Bolton’un 13 Aralık’ta Heritage Foundation’da yaptığı konuşmada,  Çin’in Afrika’daki yatırımlarını ABD’ye karşı rekabet üstünlüğü kazanmak amacına göre yönlendirdiğine işaret ettikten sonra, “Çin’in Afrika ülkelerini, rüşvet, şeffaf olmayan anlaşmalar, borçların stratejik amaçlarla kullanılması yoluyla kendisine bağımlı bir konuma ittiğini, gelişmelerini engellediğini” ileri sürmüştür. Washington’un kurduğu bu yeni Afrika İnisiyatifi de, bir New York Times yorumuna göre, kıtaya yönelik yeni bir ilgiden, yeni harcamalardan ve yatırım olanaklarından söz etmesine karşın, aslında Çin’in etkisini kırmayı hedeflemektedir.[24]

Wall Street Journal Gazetesi’nin yorumuna göre ABD, Afrika ülkelerine “Ya bizi seçeceksin ya da Çin’i” diyordu. Ancak, Bolton’un “Afrika’ya refah” başlıklı planını açıklarken itiraf ettiği gibi ABD, Çin’in elindekiyle karşılaştırılabilecek mali kaynaklardan yoksun durumdadır. Bu durumda ABD’nin elinde, Çin ile rekabet için, “yumuşak güç – sert güç” bağlamında “kültür ve askeri güç” kalmaktadır.[25] Kültür alanında ABD ve Batı, yakın zamana kadar küresel düzeyde kültür endüstrisindeki egemenliklerinden kolaylıkla emin olabiliyorlardı. Ancak şimdilerde, Çin’in elindeki büyük mali kaynaklarla bu alana hızla girmeye başlaması, bu güveni de sarsmaktadır. Pekin’in, kendi bakış açısını sunmak amacıyla birçok dilde yayın yapan, radyo televizyon ve kablo kanalları, Asya, Avrupa ve Afrika coğrafyalarında da hızla yayıldığı gözlenmektedir.

Çin

Büyümenin devam edebilmesi, halkın hızla artan tüketim gereksinimlerinin, refah beklentisinin karşılanabilmesi, böylece “toplumsal barışın” korunabilmesi için Çin’in gıda, su, hammadde, özellikle haberleşme ve savunma teknolojilerinde kullanılan değerli mineraller ve enerji konusunda ithalât gereksinimlerinin güvence altına alınması bilinen bir gerçektir.

Pekin’in hem bu gereksinimleri güvenceye almak, hem de elinde biriken rezervleri, sanayisinde oluşan kapasite fazlasını verimli ve stratejik, biçimde kullanabilmek için dünya ekonomisi içinde etkisini ve varlığını giderek arttırmaya; global oyunculuğunun boyutlarını yükseltmeye çalışıyor. Bir diğer anlatımla Çin, ABD ve Batı liderliğinde, ABD ve Avrupa ekonomilerinin gereksinimlerine uygun biçimde şekillenmiş mevcut küreselleşmenin hem coğrafyasını hem de kurallarını değişmeye zorlamaktadır.

Söz konusu yeniden şekillendirme de, ister istemez gündeme jeopolitik gerginlikleri, daha açık söylemek gerekirse büyük güçler arası rekabeti ve çatışma olasılıklarını getirmektedir. Bu bağlamda Çin’in Ortadoğu’da, Doğu Avrupa’da ve Latin Amerika’da kendine yeni etki alanları açma çabalarını izlemekteyiz.

Uluslararası jeopolitik ve rekabet söz konusu olduğunda, iki coğrafya özellikle dikkatleri üzerinde çekmektedir. Bu bölgelerden ilki Tek Yol Tek Kuşak projesi kapsamındaki alan, diğeri ise, doğal ve mineral kaynakları son derecede zengin olan Afrika’dır.[26]

Tek Yol Tek Kuşak projesi, pazar ve mali kaynaklar olarak Çin ekonomisine bağlı bir coğrafya yaratmakta; ABD’nin, üsleri ve çeşitli filolarıyla denetlediği Orta Doğu’dan Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan deniz yolları üzerindeki hâkimiyetini by-pass ederek, rakip bir kara yolları ağları kurmayı amaçlamaktadır. Ayrıca anılan proje, Avrasya jeopolitiğinde “kritik kuşak” ve “geçiş noktaları” olarak tanımlanan coğrafyalar üzerinde, Çin’in etkisini arttırmaktadır.

Çin’in bölgedeki, Pakistan, Sri Lanka, Kamboçya gibi ülkeleri, alt yapı projelerinin finansmanı üzerinden geri ödenmesi çok zor, kimi zaman imkânsız borç ilişkileri içine sokarak, “ödenmeyen borçlar karşılığında stratejik üstünlükler” elde etmeye başladığı görülmektedir. Örneğin 2007 yılında Sri Lanka’da, Çin’in verdiği kredilerle Humbantota liman inşaatı projesine başlamıştır. Humbantota Limanı bittiğinde, ekonomik olarak yeterince kârlı olmadığı ve Sri Lanka’nın aldığı borçları ödeyemeyeceği ortaya çıkınca Çin, alacağına karşılık limanı 99 yıllığına kiralayarak, Hint Denizi’nde bir tesise sahip olmuştur.[27]

Tek Yol Tek Kuşak projesinin önemli parçalarından Çin Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEK) kapsamında Pakistan’a verilen borçlar da benzer bir “borç tuzağına” dönüşeceği belirtilmektedir. Çin kısa zamanda Japonya’yı geçerek, Pakistan’ın birinci kredi tedarikçisi konumuna gelmiştir. Pakistan’ın Çin’e borcu 2017 yılında toplam 19 milyar $ ile, kamu borcunun beşte birine eşit bir düzeye yükselmiştir. Analistlere göre, çoğu enerji sektöründe 19 proje üzerinden Pakistan’ın Çin’e ödemesi gereken kamu ve özel sektör borcu 2024 yılına kadar 100 milyar $’a ulaşarak, ülkenin ödeme kapasitesinin çok üstüne çıkması güçlü bir olasılıktır. Böyle bir durumda Çin, ödenemeyen borçların karşılığında, ülkenin liman, yol gibi stratejik kaynaklarının kontrolünü elde etmesi sürpriz olmayacaktır.[28] Bu arada ABD’nin Pakistan’a yönelik güvenlik yardımlarının kesildiğini ve Pakistan Hava Kuvvetleri ile Çin Hava Kuvvetleri arasında, jet uçaklarının ve çeşitli ileri teknoloji silahların yapımına ilişkin bir seri yeni işbirliği anlaşmasının imzalandığını belirtmeden geçmeyelim.

Borç tuzağına düşmekte olan bir diğer ülke de Malezya oldu. Başbakan Necip Rezak’ın yolsuzluklara batmış yönetimi sırasında “açıkları kapamak” için devreye giren Çin kredileri, Malezya’nın ödeme gücünü aşma yolunda hızla arttı. The Economist dergisi, Pakistan’da da yeni bir lider, İmran Han’in iktidara gelmiş olduğuna, Malezya örneğinden ders alması gerektiğine işaret etmektedir.[29]

Çin’in, benzer borçlandırma süreçleri, halen Tacikistan, Kırgızistan, Nepal gibi ülkelerde ve tarihsel olarak Avustralya’nın etki alanındaki Papua Yeni Gine’de devam etmektedir.[30] Bu ülkelerin ABD’nin çıkarlarını tehdit edecek biçimde Çin’in etkisi altına girebileceklerinden endişe edilmektedir. Bu bağlamda yapılan genel çıkarım, Çin’in, yarattığı bu “borç bağımlılığını kaldıraç olarak kullanıp”, Güney Asya’da güç yansıtmasına olanak verecek “bir limanlar zinciri” ile, ABD’nin stratejik üstünlüğüne son verebileceği şeklindedir.

Diğer

Çalışmamızın önceki bölümlerinde çeşitli yönleri ile ele aldığımız dünyanın farklı bölge ve ülkelerindeki ekonomi-politik veya jeostratejik ilişki, oluşum, gerginlik ve çatışmaların dışında yaşanmış ve halen süren gelişmeleri aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

Yemen: Suudi Arabistan liderliğindeki kuşatma ve dört yılı aşkın zamandır süren iç savaş sonucunda, yaklaşık 16 milyon Yemenli’nin “şiddetli ve acil gıda gereksinimi” altında oldukları BM tarafından belirtilmektedir. Bunun anlamı, her iki Yemenli’den birinin yeterli yiyecek bulamadığı gerçeğidir. Senato’nun son aldığı karar doğrultusunda ABD’nin, söz konusu savaş ve dramın 2019 yılında durdurmak için ön alması beklenmektedir.[31]

-Afganistan: Sadece 2018 yılında 40 binden fazla sivil ve silahlı güç mensubu insanın hayatını kaybettiği ve 17 yıldır süren savaşta ABD’in açıkladığı son karar, bu çatışmadan giderek çekilmek (umarız vekâlet savaşına dönüştürmez), diplomasiye ağırlık vermek şeklindedir. Zaten çevre ülkeleri olan Iran, Pakistan, Rusya, ve Çin de böyle istemektedir.

-Suudi Arabistan, ABD, İsrail ve İran: 2018 yılından daha fazla olasılıkla, yeni yılda düşünülmüş veya düşünülmemiş/kurgulanmamış çeşitli çatışma ve anlaşmazlıklarda bu dört ülkenin taraf olması beklenmektedir. Aslında bu dört ülkenin üçü, İran karşıtı olup, Tahran’ın Yemen, Lübnan, Suriye, Irak’taki etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Diğer yandan Riyad ve Tahran arasında, geçmişi uzun yıllara dayanan “Ortadoğu’da hegemonya” yarışı bulunmakta olup, bu olgu Irak, Lübnan ve Yemen’de yaşanan savaşlarda somutlaşmaktadır.

Söz konusu gerginliğin temel kaynağı ve tetikleyicisi, Washington’un 2015 tarihli Nükleer Anlaşma’yı tek taraflı iptal etmesi ve İran’a yönelik ikinci ambargoyu yürürlüğe sokması olmuştur. Bu denklemin diğer yanında AB ülkelerini, Çin ve Rusya’yı görmekteyiz.

-Suriye: Görünen o ki, Suriye anlaşmazlığı ve yaşanan sıcak çatışmalar 2019’da da sürecektir. Yaşananlardan sonra gelinen noktada İran ve Rusya destekli Suriye Rejimi, muhaliflerle yaptığı savaşı kazanacak gibi durmakta, İŞİD’e karşı yapılan mücadelenin de sonuna gelindiği görünmektedir.

Trump’ın Aralık ortasında “Suriye’deki silahlı gücünü 4 ay içinde çekeceğini” açıklaması, bu konudaki önemli bir gelişmedir. Bu bağlamda Amerika ve Rusya’nın en önemli sorunu, Türkiye’yi YPG konusunda ikna etmek olarak durmaktadır.

Bu arada Trump’ın anılan kararını, Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in bir Rus uçağıyla 17 Aralık’ta yaptığı Şam’a yaptığı ziyaretini (7 yıl sonra bir Arap liderin Beşşar Esad ile görüşmesi) bir “ihanet” olarak yorumlayıp, buna tepki olarak değerlendiren;[32] Kürtlerin güç kaybının bir işareti olarak gören;[33] ülke kamuoyunu tatmin ve müttefiklerinin de maliyete katılmasının yolunu açtığını savunan[34] görüşler bulunmaktadır.

Konuyla ilgili olarak Rafet Aslantaş’ın yorumu ise, “ekonomik sıkışmanın her geçen gün dünyayı daha çok etkileyeceği bir değişim, dönüşüm sürecine girdiğimizin farkındayız. Başat aktörler: korumacı rolüne evrilen ABD, küreselci rolüne soyunan Çin, etki ve ilgi alanını günden güne genişleten aynı zamanda enerji kaynaklarını etkin kullanan Rusya bu değişim, dönüşüm sürecini yönlendiriyorlar. Küresel şirketler ve ikincil aktör devletler riskli sürece etki etmeye çalışıyorlar.” şeklindedir.

-Venezuela: Sosyalist lider Hugo Chavez’in ölümünden sonra suların durulmadığı petrol zengini ülkede yaşanan çatışma ve gerginlik, sosyalist hükümetle Amerikan yanlısı muhalefet arasında cereyan etmektedir. 1990’lı yılların sonunda Latin Amerika’nın en zengin ülkeleri arasında sayılan Venezuela bir “çöküş halinde”. Ekonomik sorunların derinleşmesiyle birlikte muhalefetin üç hafta önce sokağa dökülmesi, gösterilerin şiddet yoluyla dağıtılması ve sekiz günde en az sekiz kişinin hayatını kaybetmesi sonrasında, Chavez’in halefi Nicolas Maduro 10 aylık iktidarının en ciddi kriziyle karşı karşıya kalmış durumda. Yönetim olayları Amerika’nın desteklediğini söylemektedir.

Sağ eğilimli Halkın İradesi Partisi’nin lideri Leopoldo Lopez muhalefeti ve son gösterileri yönetmektedir. “Arka bahçesindeki” Küba-Venezuela-Bolivya ekseninden hoşlanmayan ABD, Maduro hükümetini ‘halkının meşru sıkıntılarına yanıt vermeye’ çağırdı.

Sorunlar sadece açlık, kıtlık ve sağlık alanıyla sınırlı kalmadı, asayiş ve huzur da ortadan kalkmış, kamu düzeni sarsılmış durumdadır. Giderek yaşanmaz hale gelen Venezuela’dan insanlar kaçıyorlar. Başta Kolombiya ve Brezilya olmak üzere, tüm Latin Amerika ülkelerinde, Venezuela’yı terk ederek gidenlerin sayısı, BM’e göre 3 milyona ulaşmış bulunmaktadır (ülke nüfusu 31 milyon).

SONUÇ

Büyük çoğunluğunun temeli 2018 tarihli olan yeni yılda yaşanacak olay, gelişim ve dönüşümleri aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz.

Genel olarak, dünyanın ekonomik, siyasi ve güvenlik mimarisinin istikrarını kaybettiği izlenmektedir. Bu mimari giderek, ABD ve Çin arasındaki gerginliklerin ve rekabetin üzerinden yeniden şekillenmeye başlamaktadır.

Dünya ekonomisinin üç devi ABD, Çin ve AB ekonomilerinde büyüme yavaşlayacak.

FED faiz arttırmayı yavaşlatsa bile bilançosunu küçültmeye başlayacak. Benzer bir durum Avrupa Merkez Bankası, Japon ve İngiliz merkez bankaları için de geçerli. Bu durum en çok gelişmekte olan ülke ekonomilerini etkileyecek.

2019 ve sonraki yıllar parasal politikalarda daralma, maliye politikalarında gevşeme dönemi olacak. Anılan dönüşümün sonucu paranın, en güvenilir yatırım olan gelişmiş ülke hazinelerine yönelmesi ve faizlerin yükselmesi söz konusu.

Avrupa bankacılık sektörü bir bomba üzerinde oturmaktadır. (Öz kaynak yetersizliği, portföylerindeki riskli tahviller ve tahsili geciken krediler)

ABD’nin tartışılmayan “tek kutup” gücü gerilerken, uluslararası düzen de bir bilinmeze doğru yelken açmakta. Bunu fırsat bilen bir kısım ülke liderleri güçlerinin sınırlarını denemekte, güçlerine destek aramakta veya uluslararası bazı sorunlara karışarak /müdahil olarak rakiplerini azaltmak istemekte.

İngiltere’de, Mart ayında “No Brexit” kararı çıkarsa, artan ekonomik ve politik belirsizlik kıta Avrupası’nı da etkileyecek.

Çin’deki aşırı yüksek ve geri ödeme sorunu her geçen gün büyüyen reel sektör borçları ekonomiyi yavaşlatmaktadır. Eskisi kadar büyüyemeyeceği için SOE’lerin ihracatı yavaşlayacak. Bunlara bir de ABD-Çin ticaret savaşları eklenirse, ihracatçı ülkeler ve Çin açısından durum biraz daha zorlaşacak.

Dünyada kolektif liderlik yerini rekabetçi liderlere bırakmaktadır. Yaklaşan küresel krize ortak hazırlık yapabilecek kurum ve kurallar mevcut değil. Bu durum ticarette de serbest ticaretin yerini, ekonomik milliyetçiliğe, ticari kavgalara, kısıtlayıcı düzenlemelerdeki artışlara, kısacası “ticarette korumacılığın artışına bırakıyor. Sonuç dünyada demokratik kurumların yerlerini, baskıcı, anti-demokratik düzen ve düzenlemelerin alması oluyor.

Çin’in mali imkânları karşısında ABD ve Batı için rekabet aracı olarak sadece “sert güç” ve askeri araçlar kalması.

Çin’in, çevre – etki alanını genişletme ve yeni kazanımlar amacıyla “borç tuzağı” politikasını arttırması.

Çin’in, ABD ve Batı liderliğinde, ABD ve Avrupa ekonomilerinin gereksinimlerine uygun biçimde şekillenmiş mevcut küreselleşmenin hem coğrafyasını hem de kurallarını değişmeye zorlaması.

 

[1] Jonethan Tepperman, “China’s Great Leap Backward”, Foreign Policy, 15.10.2018, https://foreignpolicy.com/2018/10/15/chinas-great-leap-backward-xi-jinping/ (29.12.2018)

[2] Javier Solana, “Good Riddance to 2018”, Project Syndicate, 21.12.2018, https://www.project-syndicate.org/commentary/geopolitical-turn-for-the-worse-in-2018-by-javier-solana-2018-12 (27.12.2018)

[3] Solana, agm.

[4] Bu global borç tutarı

[5] “Debt securities statistics”, Bank For International Settlements (BIS),16.12.2018, https://www.bis.org/statistics/secstats.htm (30.12.2018)

[6] “Global Debt Monitor – November 2018”, IIF, https://www.iif.com/Search-Results?sb-search=global+debt+monitor+2018&sb-bhvr=1&sb-logid=1760-ayumr5ceu5yez9b3 (30.12.2018)

[7] “Global Fınancial Stability Report Decade after the Global Financial Crisis: Are We Safer?”, IMF, Ekim 2018, https://www.imf.org/en/Publications/GFSR/Issues/2018/09/25/Global-Financial-Stability-Report-October-2018 (1.01.2019)

[8] “2019 Top Risks for Businesses”, Bloomberg, 12.12.2018, https://www.bloomberg.com/news/videos/2018-12-12/2019-top-risks-for-businesses-video (25.12.2018)

[9] “EU withdrawal scenarios and monetary and financial stability”, Bank of England, November 2018, https://www.bankofengland.co.uk/report/2018/eu-withdrawal-scenarios-and-monetary-and-financial-stability (24.12.2018)

[10] Avrupa’nın en büyüğüne göre 2019’daki en önemli riskler neler?”, Para Analiz, 26.12.2018, http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/avrupanin-en-buyugune-gore-2019daki-en-onemli-riskler-neler-29036/ (26.12.2018)

[11] Chris Williamson, “UK manufacturing buoyed by Brexit stockpiling”, IHS Markit, 2.01.2019, https://ihsmarkit.com/research-analysis/uk-manufacturing-buoyed-by-brexit-stockpiling-190102.html?itq=0879df68-b068-4b29-b5d8-08ff3e4c6036 (2.01.2019)

[12] Soeren Kern, “Germany: Merkel to be Succeeded by “Mini-Merkel”, Gatestone, 14.12.2018, https://www.gatestoneinstitute.org/13412/germany-merkel-kramp-karrenbauer (29.12.2018)

[13] Daha geniş bilgi için: Ersin Dedekoca, “ABD, Serbest Ticaretten Korumacılığa mı?”,Aydınlık, 9.03.2018, https://www.aydinlik.com.tr/abd-serbest-ticaretten-korumaciliga-mi-ersin-dedekoca-kose-yazilari-mart-2018 (23.12.2018)

[14] “Top Five Risks for 2019”, Control Risks, 10.12.2018, https://www.controlrisks.com/riskmap/top-five?source=RMLP (27.12.2018)

[15] Ersin Dedekoca, “Çin’in İki Büyük Ekonomik Kırılganlığı: Borç Balonu ve SOE’ler”, Söyledik.com., 22.08.2016, http://soyledik.com/tr/makale/917/cinin-iki-buyuk-ekonomik-kirilganligi-borc-balonu-ve-soeler–ersin-dedekoca.html (30.12.2018)

 [16]Anner Greer, “One Belt, One Road, One Big Mistake”, Foreign Policy, 6.12.2018, https://foreignpolicy.com/2018/12/06/bri-china-belt-road-initiative-blunder/ (1.01.2019)

[17] Mühdat Sağlam, “Trump’a rağmen yaşanabilir dünya mümkün mü?”, Gazete Duvar, 5.12.2018, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/05/trumpa-ragmen-yasanilabilir-bir-dunya-mumkun-mu/ (18.12.2018)

[18] Robert Malley, “10 Conflicts to Watch in 2019”, Foreign Policy, 28.12.2018, https://foreignpolicy.com/2018/12/28/10-conflicts-to-watch-in-2019-yemen-syria-afghanistan-south-sudan-venezuela-ukraine-nigeria-cameroon-iran-israel-saudi-arabia-united-states-china-kurds-ypg/?utm_medium=sundayedition.20181230.421.1&utm_source=email&utm_content=article&utm_campaign=10-for-today—4.0-styling  (31.12.2018)

[19] Mühdat Sağlam, “Putin’in Düşü: Ukraynasız Avrupa”, Gazete Duvar, 19.12.2018, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/19/592042/ (25.12.2018)

[20] İlhan Uzgel, “Küreselleşme krizinin göstergesi olarak Sarı Yelekliler”, Gazete Duvar, 24.12.2018, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/24/kuresellesme-krizinin-gostergesi-olarak-sari-yelekliler/ (25.12.2018)

[21] R. Hakan Özyıldız, “Dünya yaklaşan sorunlara hazırlıklı değil”, 31.12.2018, http://www.hakanozyildiz.com/2019/01/dunya-yaklasan-sorunlara-hazrlkl-degil.html (1.01.2019)

[22]Peter Kellner, “Brexit: What Brexit?”, Carnegie Europe, 13.12.2018, https://carnegieeurope.eu/strategiceurope/77954 (22.12.2018); Richard Haass, “How a World Order Ends”, Foreign Affairs, 11.12.2018,  https://www.foreignaffairs.com/articles/2018-12-11/how-world-order-ends (25.12.2018)

[23] Cüneyt Başaran,”Enerji savaşları şimdi de Avrupa’nın üzerinde”, Bloomberg, 17.11.2018, https://www.bloomberght.com/ht-yazarlar/cuneyt-basaran-2071/2139685-enerji-savaslari-simdi-de-avrupanin-uzerinde (20.12.2018)

[24] “Remarks by National Security Advisor Ambassador John R. Bolton on the The Trump Administration’s New Africa Strategy”, White House, 13.12.2018, https://www.whitehouse.gov/briefings-statements/remarks-national-security-advisor-ambassador-john-r-bolton-trump-administrations-new-africa-strategy/ (2.01.2019); Mark Landler and Edward Wong, “Bolton Outlines a Strategy for Africa That’s Really About Countering China”, NYT, 13.12.2018, https://www.nytimes.com/2018/12/13/us/politics/john-bolton-africa-china.html (2.01.2019)

[25] “Countering Russia and China in Africa”, WSJ, 13.12.2018, https://www.wsj.com/articles/countering-russia-and-china-in-africa-11544747163 (3.01.2019)

[26] Engin Yıldızoğlu, “ABD-Çin gerginliği: Yeni Soğuk Savaş’a doğru mu?”, Bbc.com., 28.12.2018, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46692891 (31.12.2018)

[27] Maria Abi-Habib, “How China Got Sri Lanka to Cough Up a Port”, NYT, 25.06.2018, https://www.nytimes.com/2018/06/25/world/asia/china-sri-lanka-port.html (28.12.2018)

[28] “Pak Indicates It May Rethink ‘Debt Trap’ Project, China Responds”,NDTV,9.10.2018, https://www.ndtv.com/world-news/pakistan-indicates-it-may-rethink-debt-trap-cpec-project-china-responds-1929285 (29.12.2018); Drazen Jorgic, “Fearing debt trap, Pakistan rethinks Chinese ‘Silk Road’ projects”, Routers, 30.09.2018, https://www.reuters.com/article/us-pakistan-silkroad-railway-insight/fearing-debt-trap-pakistan-rethinks-chinese-silk-road-projects-idUSKCN1MA028 (29.12.2018)

[29] “The perils of China’s “debt-trap diplomacy”, The Economist, 6.09.2018, https://www.economist.com/asia/2018/09/06/the-perils-of-chinas-debt-trap-diplomacy (3.01.2019)

[30] Yıldızoğlu, agm.

[31] Malley, agm.

[32] Aydoğan Özkan, “Ortadoğu’da ‘ihanete uğrayan’ ABD”, T24, 24.12.2018, https://t24.com.tr/yazarlar/akdogan-ozkan/ortadoguda-ihanete-ugrayan-abd-,21162 (31.12.2018)

[33] Güven Gürkan Özkan, “Suriyede son tango: Kim neyi hesaplıyor?”, Birgün, 24.12.2018, https://www.birgun.net/haber-detay/suriyede-son-tango-kim-neyi-hesapliyor.html (25.12.2018)

[34] Zeynep Gürcanlı, “Suriye’de ‘ihale” Türkiye’ye kaldı”, Sözcü, 24.12.2018, https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/zeynep-gurcanli/suriyede-ihale-turkiyeye-kaldi-2835720/ (30.12.2018); Fehim Taştekin, “ABD çekiliyor, Suriye’de kartlar yeniden dağıtılıyor”, T24, 21.12.2018, https://t24.com.tr/haber/abd-cekiliyor-suriyede-kartlar-yeniden-dagitiliyor,778243 (25.12.2018)