Uluslararası alanın şimdiye kadar çözülememiş ve kalıcı bir barış düzenine bağlanamayan önde gelen sorunlarından birisi, Kıbrıs adasındaki çıkmazdır. Dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan bu büyük ada her dönemin siyasal gelişmelerinin etkisiyle farklı jeopolitik konumlara sürüklenmiş, o yüzden de geleceğe dönük bir kalıcı koşullar düzenine bir türlü kavuşamamıştır. Bugün Kıbrıs sorunu yüz yıl öncesinden daha karışık koşullarda devam edip gitmekte ve bu nedenle de istendiği gibi kalıcı bir barış ortamı sağlanamadığından, ada üzerinde tarafların her yönü ile anlaştığı bir kalıcı çözüm bir türlü getirilememektedir. Yeni dünya düzeni arayışlarından ciddi bir düzensizlik ortamına geçerken, Kıbrıs sorunu daha ciddi boyutlarda dünyanın önünü kapayan ana meselelerden birisi olmayı sürdürmektedir. Bu yüzden de Akdeniz’in doğu bölgesinde yeni bir barış ortamı yaratılamamakta ve Doğu Akdeniz’de yeniden Lavantlaşma olgusu gündeme gelmektedir.

            Yedi yüzyıllık Osmanlı barışı sonrasında İmparatorlukların çöküşü aşamasına gelindiğinde Osmanlı devletinin hemen hemen bütün bölgeleri ayrı devlet olmaya doğru yönlendirilmiştir. O dönemin süper gücü olarak İngiltere, Rus ve Osmanlı imparatorluklarının çöküşü aşamasında, dünyanın merkezine Fransa ile birlikte gelerek, batı emperyalizmi adına Orta Doğu’nun kendilerine bağımlı bir biçimde yeniden yapılandırılmasını bölge ülkelerine dayatmışlardır. Rusların kuzeyden güneye doğru inme aşamasında bölgeye gelen batılı emperyalistler, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgelerinde merkezi yönetime karşı isyanları kışkırtarak, orta dünyayı tek bir imparatorluk yönetiminden uzaklaştırarak, otuzdan fazla devletin harita üzerinde meydana çıkmasına yol açan bir süreci başlatmışlardır. Osmanlı sonrası yeni dönemde ortaya çıkan yeni devletler kendilerini gelecek için kalıcı bir kurumlaşmaya doğru yönlendirdikleri yeni dönemde, bu kez batılı emperyalist güçlerin etnik ve mezhepsel meseleleri kaşıyarak bölgede önce terörü sonra da sıcak çatışmaları kışkırtarak yeni bir savaş coğrafyası yarattıkları görülmüştür.

            Dünya savaşlarının imparatorlukları yok etmesinden sonra ortaya çıkan iki kutuplu soğuk savaş döneminde, yeni kurulan ulus devletler kendilerini geleceğe doğru güçlendirmeye çalışırken, batının önde gelen emperyalist devletleri soğuk savaş sonrası için sıcak çatışma planlarını hazırlayarak uygulama alanına getirmişlerdir. İmparatorluktan ulus devlet dönemine geçerken ortaya çıkan otuz devlet yetersiz görülünce, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleri doğrultusunda bölgeyi Amerika Birleşik Devletleri gibi elli eyaletlik bir Orta Doğu Birleşik Devletleri yapılanmasına kavuşturabilmek üzere, etnik ve dinsel ayrılıklar kışkırtılarak sıcak çatışmalar üzerinden ulus devletlerin bölünüp parçalanmasına giden yol açılmış, yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu yana batılı gizli servisler merkezi alandaki bütün devletlerin parçalanmasını sağlayacak düzeyde, terörü ve savaş senaryolarını birbiri ardı sıra, eski Osmanlı hinterlandındaki ülkelerde canlandırmışlardır. Bu doğrultuda, gelecek giderek belirsizleşirken, merkezi alana yönelik olarak hazırlanmış batılı emperyalist senaryolar birbiriyle yarıştırılarak devreye sokulmuş ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında yüz binden fazla insan hayatını kaybetmiştir. Emperyal ve Siyonist devletlerin çıkarları birbirinden çok farklı olduğu için yeni bir düzen oluşturma doğrultusunda bir türlü anlaşma sağlanamamış ve bu yüzden hem terör hem de savaş büyüyerek günümüze kadar gelmiştir.

            Osmanlı sonrası için İngilizlerin düşündüğü Yakın Doğu Konfederasyonu kurulamayınca, İsrail’in oluşumu ile Büyük İsrail İmparatorluğu projesi gündeme getirilmiş ama Hıristiyan batı dünyasının karşı çıkması üzerine bu proje de tam olarak devreye giremeyince, bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde bir Büyük Orta Doğu Projesi öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Lübnan’da başlatılan terör bölge ülkelerine yayılarak desteklenince, Orta Doğu devletleri ile birlikte Akdeniz kıyısında yer alan diğer devletler de sırası ile karıştırılarak geniş bir istikrarsızlık ortamı yaratılmıştır. Terör ve savaşın zorla dayatılmasıyla haritalar yeniden çizilmeye çalışılmış ama merkezdeki ulus devletlerin direnerek kendilerini korumaları üzerine, bir türlü Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi emperyal projeler gerçekleştirilememiştir. Bunlara karşı Almanya’nın öncülüğünde bir Avrupa Birliği projesi giderek Büyük Avrupa görünümünde bölgeye doğru tırmandırılınca, bu durumdan rahatsız olan Atlantik güçleri ve Siyonistler yeni Roma İmparatorluğu görünümünde bir Akdeniz Birliği projesini öne çıkarmışlardır. Eski Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz kıyılarında hüküm sürerken, Akdeniz’in hem doğusunda hem de batısında hegemon bir konuma gelebilmek için çalışmışlardır.

            Akdeniz’in batısı Avrupa kıtasının yanında yer alırken, doğusu da Orta Doğu bölgesinde yer alarak haritadaki konumunu kazanmıştır. Batı Akdeniz bir Latin dünyası olarak gelişmeler gösterirken doğu Akdeniz ise, Hıristiyan Avrupa’nın ötesinde bir İslam dünyası olarak öne çıkmıştır. Bizans döneminde Doğu Akdeniz’e Lavant adı verildiği için, merkezî denizin doğusu yüzyıllarca Lavant olarak adlandırılmış ve bu doğrultuda gelişmelerin adı konulmaya çalışılmıştır. Kıbrıs adasının haritada bulunduğu bölgenin gerçek adı Lavant bölgesidir. Şimdiye kadar yeni Orta Doğu bölgesi ya da Büyük Avrupa Birliği yapılanmaları doğrultusunda bir çekişme konusu haline gelen Kıbrıs’ın, yeni dönemde Avrupa Birliği’nin dışında kalacağı ama İsrail’in yangın yerine çevirdiği Orta Doğu bölgesinde yerini alamayacağı ama bu ikisinin ortasında yer alan Doğu Akdeniz yapılanması doğrultusunda bir yerlere doğru yönelebileceği görülmektedir. O zaman, konunun adının Lavant bölgesi olarak konulması gerekmekte ve Doğu Akdeniz bölgesinin Batı Akdeniz ile Orta Doğu bölgelerinin ötesinde kendine özgü koşulları ile yeni harita üzerinde yerini alabileceği yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Şimdiye kadar bu bölge ile ilgili olarak görülmeyen bazı gelişmelerin son zamanlarda birbirini izlediği ve güncel gelişmeler çizgisinde Lavant bölgesi ile birlikte Kıbrıs adasının adının öne çıktığı görülmektedir. Bizans döneminde Lavant adı verilen bu bölge, batılı emperyalistlerin yeniden Doğu Akdeniz üzerinden merkezi alana yöneldikleri aşamada, öne çıkmakta ve güncel siyasal gelişmelerin tam ortasında yer almaktadır.

            Gazze kentinin adının gaz kavramından geldiği, bu kentin altında bölgenin en geniş doğal gaz yataklarının bulunduğu, Kıbrıs adasının kuzey ucundaki Karpas yarımadasının civarında Akdeniz’in en zengin petrol yataklarının bulunduğu, Kıbrıs adası ile Suriye ve Anadolu arasında yer alan Doğu Akdeniz bölgelerinin altında gene Orta Doğu’nun önde gelen ülkeleri kadar zengin petrol yataklarının yer aldığı, Libya ile Irak arasında yer alan bu bölgede de çok zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu son zamanlarda bilim adamları tarafından açıklanmaktadır. Yüzyıllardır Orta Doğu’da petrol kavgası veren batılı emperyalistlerin ya da Siyonistlerin bu kavgayı Lavant bölgesindeki yeni yapılanma döneminde de sürdürdükleri görülmektedir. O yüzden İsrail, Kıbrıs, Girit hattı gibi bir yeni hat üzerinden, Doğu Akdeniz’in sularının altından petrol ve doğal gaz bağlantılarının Avrupa kıtası ile yapılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda, Rusya ve Fransa Güney Kıbrıs’a girerek bu bölgede yeni üsler oluşturmaya çalışmakta, İsrail ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden Kıbrıs adası üzerindeki etkisini artırarak ada üzerinde kendisine karşı gelişebilecek bazı yeni durumları önlemeye çaba göstermektedir.

            Lavant bölgesinde yeni keşfedilen doğal zenginlikler bütün emperyal devletleri yeniden bölgeye çekerken, bölge devletleri de bu durumdan yararlanarak yeni Lavant sürecinde eskisine oranla daha avantajlı bir konuma gelebilmek için uğraşmaktadırlar. Yeni Lavant sürecinde, İsrail Kıbrıs üzerindeki etkisini artırarak bu ada üzerinden Girit ile daha yakın bağlantılar kurmaya çalışmakta, kendi ülkesinde konuşlandırmak için yer bulamadığı donanması ile Hava kuvvetlerinin uçak filosunu Akdeniz’in ortasında bomboş duran bir kurak ada olarak Girit’e yerleştirmeye çalışmakta, böylece İsrail ile Girit arasında Kıbrıs üzerinden geçen bir Doğu Akdeniz yapılanması çizgisi geliştirerek, Yeni Lavant sürecini tamamlamaya çaba göstermektedir. İsrail, Doğu Akdeniz bölgesinde Büyük Orta Doğu projesine alternatif bir projeyi öncelikli olarak devreye sokarken, Gazze’nin doğal gaz alanından Kıbrıs’ın petrol bölgesine yönelmekte ve bu hat üzerinden yapılacak bir deniz altı boru sistemi ile Lavant bölgesinin doğal zenginliklerini, dünyanın en zengin kıtası olan Avrupa’ya taşımak istemektedir. Akdeniz’in tam ortasında yer alan Girit adası giderek bağlı olduğu Yunanistan devletinden uzaklaşırken, İsrail ile Lavant bölgesi üzerinden yakınlaşmakta ve yeni durum da Kıbrıs adasının yeni konumunu fazlasıyla değiştirmektedir. İsrail, Kıbrıs’ı bir köprü yaparak Girit üzerinden Avrupa kıtasına bağlanmaya çalışmakta ve böylece Lavant’ın doğal kaynaklarını zengin Avrupa piyasasında değerlendirmek için yeni siyasetler geliştirmektedir .

            Roma İmparatorluğunun birinci yüzyılın başlarında yıkmış olduğu İsrail devleti tarihte üçüncü kez kurulurken, kendisini önceden yıkmış olan Roma İmparatorluğunun yerini almaya çalışmaktadır. Roma kentinin merkezi konumunun yeni dönemde Kudüs’e geçmesiyle birlikte Büyük İsrail’i Orta Doğu topraklarında kuramayan Yahudi devletinin işe Doğu Akdeniz’den başladığı aşamada, yeni Lavant sürecinin bütünüyle Siyonizmin hedeflerine paralel bir doğrultuda gündeme getirdiği ortaya çıkmaktadır. Merkezi topraklara egemen olamayan İsrail, Gazze üzerinden denize açıldığı zaman Kıbrıs ve Girit gibi büyük adaları kontrolü altına almaya çalışmakta, Araplara, Türklere ve diğer Müslüman topluluklara karşı Yahudi insiyatifini eski Bizans’ın eyaleti olan Lavant bölgesi üzerinden geliştirmeyi hedeflemektedir. Gelecekte bir bütün Akdeniz Birliği oluşturmayı hedefleyen Doğu Akdeniz’deki Lavant yapılanması, bölgedeki diğer devletleri de etkisi altına almakta ve Akdeniz Birliği’ni eyaletlerden oluşan kıyı devletçikleri biçiminde düşünen Lavant yapılanması, Suriye’yi de Lübnan benzeri küçük eyalet devletçiklerine dönüştürerek, bölgenin en büyük devleti olan Türkiye’nin parçalanmasını da, yeni Lavant oluşumuna uygun bir doğrultuda gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin Akdeniz kıyısındaki bölgelerde, Akdeniz Birliği ya da Yeni Lavant oluşumuna paralel düzeyde farklı devlet yapılanmalarının hedeflendiği anlaşılmaktadır.

             İlk olarak Güney doğu bölgesinden bölünmeye çalışılan Türkiye’nin her bölgesinde Sevr Antlaşması doğrultusunda bölücü eğilimler güçlendirilirken, Edirne merkezli Trakya Cumhuriyeti Avrupa Birliği’nin destekleri ile gündeme gelmiştir. Trakya bölgesi ile birlikte Ege Bölgesinde bir İzmir merkezli İyonya devleti ayrıca bu tip yapılanmalara paralel bir çizgide de Antalya merkezli bir Akdeniz Cumhuriyeti oluşumu öne çıkarılmaktadır. Anadolu’nun gayrimüslimleri Ege bölgesinde toparlanırken, İstanbul’un Musevi kesimlerinin İsrail’e yakın olma doğrultusunda Antalya üzerinden Akdeniz bölgesine doğru yeni bir yerleşim düzenine yönelirken, Trakya İyonya ve Klikya üzerinden Yeni Lavant bölgeselleşmesinin gereksinme duyduğu Akdeniz Cumhuriyeti olgusu da yavaş yavaş hayata geçirilmektedir. Böylece Türkiye’nin coğrafi bölgeleri eyaletleşirken, Siyonizm Yeni Lavant projesi üzerinden merkezi coğrafya yapılanmasını tamamlama şansını elde etmektedir. Küçük İsrail’in bölgeye egemen olamadığı bir dönemde, Yeni Lavant yapılanması çerçevesinde yeni küçük eyaletler İsrail benzeri oluşturulacağı için Siyonizm bu süreci açıkça desteklemektedir.

            Selçuklular yönetiminde sıcak denizlere ulaşan Türkler, Asya kıtasının ortalarından gelerek uygarlıklar denizi olan Akdeniz kıyılarına ulaştığı için dünya imparatorlukları kurmuşlardır. Türkler, bugün Büyük Avrupa, Büyük İsrail, Büyük Amerika ya da Büyük İngiltere gibi emperyal oluşumlar ile yeniden deniz kıyısından uzaklaştırılarak, Batı Asya Birliği diyerek Asya’nın kurak topraklarına, uçsuz bucaksız çöllerine ve karanlık dehlizlerine yönlendirilerek esir alınmaya çalışılmaktadır. İşte bu durumun çekişme noktası olarak Doğu Akdeniz yeniden öne çıkarken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Trakya, Ege ve Akdeniz bölgeleri Yeni Lavant Projesi doğrultusunda Anadolu’dan kopartılarak Akdeniz planları içinde kullanılmaya çalışılmaktadırlar. Kapadokya ile Klikya arasında kalan bölgeyi Lavant adı verilen alanın merkezi yeri ilan eden Yeni Lavant’çılar, Lavant projesinin tamamlanması doğrultusunda Kıbrıs adasını da bu projenin merkezi olarak açıklamaktadırlar. İsrail Kıbrıs ve Girit üzerinden ortaya koyduğu Avrupa çizgisini, Ege adaları ve sahilleri üzerinden de sürdürerek, Balkanları Avrupalıların elinden almaya ve Yeni Lavant Bölgesini Akdeniz üzerinden Balkanlara kadar genişletmeye dikkat etmektedir. Özellikle ikinci dünya savaşında Balkanlar’dan kovulan Yahudi topluluklarının Orta Doğu’ya gelerek İsrail’i kurmaları sonrasında, Yahudiler Avrupa kıtasını Hıristiyanlara bırakmamak üzer, Doğu Akdeniz üzerinden Balkanlara doğru bir açılımı sürekli olarak gündemde tutmuşlar ve bu yüzden hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın iç işlerine karışarak bazı siyasal gelişmelerin önünü açmışlardır.

            Arap baharı olayları da Akdeniz’in yeniden yapılanmasında öne çıkarken, Tunus ve Libya üzerinden ortaya çıkan karışıklıklar, Mısır ve Suriye’ye doğru yönlendirilmiştir. Tam bu aşamada benzeri olaylar Kıbrıs adasına bir Türk-Rum çekişmesi olarak yansıtılmaya çalışılmış ama adaya girmiş olan Rus insiyatifi bu tür senaryoları önlemiştir. Güney Kıbrıs’ta sayıları her geçen gün artan Rus asıllı nüfus yapısı Rusya ile yakın ilişkiler kurarak Kıbrıs adasının geleceğinde etkili olmaya başlamıştır. Gelecekte Akdeniz Birliği içinde yer alacak büyük Akdeniz adalarının hepsinin birer ayrı devlet haline dönüştürülmesi planlandığı için; Korsika, Sardunya, Girit, Sicilya adalarıyla birlikte Kıbrıs’ta tıpkı Malta benzeri bir yeni yapılanma ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Yeni Lavant projesinin merkezi olan Kıbrıs ve Girit adalarını önümüzdeki dönemde İsrail yönlendirmeye çalışmakta ve bir daha Roma İmparatorluğu gibi bir Avrupa insiyatifinin dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz’in kıyılarında hegemonya kurarak, merkezi coğrafyada etkinlik sağlamasının önüne geçilmek istenmektedir. Kıbrıs adasının tek devlet olmasını bu yüzden hem Avrupalılar hem de İsrail’liler istemekte ama hiç birisi bu ada üzerinde yaşamakta olan Türklerin ve Rumların geleceği ile ilgilenmemektedirler. Bu doğrultuda, Kıbrıs’ta tek devlet oluşturulması doğrultusunda zaman zaman Kıbrıs konferansları düzenlenmekte ve Avrupa kaynaklı uluslararası merkezler, Türkleri dışlayarak Hıristiyan Rumlar üzerinden Avrupa Birliği içinde bir Kıbrıs devleti düşünürken, İsrail merkezli Yeni Lavant oluşumu çerçevesinde Siyonistler bu durumu önlemek üzere Türkleri kullanmakta ve zaman içerisinde KKTC adlı kuzeydeki devlet yapılanmasını ekonomi üzerinden Avrupa’nın dışında tutarak, Yeni Lavant’ın içinde kontrol etmeye çalışmaktadır.

            Kudüs merkezli Yeni Lavant projesi içinde Kıbrıs adası ikili bir yapıda değil ama tek devlet olarak düşünülmekte ve bu doğrultuda Türklerin Anadolu yarımadasına, Rumların da Ege adalarına doğru göç ettirilmeleri planlanmaktadır. Bu yüzden adadaki Türklerin kalıcı vatandaş olmaları önlenmekte ve Türk-Rum çatışması körüklenerek Rumların da Kıbrıs’ı terk etmelerinin önü açılmak istenmektedir. Batılı gizli servisler Kıbrıs’ın boşaltılması doğrultusunda Türk-Rum çatışmasını körüklemelerine rağmen Rusya’nın adadaki varlığı bu durumu önlemiş, elli bin Rus işadamı güney Kıbrıs üzerinden dünya kıtalarına ekonomik olarak açılırken, yüz bin Rus asıllı insan yerleştiği Kıbrıs adasını Hrıstıyan-Yahudi çekişmesinin dışına çıkarmıştır. Böylece Türk-Rum çekişmesi önlenmiştir.

            Avrupa Birliği bir an önce Kıbrıs adasının tamamını kendi sınırları içine almaya çalışırken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tasfiye edecek adımlara öncelik vermekte ve Türkleri eşit bir federe devlet olarak görmemekte direnmektedir. Hıristiyan batı ülkeleri Kıbrıs’ı bir Rum toprağı olarak görmekte ve böylece güney Kıbrıs üzerinden Avrupa kıtasına bağlamaya öncelik vermektedir. Büyük İsrail ya da Orta Doğu peşinde koşan Siyonizm ve Atlantik emperyalizmi de Türk tarafını Rumlara karşı kullanarak, Avrupa Birliğinin Doğu Akdeniz’deki Yeni Lavant yapılanması doğrultusunda etkili olmasının önüne geçebilmenin hesaplarını yapmaktadırlar. Geçmişten gelen adanın yerlisi konumundaki Kıbrıslı Türkler beş yüz bine yakın nüfusları ile Londra’nın bir semtinde tutulmakta ve bunların adaya yeniden dönmelerine izin verilmeyerek, gelecekte İsrail’in Yeni Lavant bölgesinde Vatikan’a karşı daha etkili olacağı farklı bir nüfus yapılanması adanın kuzey bölgesinde oluşturulmaya çalışılmaktadır. Güney Kıbrıs bölgesinde Rus ve Ermeni asıllı nüfus hızla çoğalırken, adadaki Rum varlığı zayıflatılmakta ama Hıristiyan dayanışması güçlendirilmektedir. Adanın kuzeyinde ise şirketler ve üniversiteler üzerinden İsrail’in etkisi hızla artmakta, Avrupa Birliği Türk tarafında etkili olamamakta ve sonradan oluşturulan kozmopolit nüfus yapısı ile ada Türkiye’den uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Özellikle Kuzey Kıbrıs bölgesinin yönetiminde etkin olan nüfus oranları içinde daha çok İsrail’e yakın duran; Endülüs göçmeni Maronit, kripto Yahudi, konverso, Sabatay ya da Ermeni asıllı unsurlar ada üzerinde hem İsrail’in etkisinin artmasına hem de Yeni Lavant Projesi doğrultusunda Hıristiyan batının Doğu Akdeniz üzerindeki etkilerinin azaltılmasına yönelik çalışmalarını sürdürmektedirler. Türk tarafındaki partileşmede Türk olmayan alt kimlikler etkili olmakta ve bu yüzden de Türkiye Kıbrıs sorununda sürekli olarak kaybetmektedir.

            Batı kaynaklı Hıristiyan kesimlerin zorlamaları doğrultusunda son olarak 2017 yılının yaz aylarında son bir Cenevre konferansı düzenlenmiş ve Kıbrıs meselesinin sona erdirilmesi için çaba gösterilmiştir. Barış görüşmeleri Türk ve Rum taraflarının katılımı ile gerçekleştirilmiş ama bu görüşmelere hem Avrupa Birliği hem de İsrail ve Rus lobileri de uzaktan katılmışlardır. Avrupa Kıbrıs’ı İsrail’e kaptırmamak üzere çabalarken, Rusya da dünyanın merkezinde yer alan bu adanın batı hegemonyasına kaymaması için, bir doğu gücü olarak ağırlığını hissettirmeye çabalamıştır. Dünya konjonktürü bir dengeye oturmadığı için son Cenevre konferansı da sonuçsuz kalmıştır. Altı ana başlıkta toplanan alt sorunların çözümü için ayrı toplantılar düzenlenmiş ama bir türlü iki tarafın ortak çözüm önerilerinde birleşmeleri sağlanamamıştır. Birinci pakette yer alan güvenlik sorunları ve garantilerin kaldırılması gerektiğini Rumlar savunmuş, Türkler ise eski antlaşmalardan gelen garantilerin devamından yana olmuşlardır. Rumlar Türk ordusunun adadan çekilmesini ilk konu olarak gündeme getirmiş ama Türk tarafı da adadaki askeri varlığın devamını kendi varlığı açısından yaşamsal görerek bu öneriye karşı çıkmışlardır. Yönetim ve güç paylaşımında Rumlar KKTC’nin tasfiyesini isteyerek Türklere azınlık olmayı önermiş, Türk tarafı da KKTC yapılanmasından vazgeçmeyerek, geleceğe dönük iki devletli yapının devam etmesini ve bu yoldan Birleşik Kıbrıs Devleti oluşumuna gidilebileceğini savunmuşlardır. Türk tarafı azınlıklaştırılmayı kabul etmezken, aynı zamanda Rum tarafı ile her yönden tam bir eşitlik statüsü talebinde bulunmuştur. Ayrıca adanın üçte biri konumunda toprakların %36’sı Türklerin elindeyken, Rumlar bu oranın %26’ya indirilmesini talep ederek Türkleri zayıflatmak istemişlerdir. Rum tarafı ısrarla Avrupa Birliği hukuku isterken, Türk tarafı kazanılmış hakları doğrultusunda Rumların bu talebine de karşı çıkmıştır. Barış harekâtı sonrasında güneye kaçan Rumların kuzey bölgesindeki topraklarını talep etmeleri de, eşitliğe aykırı olduğu için Türklerce benimsenmemiştir. Türk tarafı ada üzerinde her yönden eşitlik isterken aynı zamanda her yönden özgürlük talebini de yenilemiştir. Ayrıca ekonominin geliştirilmesi ve refah düzeyinin yükseltilmesi için önlemler alınması dile getirilmiş ama anlaşma sağlanamamıştır.

            Son Cenevre konferansında Türk tarafının iyi niyetle üzerine düşeni yapmasına rağmen, Kıbrıs sorununun uluslararası boyutu ile Yeni Lavant yapılanması sürecindeki konumu dikkate alınmadığı için sonuç elde edilememiştir. Rumlar Avrupa Birliğinin militanları gibi davranırken, Türk askeri birliklerinin adayı terk etmesini isterken İngiliz askeri üslerine karışmayarak ciddi bir çelişki içine düşmüşlerdir. Birleşmiş Milletler Genel sekreterinin devreye girmesi ve barış çağrısında bulunması da sonuç vermemiş, ada üzerindeki doğu-batı kavgası ile Hıristiyan-Yahudi çekişmesi devam etmiştir. Görüşmeler bir ortak zemin üzerinde yürütülmediği için mekik diplomasisi işe yaramamış, Birleşmiş Milletler genel sekreteri bu aşamada duruma müdahale etmek istemiş ama istenen sonuç bu doğrultuda da alınamamıştır. Uluslararası konjonktürün egemen güçleri dünya üzerinde estirdikleri anlaşmazlık ve çekişme rüzgârlarını Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili olarak toplanan Cenevre Kongresinde de estirerek anlaşmazlığın kronikleşmesine yardımcı olmuşlardır. Cenevre sonrasında Güney Kıbrıs yönetimi adanın kuzeyinde yer alan iki yüzden fazla Türk oteline Rumların gitmesini yasaklayarak, adada yeni bir gerginlik ortamının yaratılmasına yol açmıştır.

            Cenevre konferansının öncesinde oluşturulan kamuoyu rüzgârları doğrultusunda, Türk tarafı şimdiye kadar savunduğu geleneksel tezlerinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın soğuk savaş döneminde Kıbrıs adasındaki gelişmeler, ikinci dünya savaşı sonrası yeni uluslararası konjonktürün yansıması olarak gündeme gelmiş ve bu durumda Türk tarafı da kendi çıkarları doğrultusunda bir Kıbrıs politikası belirlemiştir. Yarım yüzyılı aşan bir süre içinde Kıbrıs meselesi çeşitli aşamalar geçirerek bugünlere gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk toplumu bu büyük ada üzerindeki konumunu ve haklarını koruyarak yola devam etmeye çalışmıştır. Bu nedenle, Rum ve batı baskılarına karşı direnme gösterilmiş ve geleceğe dönük bir iki toplumlu yeni bir Kıbrıs düzeni oluşturulmaya çalışılmıştır. Avrupa Birliği süreci içinde Rumlar batının bütün Hıristiyan devletlerinin desteklerini arkalarına alarak, yeniden adada Türkler için bir azınlık statüsü tanımaya çalışmışlardır. İngiliz mandası döneminden başlayarak, Türk azınlığa karşı Rumların yürütmüş olduğu baskı ve terör olayları nedeniyle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmek zorunda kaldığını bugün için unutmamak gerekmektedir. Türk ordusunun adaya ayak basmasıyla başlayan yeni dönemde, Türkler azınlık olmaktan kurtulmuşlar ve adanın kuzey bölgesine yerleşerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adı altında kendi siyasal varlıklarını kurumlaştırmışlardır.

            Son olarak yapılan Cenevre Konferansı sırasında Rum kesiminin yeniden eskiye dönerek Türk tarafını eşit bir ortak olarak görmektense gene eskisi gibi azınlık durumuna düşürmek için çaba sarf ettiği görülmüştür. İki tarafta görüşmeler sırasında çözümün yakın olduğunu dile getirmelerine rağmen çalışmalarda herhangi bir ilerleme olmamış, Rum tarafı Avrupa Birliği üyeliği konumundan yararlanarak, Türkleri eskiden olduğu gibi azınlık statüsüne indirgemeye çaba göstermiştir. Bu durumda devlet olma hakkı elinden alınmak istenen Kuzey Kıbrıs Türk yönetimi masadan kalkarak görüşmelere ara vermek zorunda kalmıştır. Dışa karşı bir gizlilik içerisinde yürütülen Cenevre konferansı sırasında Türk tarafı sürekli olarak ödün vermeye zorlanmış ve bu doğrultuda Rum tarafının Türklerin kazanılmış haklarını elinden almaya çalışan olumsuz tutumları yüzünden, bu konferans da diğerleri gibi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dönüşümlü başkanlık ve Türklerin yönetime etkin katılımına karşı çıkılmıştır. Batı emperyalizminin müstakbel bir Akdeniz Birliği projesi doğrultusunda bütün Akdeniz adaları ile birlikte Kıbrıs adası da birleşik bir ada devletine yeniden dönüştürülmek istenmiştir. Türk tarafının kendi devletini kurma hakkı ile birlikte KKTC’nin de bağımsızlığının elinden alınmak istenmesi, Türklerin şimdiye kadar elde ettikleri bütün kazanılmış haklarının ortadan kalkmasına yol açacağı görülmüş ve bu yüzden Türkler masayı terk etmişlerdir.

            İki kurucu devlete dayalı yeni bir ortaklık devleti oluşturmak üzere gündeme getirilmiş olan Birleşik Kıbrıs Devleti projesinin önünün kesilerek, yeniden Rum egemenliğinde ve Türklerin azınlık olarak yer alacağı ve kazanılmış haklarını elinden kaçıracağı bir emperyal projenin Türk tarafınca kabul edilmesinin mümkün olmayacağı anlaşılmıştır. İki eşit ortak arasında oluşturulabilecek federal bir Birleşik Kıbrıs Devleti yerine Yunanistan destekli bir Rum devletinin dayatılması, Kıbrıs görüşmelerini geleceğe dönük olarak çıkmaza sürüklemiştir. Böylece Kıbrıs sorununun içeriden çözüme kavuşturulmasının mümkün olamayacağı bir kez daha görülmüş ve bu uçak gemisi konumundaki bu büyük adanın geleceğinin merkezi coğrafyada gerçekleşmekte olan yeni bölgesel oluşumların etkileriyle biçimleneceği bir kez daha anlaşılmıştır. Kıbrıs’ta eşit koşullarda bir ortak devlet kurulamadığı takdirde, uluslararası sözleşmelerdeki Türk tarafı için sağlanan garantiler devam edecek ve gene bu doğrultuda Türk askeri adada varlığını en azından İngiliz askeri üsleri kalkana kadar koruyacaktır. Çözümsüzlük aşamasında Rum tarafının batı emperyalizmini baskı unsuru olarak gündeme getirmesi de, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye Cumhuriyetine bağlanması ile sonuçlanabilecektir.

            Yeni Lavant sürecinde Kıbrıs adası iki sıvının arasına sıkışıp kalmıştır. Su ve petrol insan yaşamındaki iki ana sıvı olarak Kıbrıs üzerinde yaşayanların hayatını yönlendirmiştir. Türkiye’nin güneyindeki su kaynaklarından Kıbrıs’a denizaltı su sistemi kurulmasına İsrail öncülük yapmış ve kendi su sorununu Kıbrıs üzerinden çözmeye çalışırken, adanın etrafında çok yaygın biçimde bulunan petrol yataklarını işletmeye açmak üzere, İsrail devleti hem Yunanistan cumhuriyeti ile hem de Güney Kıbrıs Yönetimi ile ortaklıklar kurmuştur. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyetinin hem kendi karasularında hem de KKTC’nin sahil şeridinde petrol ve doğal gaz aramasını önlemeye çalışmıştır. İsrail’in iki yüzlü ve çifte standartlı bu politikaları yüzünden her alanda olduğu gibi Kıbrıs sorununda da Türk devleti son derece zor durumlarda kalmıştır. Türkiye’nin güneyindeki suyun İsrail’e taşınması konusunda Kıbrıs bir köprü konumunda kullanılmak istenirken, Türkiye’nin kendisine yetmeyen su kaynakları Büyük Orta Doğu Projesi sonrasında Yeni Lavant yapılanmasında da gündeme getirilerek, Türkiye’nin zararına olabilecek yeni olumsuz gelişmeler dayatılmaktadır. Türkiye’nin suyunu kendisine bağlamak isteyen İsrail bu amaçla Kıbrıs’ı kullanırken, Kuzey Irak’taki zengin petrol yataklarının vanasını da elinde tutmak istemektedir. Böylece bölge devletlerini parçalayarak Büyük İsrail federasyonunu kuramayan İsrail, Yeni Lavant Projesi üzerinden Türkiye’yi parçalayarak, Kıbrıs ve Girit gibi Akdeniz adalarına el koyarak, bu bölgenin her türlü zenginliğini ekonomik açıdan değerlendirerek yeni bir süper güç haline gelmeyi hedeflemektedir.

            Tarihte kendisini yok eden Akdeniz üzerindeki Roma İmparatorluğu yapılanmasını hiçbir zaman unutmayan İsrail’in, geleceğe dönük bir yeni Roma İmparatorluğunu Kudüs merkezli olarak inşa etmeye yöneldiği görülmektedir. Bu projeye karşı başta Vatikan olmak üzere bütün Hıristiyan Avrupa devletlerinin karşı çıkacağı açıktır. Türkiye’nin kendisi dışındaki bu çekişmenin dışında kalması ve hiçbir tarafa alet olmadan KKTC ile birlikte Türk tarafının politikalarını hem Kıbrıs’ta hem de Doğu Akdeniz bölgesinde geçerli kılması, öncelikli olarak Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar olması açısından önem taşımaktadır. Osmanlı İmparatorluğunu yıkarak Türkleri tarih sahnesinden sileceklerini zannedenler, Türk devletini ortadan kaldırarak Büyük Orta Doğu Projesi gibi emperyalist senaryoları gerçekleştirememişlerdir. Avrupa Birliği dağılırken, İsrail’de üçüncü kez yıkılma senaryoları ile karşı karşıya bulunmaktadır. Kıbrıs’ın Türk tarafını dışlayarak ya da Türkiye’ye karşı bir çizgide yönlendirerek kullanılmasına, Türk ulusu hiçbir zaman razı olmayacaktır. Türkiye’nin orta dünyada, Merkezi Devletler Birliği ya da Kıbrıs’ta 82.vilayet gibi milli senaryoları oldukça ve bu gibi politikalar ulusalcı ve vatansever Türk yöneticileri tarafından desteklendikçe, Büyük Orta Doğu, Yeni Bizans ya da Yeni Lavant gibi emperyal senaryolar hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir.